فَوَقٰيهُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاٰلِ فِرْعَوْنَ سُٓوءُ الْعَذَابِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: firavun ailesi, kötü azap, mümin suresi, kötü tuzak, mümin 45, mümin suresi 45. ayet, korunma, allah, azap, takva
-
45. "Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu; Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti."
46. "Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda, 'Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!' denilecek."
Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu. Bu beyan onların, o mümin kişiye tuzaklar kurduklarına işaret etmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak onların kurdukları tuzaklardan o kişiyi koruduğunu haber vermektedir. Belki adamı öldüreceklerdi veya başka bir kötülük yapacaklardı. Sonra şu mâna da muhtemeldir: Allah, Mûsa'yı Firavun'un ordusunu helâk edip şerlerinden kurtardığı vakit onu koruması gibi bu mümini korumuştur. Başka bir ihtimal daha var ise de, biz öyle bir yorum yapmayacağız, çünkü ona ihtiyacımız yoktur. Bizim ancak şunu bilmeye ihtiyacımız vardır: Her kim kendini Allah için fedaya hazır olur ve durumunu O'na havale ederse, şanı yüce olan Allah mutlaka onu koruyacak ve muhafaza edecektir.
Kabir Azabı
Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Bazıları bu ilâhî beyanı kabir azabının varlığına delil getirmiştir. Ayette onlar ateşe arzolunurlar buyurulmaktadır. Onların ancak ruhları ateşe arzolunur. Bundan dolayı bedenleri de kabirde bunun acısını hisseder. Aynı şekilde cennetliklerin ruhları da cennete arzolunur, dolayısıyla elem ile lezzetin duyulacağı bir diriliş gerçekleştikten sonra ruhlarının duyduğu mutluluğu bedenleri de hisseder; bu olay kabirde olur. Sonra Firavun taifesi cehenneme atıldıkları zaman, onlar için sözü edilen azap hali ortaya çıkar, Allah şöyle buyurmuştur: Kıyamet koptuğunda, 'Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!' denilecek. En doğrusunu Allah bilir. Ayetin baş tarafında geçen ateşe arz ifadesinin, kıyametten ve cehenneme atılmadan önce olması mümkündür. Nitekim başka bir ayette Cenab- Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: "(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zálimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün! Ve durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!" Onların ateşe arzedilmesi, sorgu için durduruldukları ve tutuldukları zamanla da ilgili olabilir. Sonra cehenneme atılırlar ve bahsedilen cehennem azabı kendilerine uygulanır. Bu, Hasan-ı Basri'nin sözüdür.
Sabah ve akşam. Bu ifade sabah ve akşam vakti miktarı kadar mánasına gelebilir. Eğer bazılarının söylediği gibi âyetin kabir azabı hakkında olduğu yorumunu esas alırsak, onlara şöyle denilmiş olması muhtemeldir: Burası dünya durdukça sizin kalacağınız yerdir. Ancak sabah ve akşam ifadesi hakiki mânasında değil daima, her zaman anlamında kullanılmış da olabilir; fakat acı ve elem her sabah ve akşam vakti kadar bir zaman diliminde tekrarlanıp devam eder. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesûd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Firavun taifesinin ruhları, siyah kuşların karnına yerleştirilmiş gibi, günde iki defa (sabah ve akşam) ateşe götürülürler ve onlara şöyle denilir: Ey Firavun taifesi, sizin gideceğiniz yer işte burasıdır. Abdullah b. Mesûd (r.a.), onların âyette sözü edilen ateşe arzı, işte budur dedi. İbn Mesûd'dan (r.a.) gelen bu rivayet şayet sabit ise o zaman sabah ve akşam ifadesinin tefsiri budur deriz. Bu rivayetin İbn Mesûd'dan geldiği sabitse, mutlaka Resûlullah'tan (s.a.) işittiği bir söz olmalıdır, çünkü bu düşünmekle elde edilebilecek bir bilgi değildir. Bunun yanında İbn Ömer'den (r.a.) de şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "Sizden biri öldüğünde, gideceği yer kendisine sabah ve akşam gösterilir, eğer cennet ehlinden ise cennetten, cehennem ehlinden ise cehennemden bir parça gösterilir. Sonra ona, 'kıyamet günü tekrar diriltilip oraya gidinceye kadar senin yerin burasıdır' denilir". Eğer bu rivayet sabit ve sahih ise o zaman âyet-i kerime kabir azabının varlığına inanmak gerektiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir cümlesinin, oraya sokulduktan sonra onlara hiç ara vermeden azap edilir mânasına gelmesi de mümkündür. Sabah ve akşam kelimeleri, cehennem ateşinin zaman zaman sakinleşmesi, sonra tekrar alevlenmesi mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurur: "Cehennemin ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz". En doğrusunu Allah bilir.
