Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 47. Ayet

    وَاِذْ يَتَحَٓاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَص۪يباً مِنَ النَّارِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż yetehâccûne fî-nnâri feyekûlu-ddu’afâu lilleżîne-stekberû innâ kunnâ lekum tebe’an fehel entum muġnûne ‘annâ nasîben mine-nnâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ateşin içinde birbirleriyle çekişirken zayıflar, büyüklük taslamış olanlara, 'Vaktiyle biz size uymuştuk, şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?' dediklerinde;"

      Onlar ateşin içinde birbirleriyle çekişirken. Onların cehennemde birbirleriyle çekişmelerinin sebebi, hem bu ilâhî beyanda hem de diğerlerinde açıklanmaktadır: Zayıflar, büyüklük taslamış olanlara, 'Vaktiyle biz size uymuştuk, şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?' derler. Zayıflar ve tâbiler, tâbi oldukları güçlülerin, kendilerini bu halden kurtarmaya muktedir olmadıklarını kesin olarak bilirler. Çünkü onların buna güçleri yetseydi, öncelikle kendilerini kurtarırlardı. Kendilerini bu halden kurtaramadıklarına göre başkalarını hiç kurtaramazlar. Fakat zayıflar, acıları ve pişmanlıkları daha çok olsun diye bunu liderlerine söylüyorlar. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: "Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da fark etmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!" Dünyada iken liderlerin kendilerine şöyle demiş olmalarından dolayı, zayıflarım o sözü söylemiş olmaları da muhtemeldir: "Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim". İşte bundan dolayı zayıflar da ahirette onlara şöyle diyecekler: Şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz? Yani dünyada biz size uymuştuk, şimdi hiç olmazsa bu azabın bir kısmını bizden alabilir misiniz? Onlar da şu cevabı verirler: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Yani hepimiz bu cehennemde azap görüyoruz. "Artık Allah, kulları arasında hükmünü vermiştir".​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile "zaman zarfı" olan ve geçmişte yaşanmış veya gelecekte yaşanması kesin olan şaşmaz bir olayın vaktini bildiren (o vakit ki, hani o zaman) "iz" edatının birleşimi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Hatırla o vakti ki" (ve iz) edatının, muhatabın zihnini bulunduğu zamandan koparıp, doğrudan cehennemde yaşanacak olan o dehşetli ve kesin sahnenin tam ortasına (geleceğe) çeken sarsıcı bir eskatolojik "dikkat/hatırlatma" işlevi gördüğünü söyler.

        Yetehâccûne (يَتَحَاجُّونَ)

        İbn Fâris, "h-c-c" kökünün sözlükte "kastetmek, yönelmek, üstün gelmek için delil getirmek ve tartışmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babındaki muzari çoğul form olan "yetehâccûne" (karşılıklı tartışıp çekişirler) fiilinin; tarafların birbirlerini bastırmak, suçlamak ve kendi haklılıklarını (hüccetlerini) zorla kabul ettirmek için giriştikleri o bitmek bilmeyen diyalektik kavgayı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hucce/hüccet" kavramının normalde "gerçeği ispatlayan sağlam delil" olduğunu söyler. Ancak ateşteki bu "karşılıklı çekişme" (yetehâcce) eyleminin; hakikati bulmaya yönelik rasyonel bir felsefi tartışma olmadığını, aksine cehennem azabının verdiği o devasa acı ve çaresizlik içinde, tarafların faturayı (suçu) birbirlerine kesmek için ürettikleri o kof, beyhude ve gürültülü "hezeyan/suçlama" düellosu olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalektik ve iletişim sisteminde bu cehennem tartışmalarını inceler. Dünyadayken hakikate karşı (peygamberlere karşı) ortak bir "hüccet" (cedel) üreten ve ittifak kuran müşrik aklın; o sistem (dünya metâı) çöktüğünde ve azap (ateş) geldiğinde anında birbirine düşmesini, birbirlerini lanetlemesini ve bu "karşılıklı çekişmenin" (yetehâccûne) şirk nizamının doğasındaki o ontolojik nefreti ve çürümüşlüğü ifşa ettiğini tespit eder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu tartışma/çekişme kavramını varoluşsal bir iflas olarak okur. Dünyevi iktidar salonlarında (meclislerinde) birbirlerine yaranmak için sahte felsefeler ve "hüccetler" üreten tiranların ve yandaşlarının; ahirette aynı felsefi aletleri (hücceti) bu kez kendilerini kurtarmak ve birbirlerini ateşe itmek için kullanmalarındaki o trajikomik fiyaskoyu ifade eder.

