Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 46. Ayet

    اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُواًّ وَعَشِياًّۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ۠ اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ennâru yu’radûne ‘aleyhâ ġuduvven ve ’aşiyyâ(en)(s) ve yevme tekûmu-ssâ’atu edḣilû âle fir’avne eşedde-l’ażâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      45. "Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu; Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti."

      46. "Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda, 'Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!' denilecek."

      Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu. Bu beyan onların, o mümin kişiye tuzaklar kurduklarına işaret etmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak onların kurdukları tuzaklardan o kişiyi koruduğunu haber vermektedir. Belki adamı öldüreceklerdi veya başka bir kötülük yapacaklardı. Sonra şu mâna da muhtemeldir: Allah, Mûsa'yı Firavun'un ordusunu helâk edip şerlerinden kurtardığı vakit onu koruması gibi bu mümini korumuştur. Başka bir ihtimal daha var ise de, biz öyle bir yorum yapmayacağız, çünkü ona ihtiyacımız yoktur. Bizim ancak şunu bilmeye ihtiyacımız vardır: Her kim kendini Allah için fedaya hazır olur ve durumunu O'na havale ederse, şanı yüce olan Allah mutlaka onu koruyacak ve muhafaza edecektir.

      Kabir Azabı

      Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Bazıları bu ilâhî beyanı kabir azabının varlığına delil getirmiştir. Ayette onlar ateşe arzolunurlar buyurulmaktadır. Onların ancak ruhları ateşe arzolunur. Bundan dolayı bedenleri de kabirde bunun acısını hisseder. Aynı şekilde cennetliklerin ruhları da cennete arzolunur, dolayısıyla elem ile lezzetin duyulacağı bir diriliş gerçekleştikten sonra ruhlarının duyduğu mutluluğu bedenleri de hisseder; bu olay kabirde olur. Sonra Firavun taifesi cehenneme atıldıkları zaman, onlar için sözü edilen azap hali ortaya çıkar, Allah şöyle buyurmuştur: Kıyamet koptuğunda, 'Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!' denilecek. En doğrusunu Allah bilir. Ayetin baş tarafında geçen ateşe arz ifadesinin, kıyametten ve cehenneme atılmadan önce olması mümkündür. Nitekim başka bir ayette Cenab- Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: "(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zálimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün! Ve durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!" Onların ateşe arzedilmesi, sorgu için durduruldukları ve tutuldukları zamanla da ilgili olabilir. Sonra cehenneme atılırlar ve bahsedilen cehennem azabı kendilerine uygulanır. Bu, Hasan-ı Basri'nin sözüdür.

      Sabah ve akşam. Bu ifade sabah ve akşam vakti miktarı kadar mánasına gelebilir. Eğer bazılarının söylediği gibi âyetin kabir azabı hakkında olduğu yorumunu esas alırsak, onlara şöyle denilmiş olması muhtemeldir: Burası dünya durdukça sizin kalacağınız yerdir. Ancak sabah ve akşam ifadesi hakiki mânasında değil daima, her zaman anlamında kullanılmış da olabilir; fakat acı ve elem her sabah ve akşam vakti kadar bir zaman diliminde tekrarlanıp devam eder. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesûd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Firavun taifesinin ruhları, siyah kuşların karnına yerleştirilmiş gibi, günde iki defa (sabah ve akşam) ateşe götürülürler ve onlara şöyle denilir: Ey Firavun taifesi, sizin gideceğiniz yer işte burasıdır. Abdullah b. Mesûd (r.a.), onların âyette sözü edilen ateşe arzı, işte budur dedi. İbn Mesûd'dan (r.a.) gelen bu rivayet şayet sabit ise o zaman sabah ve akşam ifadesinin tefsiri budur deriz. Bu rivayetin İbn Mesûd'dan geldiği sabitse, mutlaka Resûlullah'tan (s.a.) işittiği bir söz olmalıdır, çünkü bu düşünmekle elde edilebilecek bir bilgi değildir. Bunun yanında İbn Ömer'den (r.a.) de şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "Sizden biri öldüğünde, gideceği yer kendisine sabah ve akşam gösterilir, eğer cennet ehlinden ise cennetten, cehennem ehlinden ise cehennemden bir parça gösterilir. Sonra ona, 'kıyamet günü tekrar diriltilip oraya gidinceye kadar senin yerin burasıdır' denilir". Eğer bu rivayet sabit ve sahih ise o zaman âyet-i kerime kabir azabının varlığına inanmak gerektiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir cümlesinin, oraya sokulduktan sonra onlara hiç ara vermeden azap edilir mânasına gelmesi de mümkündür. Sabah ve akşam kelimeleri, cehennem ateşinin zaman zaman sakinleşmesi, sonra tekrar alevlenmesi mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurur: "Cehennemin ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz". En doğrusunu Allah bilir.