En Şiddetli Azabın Firavun'a Yapılması
Eğer şöyle bir soru sorulur ve denilirse ki: "Diğer kâfirlerden ayrı olarak Firavun taifesinin azabın en şiddetlisine sokulacağının özellikle zikredilmesinin hikmeti nedir?"
Buna iki şekilde cevap verilir. Birincisi, Hz. Mûsâ sihirbazlıkla itham edildiği gibi diğer peygamberler de sihirbazlıkla itham edilmişlerdi. Ancak ileri gelenlerin ve liderlerin, halkın ve avam takımının kafasını karıştırmak amacıyla kendi peygamberleri hakkında ileri sürdükleri sihirbazlık ve yalancılık ithamından måsum oldukları, onların kavimleri nezdinde bilinmiyordu. Buna karşılık Hz. Mûsa'nın, Firavun tarafından kendisine yöneltilen sihirbazlık ve yalancılık ithamından mâsum olduğu ve onun peygamberlik iddiasındaki sözlerinde haklı olduğu bizzat Firavun ailesi nezdinde kesin olarak ortaya çıkmıştı. Bundan dolayıdır ki Firavun'un bütün sihirbazları, Hz. Mûsa'nın getirdiklerinin hak ve söylediklerinin doğru olduğunu ikrar etmişlerdi. Onların Mûsâ aleyhisselâma olan imanları açık ve net idi, o kadar ki bu uğurda idam edilmeyi, el ve ayaklarının kesilmesini bile göze almışlardı, Firavun'un tehditleri onları Hz. Mûsaya imandan vazgeçirememişti. Çünkü Hz. Mūsanın asâsının canlı bir yılana dönüştüğünü ve kendilerinin ortaya attığı ipleri yuttuğunu görmüşlerdi. Ancak Firavun taifesinin inadı daha şiddetli idi ve kibirleri de daha çoktu; bundan dolayı özellikle onlar azabın en şiddetlisine müstahak oldular. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Hz. Mûsâ'nın getirdiği mucizelerin ekserisi hissi mucizelerdi, diğer peygamberlerin getirdikleri ise daha çok akli mucizelerdi. Akıl yoluyla varılan neticeden şüphe etmek bazan mümkün ise de bizzat görülen bir olayın gerçek olduğundan şüphe etmek mümkün değildir. Bu açıdan bakılınca da Firavun taifesinin inatlarının, diğerlerinin inadından daha şiddetli olduğu anlaşılır.
Sonra onlar, Hz. Mûsâ'nın peygamberlik davasında doğru söylediğine dair çeşitli mucizeler, açık seçik deliller ve kanıtlar ortaya koyduğu halde ona tâbi olmaya yanaşmamışlar, hiçbir delili ve kanıtı olmadığı halde tanrılık iddiasına kalkan Firavuna tabi olmuşlardı. Bundan dolayı da onlar azapların en şiddetlisine müstahak olmuşlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fevekâhu (فَوَقَاهُ)
İbn Fâris, nedensellik bildiren "fa" (bunun üzerine, derken) bağlacı ile "v-k-y" kökünden türeyen mazi fiil ve "hu" (onu) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. V-k-y kökünün sözlükte "bir şeyi kendisine zarar verecek dış etkenlerden korumak, araya siper koymak ve muhafaza etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Vekâ (korudu) fiilinin, failin muhataba yönelik mutlak ve sarsılmaz bir kalkan oluşturmasını nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, vikaye (koruma) kavramının rastgele bir saklama eylemi olmadığını, yaklaşan ölümcül bir tehlikeye karşı alınan en muhkem ve aşılmaz güvenlik tedbiri olduğunu söyler. Mümin adamın işini Allah'a havale etmesinin (tefviz) hemen ardından "Allah onu korudu" (veka-hu) fiilinin gelmesinin; ilahi iradenin, tiranların zulmüne karşı sığınan kulunu anında ve şefkatle himayesi altına aldığını gösterdiğini vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir güvenlik (ısmet) inşası olarak değerlendirir. Yeryüzündeki hiçbir ordunun veya bürokratik gücün durduramayacağı Firavun'un o vahşi devlet terörüne karşı; ilahi iradenin "koruma" (vikaye) kalkanını devreye sokmasının, insanın mutlak güce (Allah'a) tevekkül ettiğinde ulaştığı o varoluşsal ve fiziksel dokunulmazlık (zırh) makamını ifade ettiğini belirtir.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kainatın tek yaratıcısının has ismi olduğunu kaydeder. Koruma (vikaye) fiilinin doğrudan faili olarak, sığınılan yegâne makamın bizzat gücünü gösterdiğini işaret eder.