        Fî'n-Nâri (فِي النَّارِ)

        İbn Fâris, "içinde, zarfında" anlamına gelen "fî" edatı ile "n-v-r" (ateş, alev, yakıcı madde) kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. Tartışmanın mekânsal bağlamını işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, nâr kavramının sadece fiziksel bir alev olmadığını; şirk, zulüm ve kibrin ahirette bürüneceği o kaçınılmaz ontolojik formu (cehennemi) temsil ettiğini söyler. Tartışmanın "Ateşin tam içinde" (fî'n-nâri) gerçekleşmesi, o feryatların hiçbir rahatlık veya rasyonel zemin barındırmadığını, bizzat yanarken yapılan ontolojik bir çırpınış olduğunu vurgular.

        Fe Yekûlu (فَيَقُولُ)

        İbn Fâris, nedensellik ve eylemin ardışıklığını bildiren "fa" bağlacı ile "k-v-l" kökünden (söz söylemek, iddia etmek, beyan etmek) türeyen muzari fiilin birleşimidir.

        ed-Duafâu (الضُّعَفَاءُ)

        İbn Fâris, "d-a-f" kökünün sözlükte "gücün ve kuvvetin mutlak zıddı olarak zayıflık, acizlik, dayanıksızlık" (ayrıca bir şeyin katlanması/iki katı olması) anlamlarına geldiğini tespit eder. Duafâ kelimesinin (zayıf olanlar/ezilenler), iradesi, gücü, makamı veya aklı yetersiz olduğu için başkalarının boyunduruğuna kolayca giren kitleleri nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zayıf (zaîf) kavramının Kur'an'da genellikle bedensel veya fiziksel bir güçsüzlükten ziyade; inanç, akıl, entelektüel cesaret ve siyasi irade bakımından yaşanan varoluşsal "felç" durumunu anlattığını söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi Mısır'ın (ve her devrin) siyasi sosyolojisi üzerinden okur. "Zayıflar" (duafâ/mustazaflar) kitlesinin, ekonomik veya askeri olarak ezilen sıradan halkı temsil ettiğini; ancak Kur'an'ın onları masum ilan etmediğini, aksine kendi akıllarını kullanmayıp diktatörlere (Firavunlara) "gönüllü kulluk" yaptıkları için bu "zayıflıklarının" faturasını cehennemde ödeyeceklerini, ahlaki sorumluluğun (iradenin) zayıflara da ait olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, zayıflık (da'f) halini ontolojik bir kaçış olarak değerlendirir. Dünyadayken hakikatin ağır bedelini ödememek için, konfor alanına sığınıp muktedirlerin (müstekbirlerin) gölgesinde saklanan bu "zayıf" (duafâ) kitlelerin; ahiretteki o korkunç uyanışta (ateşte), bu sahte mazeretin ardına sığınarak tiranlara isyan etmelerinin geç kalmış ve işe yaramaz bir feryat olduğunu belirtir.

        Lillezîne (لِلَّذِينَ)

        İbn Fâris, yönelim ve muhatap bildiren "lâm" (li) edatı ile eril çoğul varlıkları niteleyen "ellezîne" (o kimseler ki) ism-i mevsûlünün birleşimidir. Zayıfların feryadının kime yöneldiğini işaret eder.

        İstekberû (اسْتَكْبَرُوا)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini tespit eder. İstif'al babındaki mazi çoğul form olan "istekberû" (büyüklük tasladılar/kibirlendiler) fiilinin, zatında hiçbir büyüklük olmadığı halde yapay ve zorlama bir şekilde büyüklük (tanrılık) iddia etme, kendini başkalarından ve hakikatten üstün görme eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istikbar" (kibirlenme) eyleminin, zayıfların (duafâ) mutlak karşıtı (zıddı) olduğunu söyler. Kibrin, evrendeki yegane Büyük (el-Kebîr) olan Allah'ın otoritesini reddederek, O'nun kullarını kendi kölesi yapmaya yeltenen Firavunî aklın en temel varoluşsal hastalığı olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an sosyolojisinde "Zayıflar ve Müstekbirler" (Duafâ ve İstekberû) arasındaki bu devasa kavramsal diyalektiği inceler. Dünyevi sistemin, ezenler (kibirlenenler) ve ezilenler (itaat edenler) şeklinde iki ontolojik kampa ayrıldığını; ancak dünyada kurulan bu asimetrik ittifakın (şirkin), ahiretteki ateşte tam bir eşitlik içinde çatışmaya ve birbirini inkar etmeye dönüştüğünü tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "büyük olmak" anlamındaki k-b-r kökünden türediğini; dini terminolojide hakka boyun eğmekten kaçınmayı, ilahi ayetleri küçümseyip kendini ve aklını yegâne otorite olarak dayatan siyasi ve teolojik zorbalığı ifade ettiğini aktarır.

        İnnâ (إِنَّا)

        İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran "inne" (şüphesiz ki) edatı ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Zayıfların kendi durumlarını hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde itiraf ettiklerini gösterir.

