Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 49. Ayet

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْماً مِنَ الْعَذَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâle-lleżîne fî-nnâri liḣazeneti cehenneme-d’û rabbekum yuḣaffif ‘annâ yevmen mine-l’ażâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, 'Rabb'inize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin!' diye seslenirler."

      Kafirler, dünyada başlarına bir bela geldiğinde sürekli yaratılanlardan yardım isterler, ancak mecbur kaldıklarında Allaha yalvarırlar. İnsanlardan ümitlerini kesmeyenler Allah'a yalvarmazlar. Bundan dolayıdır ki onlar ahirette de yaratılanlara yalvarıyor ve cennet ehlinden su istiyorlar. Bu hususu Cenab-ı Hak, onların diliyle meålen şöyle haber vermektedir: "Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin!' diye seslenirler. Onlar da, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır' derler". Onlar, cennet ehlinden ümitlerini kesince cehennem görevlisi Malik'e yalvarırlar: "Ey Mâlik, Rabb'in bizim işimizi bitirsin, diyecekler; o da 'Burada kalıcısınız' cevabını verecektir". Bu sözleriyle onlar, ölümü istemektedirler. Fakat Malik onlara, cehennemde kalıcı olduklarını söyleyince, ondan da ümitlerini kesip cehennem bekçilerine yalvaracaklar: Rabb'inize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin!​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kâle (وَقَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dediler ki" (kâle) fiilinin bu ayette sıradan bir sözleşme veya diyalog eylemini değil; cehennem ehlinin, kibrin ve dünyevi otonominin tamamen iflas ettiği o mutlak çaresizlik noktasında, cehennem bekçilerine yönelik attıkları o umutsuz, acınası ve varoluşsal "feryat / yalvarış" eylemini nitelediğini söyler.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, eril çoğul varlıkları nitelemek ve eylemi failine bağlamak için kullanılan ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu belirtir.

        Fî'n-Nâri (فِي النَّارِ)

        İbn Fâris, "içinde, zarfında" anlamına gelen "fî" edatı ile "n-v-r" (ateş, alev, yakıcı madde) kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. İsyankârların içine hapsoldukları mekânı işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, nâr kavramının sadece yakıcı bir madde olmadığını; şirk, zulüm ve kibrin ahirette bürüneceği o kaçınılmaz ontolojik formu (cehennemi) temsil ettiğini söyler. Feryadın "Ateşin tam içinden" (fî'n-nâri) gelmesinin, konuşanların artık hiçbir felsefi argüman veya kibir üretemeyecek kadar mutlak bir acı ve teslimiyet içinde olduklarını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, ateşte (fî'n-nâr) olma durumunu, Kur'an'ın değerler sisteminde "küfrün" (inkarın) ulaştığı nihai uzamsal ve teolojik durak olarak inceler. Dünyadayken hakikatin aydınlığından (nûr) kaçanların, ahirette o hakikatin yakıcı ve kahredici formuna (nâr) hapsolmalarındaki o sarsılmaz determinizmi tespit eder.

        Li Hazeneti (لِخَزَنَةِ)

        İbn Fâris, "h-z-n" kökünün sözlükte "bir şeyi korumak, biriktirmek, saklamak, depolamak ve kasaya koymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hazene kelimesinin (hâzin kelimesinin çoğulu), korumakla ve muhafaza etmekle görevlendirilen bekçileri, muhafızları ve depo sorumlularını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hazene kavramının cehennem bağlamında kullanıldığında, ateşin şiddetini ayarlayan, oradaki düzeni sağlayan ve azap görenlerin kaçmasını engelleyen o sarsılmaz ve tavizsiz melekleri (zebânileri) ifade ettiğini söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Cehennem bekçilerine" (li hazeneti cehennem) hitabını psikolojik ve teolojik bir yıkım anı olarak değerlendirir. Dünyadayken peygamberleri muhatap almayan, Allah'ın ayetleriyle alay eden kibirli Mısır aristokrasisinin; ahirette Allah ile doğrudan muhatap olma (dua etme) liyakatini tamamen kaybettikleri için, aracı olarak ateşin o sert "bekçilerine/gardiyanlarına" yalvarmak zorunda kalmalarındaki o devasa teolojik aşağılanmayı (statü kaybını) ifade eder.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki görüş belirtir: Ya Arapça "c-h-m" (derin kuyu, dibi görünmeyen uçurum) kökünden türemiştir ya da dildeki kalıplara uymayan, Arapçalaştırılmış (mu'arreb) yabancı menşeli bir özel isimdir.

        El-Cevâlîkî, Cehennem kelimesinin saf Arapça olmadığını, diğer Sami dillerinden (Farsça veya İbranice üzerinden) Arapçaya geçmiş mu'arreb bir isim olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin İbranice "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) tabirine dayandığını tartışır. Kudüs'ün güneyinde, geçmişte çocukların ateşte kurban edildiği ve daha sonra çöplük olarak kullanılıp sürekli ateşlerin yandığı bu lanetli vadinin isminin; geç dönem Yahudi ve Hristiyan eskatolojisinde ebedi azap yurdunun (Hell) özel ismi haline geldiğini ve Kur'an'ın bu köklü monoteistik terimi (Cehennem) doğrudan kullanarak, günahkârların ebedi azap mekânını isimlendirdiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İbranice kökenli olduğu görüşlerine yer vererek; İslami terminolojide ahiret gününde kâfirlerin, münafıkların ve zalimlerin ebedi veya geçici olarak azap görecekleri, derinliği ve dehşeti akılla kavranamayacak olan mutlak ateş yurdunu ifade ettiğini aktarır.

        Ud'û (ادْعُوا)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, talep etmek, yalvarmak ve dua etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Çoğul emir kipi olan "ud'û" (çağırın / dua edin / yalvarın) fiilinin, çaresizlik içindeki bir makamın, kendisinden daha üstün bir makamdan şefaat ve yardım talep etme eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Dua edin/Yalvarın" (ud'û) eyleminin; dünyadayken kendilerine "kurtuluşa çağırıyorum" (ed'ûkum ile'n-necât) diyen mümin adamı reddedip onu ateşe çağıranların; şimdi ateşin tam ortasında çaresizce başkalarından "dua/çağrı" dilenmelerindeki o muazzam teolojik ironiyi ve varoluşsal iflası gösterdiğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu dua eylemini ontolojik bir kopuş olarak okur. Ateştekilerin bizzat kendilerinin Allah'a yakarmayıp bekçilere "Siz dua edin" (ud'û) demelerinin; günahkârların içlerindeki o dehşetli suçluluk duygusunu, Yaratıcı ile aralarındaki o mutlak iletişimsizliği (sağırlığı) ve ilahi huzurdan ebediyen aforoz edilmiş olmanın verdiği o "sesini duyuramama" cehennemini ifade ettiğini belirtir.

        Rabbekum (رَبَّكُمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden ve yöneten" anlamlarına geldiğini, "kum" (sizin) zamiriyle "Sizin Rabbiniz" tamlamasını oluşturduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamadaki zamir seçimini varoluşsal bir yabancılaşma (alienation) olarak değerlendirir. Ateştekilerin "Rabbimize dua edin" (Rabbenâ) demek yerine, bekçilere "Sizin Rabbinize dua edin" (Rabbekum) demelerinin; dünyadayken Allah'ı kendi Rableri olarak tanımayı kibirlerine yediremeyenlerin, ahirette O'nu sahiplenme hakkını (aidiyeti) tamamen yitirdiklerini; ilahi rahmetten o kadar umut kesmişlerdir ki, Allah'ı sadece "meleklerin Rabbi" olarak niteleyecek kadar derin bir teolojik aforoz ve mahrumiyet yaşadıklarını ifade eder.

        Yuhaffif (يُخَفِّفْ)

        İbn Fâris, "h-f-f" kökünün sözlükte "hafiflik, bir şeyin ağırlığının, yükünün veya baskısının azalması, sikl (ağırlık) kelimesinin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'îl babındaki meczum (emir/talep cevabı) muzari fiil olan "yuhaffif" (hafifletsin) kelimesinin; taşınması imkânsız olan devasa bir yükün, acının veya cezanın şiddetini bir nebze olsun dindirme, oranını düşürme eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tahfîf" (hafifletme) kavramının, azabın tamamen ortadan kalkmasından umudun kesildiği yerde başlayan, acının sadece "şiddetinin kırılmasına" razı olma durumu olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Hafifletsin" (yuhaffif) talebini tiranların beklentilerindeki çöküş bağlamı üzerinden değerlendirir. Dünyadayken her şeyin en mükemmeline, en çoğuna ve mutlak iktidara sahip olmak isteyen doyumsuz Mısır aristokrasisinin; cehennemde artık "Bizi buradan tamamen çıkarın, bizi affedin" diyemeyecek kadar ilahi adaletin kesinliğini anladıklarını; beklentilerini o kadar aşağı çekmişlerdir ki, sadece minicik bir "hafiflemeye/tenzilata" muhtaç duruma düştüklerini ifade eder.

        Annâ (عَنَّا)

        İbn Fâris, "den/dan, üzerinden, bizden uzaklaştırarak" anlamlarına gelen uzaklaşma/kaldırma edatı "an" ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. Acının hafifletilmesinin hedef kitlesini işaret eder.

        Yevmen (يَوْمًا)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "zaman dilimi, gün, vakit" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekra (belirsiz/tekil) formda gelen "yevmen" (sadece bir gün) kelimesinin, zamanın çok küçük ve sınırlı bir kesitini nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir ve belagat sanatını (tasvîr-i fenni) bu kelime üzerinden inceler. Azap görenlerin, "Azabımızı hafiflet" demek yerine, "Sadece tek bir günlüğüne (yevmen) hafifletsin" diyerek taleplerine "yevmen" (bir gün) kelimesini eklemelerinin muazzam bir psikolojik çöküş ve ümitsizlik kinayesi olduğunu söyler. Bu kelimenin, ebedi (sonsuz) azabın o korkunç ağırlığı altında ezilen aklın, hiç değilse "bir günlük/bir anlık" bir nefes alma boşluğuna duyduğu o tarif edilemez, trajik ve acınası hasreti edebi bir zirveyle resmettiğini ifade eder.

        Mine'l Azâbi (مِنَ الْعَذَابِ)

        İbn Fâris, "den/dan" edatı "min" ile "a-z-b" kökünden türeyen ve insanın huzurunu, yaşamsal dengesini kendisinden "men eden, söküp alan" şiddetli elem ve acı anlamına gelen "el-azâb" kelimesinin birleşimidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki eskatolojik kullanımına dikkat çekerek; Allah'ın ayetlerini yalanlayanlara ve kibre kapılanlara (müstekbirlere) uygulanan, şiddeti ve süresi insan tahayyülünü aşan, fıtrata aykırı işlenen suçların ontolojik karşılığı olan o mutlak bedensel ve ruhsal cezayı ifade ettiğini aktarır. Cehennem ehlinin bu bitmek bilmeyen azaptan (mine'l-azâb) sadece bir günlük tahfif (hafifletme) istemesi, ilahi adaletin ciddiyetini ve dönüşü olmayan faturayı zihinlere kazımaktadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X