Seyyiâti (سَيِّئَاتِ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, hoşa gitmeyen şey ve hüsnün mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Çoğul formdaki seyyiât kelimesinin, fıtratı bozan, insana zarar veren, ahlaki ve fiziki açıdan tahrip edici çirkin eylemleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, seyyiât kavramının burada Firavun meclisinin mümin adama karşı tasarladığı "suikast, işkence, iftira veya sürgün" gibi her türlü şeytani ve çirkin planı kapsadığını söyler.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, kendisinden sonraki eylemi isme dönüştüren (o şeyleri ki / o kurdukları) ilgi zamiri (ism-i mevsul) olduğunu belirtir.
Mekerû (مَكَرُوا)
İbn Fâris, "m-k-r" kökünün sözlükte "gizlice plan yapmak, hile, aldatmak ve birini beklemediği bir yerden vurmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul formundaki "mekerû" (tuzak kurdular) fiilinin, açıktan savaşılamayan bir hakikate karşı devlet veya örgüt aklıyla kapalı kapılar ardında kurgulanan sinsi ve yıkıcı kumpasları nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mekr kavramını "birini kastettiği şeyden başka bir yöne gizlice çevirmek, kurnazca aldatmak" olarak tanımlar. "Kurdukları tuzakların çirkinliklerinden/kötülüklerinden" (seyyiâti mâ mekerû) formülünün; Firavun rejiminin mümin adama karşı sadece kaba kuvvet kullanmadığını, aynı zamanda çok derin, istihbarata dayalı, organize ve acımasız kumpaslar (mekr) ağı ördüğünü, ancak ilahi korumanın tüm bu sinsi ağları parçaladığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalektik ve etik sisteminde "mekr" eylemini bâtılın stratejik boyutu olarak inceler. Hakikati rasyonel veya ahlaki argümanlarla (beyyinât) çürütemeyen pagan (müşrik) aklın, mecburen "mekr" (komplo/tuzak) yoluna saptığını; inkarcı zihniyetin ontolojik iflasının, onun sürekli gizli ajandalar ve hileler üretmesinden anlaşıldığını tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "hile ve tuzak kurmak" anlamındaki m-k-r kökünden türediğini; Kur'an terminolojisinde inkarcıların ve münafıkların hakikati engellemek, peygamberlere ve müminlere zarar vermek amacıyla kurguladıkları her türlü gizli düşmanlığı ve şeytani taktiği ifade ettiğini aktarır.