        Kunnâ (كُنَّا)

        İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi fiil (kâne) ile "nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. "Biz idik / Biz şu durumdaydık" anlamını taşıyarak eylemi dünyanın geçmiş tarihine sabitler.

        Lekum (لَكُمْ)

        İbn Fâris, aidiyet/yönelim edatı "lâm" (le) ve "kum" (size) zamirinin birleşimidir. İtaatin kime yapıldığını işaret eder.

        Tebaan (تَبَعًا)

        İbn Fâris, "t-b-a" kökünün sözlükte "birinin izinden gitmek, peşine düşmek, arkasından yürümek ve ona uymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Teba' kelimesinin, iradesini ve yönünü tamamen öndeki lidere/sisteme teslim eden, aklını kiralayan ve körü körüne (itaatle) onun peşinden sürüklenen kitleleri (kuyrukçuları) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, teba' kavramının rasyonel bir ittifak değil, sürü psikolojisi olduğunu söyler. Zayıfların "Biz sizin tebaanız/uyduyduk" (kunnâ lekum tebaan) itirafının; dünyadayken hakikatin elçisine (Mûsâ'ya ve mümin adama) uymak (ittibâ) yerine, dünyevi menfaat ve korku sebebiyle kibirlenenlere itaat etmeyi seçtiklerini gösteren o korkunç ontolojik pişmanlık ve acziyet beyanı olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi ideolojik ve siyasi bir terim olarak değerlendirir. "Teba'" olmanın, devletin (Firavun'un) işlediği bebek katliamlarına, zulümlere ve şirke sessiz kalarak (veya alkışlayarak) fiilen o suça ortak olmak anlamına geldiğini; cehennemdeki bu sözün bir mazeret değil, bizzat kendi işledikleri o "kuyrukçuluk/işbirlikçilik" suçunun mahkeme-i kübra'da kayıtlara geçmesi (itirafı) olduğunu ifade eder.

        Fe Hel (فَهَلْ)

        İbn Fâris, nedensellik bildiren "fa" (öyleyse/madem ki) bağlacı ile, cümleye soru anlamı katan "hel" (mi/mı/acaba) edatının birleşimidir.

        Entum (أَنْتُمْ)

        İbn Fâris, ikinci çoğul şahıs (siz) zamiridir. Zayıfların hitabını doğrudan müstekbirlere kilitler.

        Muğnûne (مُغْنُونَ)

        İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünün sözlükte "zenginlik, bir şeye ihtiyaç duymamak, başkasına muhtaç olmamak, fayda sağlamak ve bir zararı def edip savuşturmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil çoğul form olan "muğnûn" (kurtaranlar, savuşturanlar, fayda verenler) kelimesinin, muhatabını içine düştüğü sıkıntıdan, borçtan veya tehlikeden "kendi zenginliği/gücüyle çekip çıkaran" kurtarıcı makamı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, iğnâ/muğnî eyleminin "birinin ihtiyacını tam manasıyla giderip onu eksiğinden kurtarmak" olduğunu söyler. "Bizi ateşten kurtarabilir misiniz?" (hel entum muğnûne annâ) sorusunun; dünyadayken "bize itaat edin, biz sizi koruruz, bütün sorumluluk bize ait" diyen o kibirli diktatörlerin, ahiretteki mutlak ilahi güç karşısında içine düştükleri o sefil acziyeti ve sahte korumacılığın (iğnâ iddialarının) iflasını deşifre eden bir "istifham-ı tevbihî" (kınama sorusu) olduğunu vurgular.

        Annâ (عَنَّا)

        İbn Fâris, "den/dan, hakkında, bizden uzaklaştırarak" anlamlarına gelen uzaklaşma edatı "an" ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. Def etme ve kurtarma işleminin kime yönelik talep edildiğini işaret eder.

        Nasîben (نَصِيبًا)

        İbn Fâris, "n-s-b" kökünün sözlükte "dikmek, sabitlemek, yorulmak ve bir bütünün içinden ayrılan pay/hisse" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nasîb kelimesinin, kişinin hak ettiği veya ona düşen belirli bir miktarı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Bir pay/Bir kısım" (nasîben) kelimesinin, zayıfların cehennemdeki çaresizliğinin ve beklentilerinin ne kadar dibe vurduğunu gösteren muazzam bir psikolojik detay olduğunu söyler. "Azabın tamamını olmasa bile, hiç değilse küçücük bir kısmını (nasîb) bizden savuşturabilir misiniz?" şeklindeki bu küçültme/daraltma talebinin, dünyadaki o devasa Firavun gücünün ahirette zerre kadar bile "fayda/kurtuluş" üretemediğini ilan ettiğini vurgular.

        Mine'n-Nâri (مِنَ النَّارِ)

        İbn Fâris, tehlikenin/azabın kaynağını bildiren ayrılma edatı "min" ile "n-v-r" kökünden türeyen "ateş" (en-nâr) kelimesinin birleşimidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X