      En Şiddetli Azabın Firavun'a Yapılması

      Eğer şöyle bir soru sorulur ve denilirse ki: "Diğer kâfirlerden ayrı olarak Firavun taifesinin azabın en şiddetlisine sokulacağının özellikle zikredilmesinin hikmeti nedir?"

      Buna iki şekilde cevap verilir. Birincisi, Hz. Mûsâ sihirbazlıkla itham edildiği gibi diğer peygamberler de sihirbazlıkla itham edilmişlerdi. Ancak ileri gelenlerin ve liderlerin, halkın ve avam takımının kafasını karıştırmak amacıyla kendi peygamberleri hakkında ileri sürdükleri sihirbazlık ve yalancılık ithamından måsum oldukları, onların kavimleri nezdinde bilinmiyordu. Buna karşılık Hz. Mûsa'nın, Firavun tarafından kendisine yöneltilen sihirbazlık ve yalancılık ithamından mâsum olduğu ve onun peygamberlik iddiasındaki sözlerinde haklı olduğu bizzat Firavun ailesi nezdinde kesin olarak ortaya çıkmıştı. Bundan dolayıdır ki Firavun'un bütün sihirbazları, Hz. Mûsa'nın getirdiklerinin hak ve söylediklerinin doğru olduğunu ikrar etmişlerdi. Onların Mûsâ aleyhisselâma olan imanları açık ve net idi, o kadar ki bu uğurda idam edilmeyi, el ve ayaklarının kesilmesini bile göze almışlardı, Firavun'un tehditleri onları Hz. Mûsaya imandan vazgeçirememişti. Çünkü Hz. Mûsâ'nın asâsının canlı bir yılana dönüştüğünü ve kendilerinin ortaya attığı ipleri yuttuğunu görmüşlerdi. Ancak Firavun taifesinin inadı daha şiddetli idi ve kibirleri de daha çoktu; bundan dolayı özellikle onlar azabın en şiddetlisine müstahak oldular. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Hz. Mûsâ'nın getirdiği mucizelerin ekserisi hissi mucizelerdi, diğer peygamberlerin getirdikleri ise daha çok akli mucizelerdi. Akıl yoluyla varılan neticeden şüphe etmek bazan mümkün ise de bizzat görülen bir olayın gerçek olduğundan şüphe etmek mümkün değildir. Bu açıdan bakılınca da Firavun taifesinin inatlarının, diğerlerinin inadından daha şiddetli olduğu anlaşılır.

      Sonra onlar, Hz. Mûsâ'nın peygamberlik davasında doğru söylediğine dair çeşitli mucizeler, açık seçik deliller ve kanıtlar ortaya koyduğu halde ona tâbi olmaya yanaşmamışlar, hiçbir delili ve kanıtı olmadığı halde tanrılık iddiasına kalkan Firavuna tabi olmuşlardı. Bundan dolayı da onlar azapların en şiddetlisine müstahak olmuşlardı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-Nâru (النَّارُ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün sözlükte "ateş, ısı, alev, parlamak, ışık ve aydınlatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nâr kelimesinin, yakıcı, tahrip edici ve tüketici olan mutlak alevi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nâr kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir ateş olmadığını; şirk, zulüm ve kibrin ahirette bürüneceği o kaçınılmaz ontolojik ve cezai formu (cehennemi) temsil ettiğini söyler. Ayetin başındaki "Ateş" (en-Nâr) isminin müpteda olarak öne alınmasının, Firavun meclisini bekleyen o korkunç sonun sarsıcılığına ve kaçınılmazlığına zihinleri doğrudan kilitleyen bir belagat vurgusu olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlükte "ateş" anlamına geldiğini; İslami eskatolojide (ahiret inancında) dünyada vahyi inkar edenlerin, kibirlenenlerin ve zulmedenlerin ölümden sonra ve kıyametin ardından ebediyen kalacakları azap yurdunu, cehennemi ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.