Ve Hâka (وَحَاقَ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "h-v-k" (veya h-y-k) kökünden türeyen mazi fiilin birleşimi olduğunu belirtir. H-v-k kökünün sözlükte "bir şeyi çepeçevre sarmak, kuşatmak, içine almak ve inmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hâka fiilinin, kaçılması imkânsız olan bir felaketin veya cezanın, muhatabın her tarafını sararak onu hapsetmesini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, hâka (kuşattı / sarıp mahvetti) fiilinin, Kur'an'da daima "kötülüğün, bizzat onu üreteni (faili) kuşatması" bağlamında kullanıldığını söyler. Firavun'un mümin adam için kurduğu o sinsi tuzağın (mekr), ilahi bir bumerang etkisiyle dönüp dolaşarak Firavun'un kendi rejimini "çepeçevre kuşatmasındaki" o mutlak ilahi adalet ironisini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu kuşatma kavramını varoluşsal bir hapis cezası olarak değerlendirir. Zalimin hakikate karşı kurduğu komplonun (mekr), aslında kendi kazdığı bir çukur olduğunu; "hâka" eyleminin, zalimin bizzat kendi elleriyle ördüğü o kötülük ağının içine kendi varlığının hapsolmasını (kendi cehennemini inşa etmesini) ve bu ontolojik çemberden asla çıkamamasını ifade ettiğini belirtir.
Bi Âli (بِآلِ)
İbn Fâris, bağlantı bildiren "bi" edatı ile "e-v-l" kökünden türeyen kelimenin birleşimi olduğunu tespit eder. E-v-l kökünün sözlükte "bir şeye dönmek, etrafında toplanmak ve asıl" anlamlarına geldiğini; "âl" kelimesinin bir lidere veya güce menfaat, soy veya inançla sıkı sıkıya bağlı olan seçkin maiyeti, hanedanı nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı siyasi sosyoloji ve iktidar ortaklığı bağlamında okur. Azabın sadece Firavun'un şahsını değil, onun "hanedanını / aristokratik çevresini" (âl-i Firavun) kuşatmasının; diktatörlüklerin tek bir adamla değil, o diktatörü var eden, alkışlayan, zulmüne (mekrine) ortak olan ve ondan beslenen bütün bir "mele'/âl" (bürokratik ve askeri elit) tabakasıyla var olduğunu; ilahi adaletin faturayı tüm bu suç ortaklarına (şerke) keseceğini ifade eder.
Fir'avne (فِرْعَوْنَ)
İbn Fâris, Mısır krallarının zorbalığını temsil eden, dildeki kalıplara uymayan yabancı (mu'arreb) bir unvan (alem) olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Eski Mısırca "Pr-Aa" (Büyük Saray) kökenli olduğunu, Kur'an'da yeryüzünde ilahlık taslayan ve kibre kapılan (müstekbir) seküler/pagan devlet aklının en somut arketipi olarak konumlandırıldığını tartışır.
Sûu (سُوءُ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, hoşa gitmeyen şey" anlamlarına geldiğini tespit eder. Eziyetin ve hasarın en üst seviyesini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Azabın en kötüsü/çirkinliği" (sûu'l-azâb) tamlamasının, önceki ayetlerdeki kavramlarla muazzam bir tezat oluşturduğunu söyler. 37. ayette Firavun'un işlediği çirkin ameller kendisine "süslü/güzel" (zuyyine sûu amelihî) gösterilmişken; o sahte güzelliğin (illüzyonun) perdesi kalktığında, gerçeğin "en çirkin, en iğrenç ve en katlanılmaz" yüzüyle (sûu'l-azâb) kendi hanedanını kuşattığını vurgular.
el-Azâbi (الْعَذَابِ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "engellemek, men etmek, alıkoymak" veya "tatlı su" (azb) kelimelerinden türeyip; insanın tatlı uykusunu, rahatını ve yaşam enerjisini kendisinden "men eden, söküp alan" şiddetli elem ve acı anlamlarına geldiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, azap kavramının anlık bir acı değil, insanı normal halinden ve sükunetinden çıkaran, dayanma sınırlarını tahrip eden sürekli bir şiddet ve ceza durumu olduğunu söyler. "Azabın en kötüsünün onları kuşatması" beyanının, denizde boğulmanın yanı sıra, Firavun oligarşisinin ahirette ve berzah aleminde maruz kalacağı o varoluşsal çöküşü, aşağılanmayı ve mutlak yıkımı ifade ettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlükte "acı, elem ve ceza" anlamlarına geldiğini; teolojik ve eskatolojik bir terim olarak vahyi inkar edenlere, zulmedenlere ve haddi aşanlara dünyada helak, ahirette ise cehennem ateşi şeklinde tecelli eden ilahi yaptırımı ifade ettiğini aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla