يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِم۪ينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 52. Ayet
Daralt
X
-
"O gün zâlimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz. Lânet onlaradır, kalınacak yerin en kötüsü de onlar içindir."
O gün zâlimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz. Cenâb-ı Hak burada mazeretlerinin onlara hiçbir faydası olmayacağını söylemekte, başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "(Zamanı geçtiği için) kendilerine izin de verilmez ki mazeret bildirsinler". Bu iki âyet arasında en azından zâhirî anlamda bir çelişki vardır; çünkü birinde mazeretleri olsa bile bunun onlara fayda vermeyeceği ifade edilmekte, diğerinde ise onlara mazeretini bildirme izni verilmeyeceği haber verilmektedir. Muhtemeldir ki onlara mazeret bildirme izni verilmeyecek, fakat onlar izin verilmediği halde mazeretlerini dile getirecekler, ancak mazeretleri kabul edilmeyecek ve bunun onlara bir faydası olmayacak. Böylece her iki âyetin de aynı şeyi ifade ettiği anlaşılır. O gün zâlimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz cümlesi, mazeretleri olsa bile kabul edilmeyecektir anlamına gelir, ancak mazeret için kendilerine izin verilmez ki mazeret dilesinler, mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: "O gün kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez". Yani onlar, bu imkânlara sahip olsalar da kabul edilmeyecektir. Aynı mânadaki başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: "Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez". Yani onların, kendilerine yardım edecek şefaatçileri olsa da, şefaatleri onlara hiç fayda vermez, nerde kaldı ki şefaatçileri olsun! Buna göre O gün zâlimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz cümlesi, onlar mazeret dilerler, ama mazeretleri kabul edilmez ve mazeretlerinin onlara hiçbir faydası olmaz demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "zaman dilimi, vakit, gün" anlamlarına geldiğini, bu ayette bir önceki ayette (51. ayet) zikredilen "şahitlerin dikileceği o büyük günün" (kıyametin) devamını ve o andaki spesifik durumu işaret etmek için kullanılan bir zaman zarfı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yevm kavramının eskatolojik (ahirete dair) bağlamdaki kullanımının, zamanın olağan akışının parçalandığı, yeryüzündeki tüm statülerin, konuşma haklarının ve savunmaların sıfırlandığı o mutlak ilahi mahkeme sahnesine muhatabın zihnini kilitlemek amacı taşıdığını söyler.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, kendisinden sonra gelen fiilin yargısını iptal eden, eylemin hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğini bildiren mutlak olumsuzluk (nefy) edatı olduğunu belirtir.
Yenfeu (يَنْفَعُ)
İbn Fâris, "n-f-a" kökünün sözlükte "fayda vermek, işe yaramak, bir zararı defetmek ve iyilik sağlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zarar kelimesinin mutlak zıddıdır. Muzari formundaki "fayda verir / işe yarar" (yenfeu) fiilinin baştaki "lâ" edatıyla birleşerek (lâ yenfeu); eylemin, beklentinin veya sunulan mazeretin hiçbir geçerliliğinin ve işlevselliğinin kalmadığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nef'" (fayda) kavramının, insanın durumunu iyileştiren ve onu azaptan kurtaran olumlu etki olduğunu söyler. "Fayda vermeyeceği gün" (yevme lâ yenfeu) formülünün; dünyadayken Firavun'un servetinin, ordularının ve dalkavuklarının ürettiği o sahte "faydaların/menfaatlerin", ahiret boyutunda ontolojik olarak tamamen iflas ettiğini ve geçerliliğini yitirdiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "menfaat/fayda" kavramını inceler. Müşrik aklın dünyadaki tüm ilişkilerini pragmatist bir "fayda" (nef') üzerine kurduğunu; ancak ilahi mahkemede, tevhide dayanmayan hiçbir sözün veya mazeretin teolojik terazide zerre kadar "fayda/ağırlık" (lâ yenfeu) üretemeyeceğini, pagan pragmatizminin ateşte mutlak bir çöküş yaşayacağını tespit eder.
ez-Zâlimîne (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyi kendi yeri olmayan başka bir yere koymak, hakkı gasp etmek, sınırı aşmak, eksiklik ve karanlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil çoğul formundaki "zâlimîn" kelimesinin, adaletin ve dengenin mutlak zıddı olarak haksızlığı üreten, fıtrata aykırı davranan ve ilahi sınırları pervasızca ihlal eden kitleleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının en dar anlamıyla başkasına haksızlık etmek, en geniş ve teolojik anlamıyla ise (şirk koşarak veya peygamberleri yalanlayarak) insanın bizzat kendi varlığına ve Yaratıcısına karşı işlediği en büyük ontolojik haksızlık olduğunu söyler. Ayetteki "zalimler" tanımının, doğrudan Firavun'u, meclisini ve yeryüzünde hakikati zorbalıkla bastıran (müstekbir) tüm tiranları kapsadığını vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, zulüm kelimesini ontolojik bir dengesizlik ve tahribat olarak okur. Evrenin kusursuz adaletine ve güzelliğine karşı; elçileri yalanlayanların, bebekleri katledenlerin ve kendilerini ilah ilan edenlerin evrene fırlattığı ahlaki bir çamur olan bu "zulüm" eyleminin faili olan "zâlimlerin"; o dehşetli günde bütün o dengesizliklerinin faturasını ödeyeceklerini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "haksızlık etmek, karanlık" anlamlarındaki z-l-m kökünden türediğini; Kur'an terminolojisinde şirki, küfrü, ahlaki sapkınlıkları ve başkalarının hakkına tecavüzü barındıran en kapsamlı şer (kötülük) kavramı olduğunu aktarır.
Ma'ziretuhum (مَعْذِرَتُهُمْ)
İbn Fâris, "u-z-r" kökünün sözlükte "bir hatayı silmek için gerekçe sunmak, suçu ortadan kaldırmaya çalışmak, mazeret bildirmek ve kesmek/ayırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ma'ziret kelimesinin (çoğul zamir "hum" ile: onların mazereti); kişinin içine düştüğü suçluluk durumundan kurtulmak, cezayı savuşturmak veya kınanmayı "kesmek" için ürettiği gerekçeyi (savunmayı) nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "uzr/ma'ziret" kavramının, işlenen bir kusurun ardından sunulan meşru veya gayrimeşru savunma argümanı olduğunu söyler. "Zalimlere mazeretlerinin fayda vermeyeceği gün" (lâ yenfeu'z-zâlimîne ma'ziretuhum) beyanının; dünyadayken zulümlerini "devletin bekası", "vatanın birliği" veya "Mûsâ'nın düzeni bozması" gibi süslü ve kof "mazeretlerle" (ma'ziret) haklı çıkarmaya çalışan tiranların; ahiretteki o mutlak hakikat aynası karşısında bu demagojik savunmalarının hiçbir işe yaramayarak çökeceğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu "mazeret/savunma" eylemini ontolojik bir dilsizlik ve iflas olarak değerlendirir. Yeryüzünde bütün medyayı, meclisleri ve kelimeleri kendi yalanlarını (mazeretlerini) haklı çıkarmak için kullanan zalim aklın; ilahi mahkemede dilin ve kelimelerin gücünü tamamen yitirdiğini, gerçeğin çıplaklığı karşısında insanın kendi uydurduğu bahanelerin (ma'ziretuhum) felsefi olarak bir "hiçliğe" (lâ yenfeu) dönüştüğünü ifade eder.
Ve Lehum (وَلَهُمُ)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile aidiyet ve mülkiyet bildiren "lâm" (li/le) edatı ve üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Cümleye "Onlar için vardır, onların payına düşen şudur" anlamını katarak, zalimlerin ahiretteki yegâne ve mutlak hissesini işaret eder.