        Yu'radûne (يُعْرَضُونَ)

        İbn Fâris, "a-r-d" kökünün sözlükte "bir şeyin eni, genişliği, bir şeyi göstermek, sunmak, ortaya koymak ve yan taraftan belirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul muzari çoğul formundaki "yu'radûne" (arz olunurlar / sunulurlar) fiilinin, failin iradesi dışında zorla ve cebren bir hedefin önüne çıkarılıp yüzleştirilmesi eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "arz" eyleminin fail (özne) ve meful (nesne) ilişkisini tersyüz eden teolojik ironisine dikkat çeker. Normalde ateşin insana "sunulması/arz edilmesi" gerekirken; burada Firavun ve adamlarının (insanın) "ateşe sunuldukları" (yu'radûne aleyhâ) ifadesinin kullanılmasının; onların artık iradesiz, değersiz, adeta ateşi beslemek üzere oraya fırlatılacak birer "yakıt nesnesine/oduna" dönüştürüldüklerini gösterdiğini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemi Kur'an'ın berzah (kabir) hayatı tasviri bağlamında okur. "Onlar ateşe arz olunurlar" (yu'radûne) fiilinin şimdiki/geniş zaman kipiyle gelmesinin; Firavun rejiminin dünyadaki helakından (denizde boğulmalarından) kıyametin kopmasına kadar geçen o uzun ara/berzah döneminde, ruhlarının her gün kesintisiz bir şekilde bu dehşetli "ateşle yüzleştirilme" psikolojik işkencesini tattığını, bu ayetin kabir azabının en temel rasyonel/teolojik delillerinden biri olduğunu ifade eder.

        Aleyhâ (عَلَيْهَا)

        İbn Fâris, "üzerine, karşısına, üstüne" anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "ateş" (en-Nâr) ismine dönen dişil "hâ" (onun) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Arz edilmenin yönünü ve hedefini işaret eder.

        Ğuduvven (غُدُوًّا)

        İbn Fâris, "ğ-d-v" kökünün sözlükte "sabahın erken vakti, günün ağarması, sabah karanlığının dağılıp aydınlığın başlaması" anlamlarına geldiğini tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, ğuduv (sabah) kavramının sadece bir zaman dilimini değil, günün başlangıç anındaki o uyanış ve taze idrak durumunu anlattığını söyler.

        Ve Aşiyyen (وَعَشِيًّا)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "a-ş-y" kökünün birleşimi olduğunu belirtir. A-ş-y kökünün sözlükte "akşam vakti, günün batması, karanlığın çökmesi ve görme zayıflığı" anlamlarına geldiğini tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Sabah ve akşam" (ğuduvven ve aşiyyen) tamlamasının, günün sadece iki belli saati anlamına gelmediğini; Arapçada bu ikilemenin "sürekli, kesintisiz, her an, durmaksızın" anlamı taşıyan muazzam bir zaman (istimrâr) kinayesi olduğunu söyler. Firavun oligarşisinin berzah alemindeki yüzleşmesinin bir an bile duraksamadığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman (zaman-ı kozmik) algısında bu kelimeleri inceler. Dünyevi iktidarlarını ebedi sanan (karâr yurdu ilan eden) Firavun aklının; ölümden sonraki o arafta (berzahta), kendi algılarına göre yine "sabah ve akşam" (ğuduvven ve aşiyyen) döngüsü içinde, çaresizce sonsuz bir azap beklentisine ve yüzleşmeye hapsedilmelerindeki o varoluşsal "zamanın zindana dönüşmesi" durumunu tespit eder.

        Ve Yevme (وَيَوْمَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "y-v-m" (zaman dilimi, gün, vakit) kökünden türeyen zaman zarfının birleşimidir. Olayın seyrinin berzah (kabir) aşamasından, mutlak ve son aşamaya geçiş yaptığını işaret eder.

        Tekûmu (تَقُومُ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dik durmak, durmak, gerçekleşmek ve kaim olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari formundaki "tekûmu" (kalkar / kopar) fiilinin, durağanlığın ve uykunun bitip mutlak bir hareketin ve inşanın başlamasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" eyleminin, nizamın altüst olup yepyeni ve sarsılmaz bir ilahi mahkemenin "kurulması/dikilmesi" (tekûmu) olduğunu söyler. Zamanın olağan akışının parçalandığı o sarsıcı uyanış anını ifade eder.

        es-Sâatu (السَّاعَةُ)

        İbn Fâris, "s-v-a" veya "s-a-y" kökünün sözlükte "zamanın bir parçası, an, bir işin gerçekleştiği vakit ve başıboş bırakmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sâat kelimesinin, mutlak ve dehşetli o son "an/vakit" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, es-Sâa kavramının Kur'an'da kıyametin kopuş anını bildiren en temel terim olduğunu söyler. "Saatin kalktığı/koptuğu gün" (yevme tekûmu's-sâatu) formülünün; dünyanın fani döngüsünün (sabah ve akşamın) tamamen iptal edilip, evrensel hesabın sorulacağı o dehşetli ontolojik eşiği nitelediğini vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Süryanice ve Aramicedeki "şa'ta" (zaman dilimi, saat, an) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak (belirlilik takısıyla: es-Sâa), onu Ortadoğu'nun monoteistik geleneğindeki "Beklenen Son Zaman / Kıyamet Anı" anlamında çok özel ve merkezi bir eskatolojik terime dönüştürdüğünü tartışır.

        Edhılû (أَدْخِلُوا)

        İbn Fâris, "d-h-l" kökünün sözlükte "bir şeyin içine girmek, dahil olmak ve dışarının (haric) zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki çoğul emir kipi olan "edhılû" (sokun / dahil edin) fiilinin, görevli meleklere verilen mutlak ve karşı konulmaz bir sevkiyat (içeri atma) emrini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "idhal" eyleminin, suçluların kendi iradeleriyle değil, yaka paça, cebren ve aşağılanarak o ebedi azap yurdunun içine hapsedilmelerini (sokulmalarını) ifade ettiğini söyler.

        Âle (آلَ)

        İbn Fâris, "e-v-l" kökünün sözlükte "bir şeyin aslına dönmesi, varıp dayanacağı yer, idare etmek ve soyluluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âl kelimesinin, sıradan bir halkı değil; bir lidere (veya sisteme) çıkar, siyaset, kan veya inanç bağıyla sıkı sıkıya tutunmuş "seçkin maiyeti, hanedanı, yandaşları ve kurmayları" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, âl kavramının kelime olarak ehl (aile) kelimesinden dönüştüğünü; dilde sadece makam ve nüfuz sahibi kişilerin yandaşları/hanedanı için kullanıldığını söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an sosyolojisinde "Âl-i Firavun" (Firavun'un âli) tamlamasını ideolojik bir suç ortaklığı bağlamında okur. Kıyamet gününde ateşe sürülecek olanların sadece Firavun'un şahsı olmadığını; onun diktatörlüğünü meşrulaştıran o devasa bürokratik mekanizmanın, din adamlarının, askerlerin, ihalecilerin ve bilerek itaat eden o köleleşmiş kitlelerin (âlin) tamamının, dünyadaki suç ortaklıkları sebebiyle ahirette de "ortak bir helaka ve azaba" sürüklendiğini ifade eder.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        İbn Fâris, dildeki kalıplara uymayan (mu'arreb) Mısır kraliyet unvanı (alem) olduğunu kaydeder. Cümlede, kibrin, israfın ve devlet terörünün yeryüzündeki en bilinen arketipini (sembolünü) işaret eder.

        Eşedde (أَشَدَّ)

        İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün sözlükte "bir şeyi sıkıca bağlamak, katı olmak, sertlik, kuvvet ve şiddet" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznindeki "eşedd" kelimesinin, "en şiddetli, en çetin, en zorlu ve en katlanılmaz" anlamlarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şiddet" kavramının, azabın sadece hacimce değil, nitelik ve acı verme kapasitesi olarak da ulaştığı o mutlak zirve noktasını anlattığını söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "En şiddetli" (eşedde) sıfatını, ilahi adaletin (mizanın) mutlak işleyişi olarak okur. Dünyada kendilerini "en yüce" (a'lâ) gören ve yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir devlet terörüyle masumlara "en şiddetli" zulmü yapan Firavun sisteminin; ahirette de tam bir ontolojik denklik ilkesiyle (ceza-yı amel) "azabın en şiddetlisine" (eşedde'l-azâb) çarptırılmasındaki o sarsılmaz hukuki ve teolojik faturayı ifade eder.

        el-Azâbi (الْعَذَابِ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "engellemek, men etmek, alıkoymak" anlamlarından türeyip; insanın huzurunu, tatlı uykusunu ve yaşamsal dengesini kendisinden "söküp alan, men eden" dayanılmaz elem ve acı anlamlarına geldiğini tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin dini ve eskatolojik bir terim olarak; Kur'an'da Allah'ın ayetlerini yalanlayanlara, kibirlenenlere ve mazlumların kanına girenlere ahirette (cehennemde) uygulanacak olan bedensel ve ruhsal o mutlak ilahi cezalandırmayı, kalıcı elemi (azabı) ifade ettiğini aktarır. Berzah alemindeki o gölgeli "ateşe arz edilme" sürecinin ardından kopan Kıyametle birlikte, Firavun ve yandaşlarının "azabın en şiddetlisi" olan bu kalıcı ve yakıcı merhale ile sonsuza dek mühürlendiklerini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X