el-La'netu (اللَّعْنَةُ)
İbn Fâris, "l-a-n" kökünün sözlükte "birini kovmak, uzaklaştırmak, hayırdan ve iyilikten mahrum bırakmak, sürmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. La'net kelimesinin, sıradan bir beddua değil, kişinin merhamet, lutuf ve koruma dairesinden mutlak ve geri dönüşsüz bir şekilde kapı dışarı edilmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, la'net kavramının Allah'a nispet edildiğinde "ahirette ilahi rahmetten ve cennetten ebediyen uzaklaştırma (aforoz) cezası", insanlara nispet edildiğinde ise "sövme ve beddua" anlamına geldiğini söyler. "Lanet (mutlak dışlanmışlık) onlaradır" (ve lehumu'l-la'netu) formülünün; Firavun gibi yeryüzünde insanları kendi sahte rahmet/rızık dairelerinden kovanların, kâinatın sahibi tarafından mutlak merhamet dairesinden (ontolojik olarak) ebediyen sürgün edilmelerindeki o şaşmaz ilahi adaleti (kısası) vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi sosyo-teolojik bir aforoz (excommunication) bağlamında okur. "Lanet" kavramının, salt sözlü bir kınama olmadığını; zalimlerin, evrenin o ahlaki ve merhametli bütünlüğünden kanserli bir hücre gibi "kesilip atıldığını" (l-a-n), Allah'ın sonsuz şefkatinden zerre kadar bile nasip alamayacakları o varoluşsal tecridi (yalnızlaştırmayı) ifade ettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kovmak, uzaklaştırmak" anlamındaki kökten isim olduğunu; İslami terminolojide ilahi rahmetten mutlak mahrumiyeti, Allah'ın gazabına uğramayı ve ahirette şefaat veya kurtuluş umudunun ebediyen kesilmesini (lanet) ifade eden sarsıcı bir eskatolojik hüküm olduğunu aktarır.
Ve Lehum (وَلَهُمْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı, aidiyet "lâm" edatı ve "hum" (onlar) zamirinin tekrarıyla; zalimlerin alacağı o korkunç faturanın ikinci şıkkını başlattığını ve hükmü perçinlediğini (tekit) kaydeder.
Sûu (سُوءُ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, hoşa gitmeyen şey ve hüsnün (güzelliğin) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sû' kelimesinin, fıtratı bozan, insana fiziki veya ahlaki olarak zarar veren, iğrençlik uyandıran en ağır kötülük formunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sû' kavramının hem dünyadaki ahlaki bozulmayı (kötü ameli) hem de ahiretteki o katlanılmaz, çirkin ve yıkıcı azap durumunu kapsadığını söyler.
ed-Dâr (الدَّارِ)
İbn Fâris, "d-v-r" kökünün sözlükte "dönüp dolaşmak, etrafı çevrili alan, duvarla kuşatılmış mekân, ev, yurt ve menzil" anlamlarına geldiğini tespit eder. Dâr kelimesinin, insanın sığındığı, etrafına surlar ördüğü ve kalıcı olarak yerleştiği asıl ikametgâhı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Yurdun en kötüsü / Kötü yurt" (sûu'd-dâr) tamlamasının, cehennemi işaret eden muazzam bir teolojik niteleme olduğunu söyler. Dünyadayken "dâr" (yurt) kelimesi genellikle güvenliği, aileyi ve huzuru çağrıştırırken; ahirette zalimlerin varıp yerleşecekleri (d-v-r) bu yurdun (cehennemin), bütün huzurun, güvenliğin ve güzelliğin iptal edildiği "en çirkin, en tehlikeli ve en kötü" (sû') ev formuna dönüşmesini vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, dâr (yurt/saray) kavramını Firavun'un yatay mimarisi (sarh) üzerinden kıyaslayarak değerlendirir. Dünyadayken devasa sütunlar, kuleler ve korunaklı saraylar (dâr) inşa ederek yeryüzünü kendi ebedi yurdu zanneden o müstekbir aklın; ilahi mahkemenin sonunda kendilerine tahsis edilen yegâne mekânın, ateşten örülmüş ve ilahi rahmetten dışlanmış "en kötü yurt" (sûu'd-dâr) olmasıyla yüzleşmelerindeki o sarsıcı ontolojik yıkımı ve tarihsel ironiyi ifade eder. Yeryüzünün en ihtişamlı evlerini yapanlar, ebediyetin en iğrenç evine mahkûm edilmişlerdir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla