Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 44. Ayet

    فَسَتَذْكُرُونَ مَٓا اَقُولُ لَكُمْۜ وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feseteżkurûne mâ ekûlu lekum(c) ve ufevvidu emrî ila(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe basîrun bil’ibâd(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Size söylediklerimi yakında hatırlayıp anlayacaksınız. Ben durumumu Allah'a havale ediyorum; kuşkusuz Allah kullarını çok iyi görmektedir."

      Size söylediklerimi yakında hatırlayıp anlayacaksınız. Yani Allah'ın sizin için hazırladığı cezayı ve benim için hazırladığı mükafatı gözlerinizle gördüğünüz zaman, sizin beni davet ettiğiniz felakete ve benim sizi davet ettiğim kurtuluşa dair söylediklerimi hatırlayacaksınız. Yahut kurtuluşa ulaşmanız için size verdiğim öğütleri hatırlayacaksınız.

      Durumunu Allah'a Havale Etmek

      Ben durumumu Allah'a havale ediyorum. Bu cümlenin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Birincisi, bu cümleye göre sanki onlar, kendisini çeşitli cezalarla korkutmuşlar, bunun üzerine de Ben durumumu Allah'a havale ediyorum ve O'na dayanıyorum. O beni koruyacak, sizin kötülüğünüzden ve yapmak istediğinizden beni muhafaza edecektir demişti. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, durumumu Allah'a havale ediyorum cümlesi, Allah'a dayanıyorum, iyi ve kötü her konuda O'na güveniyorum, Allah bana kâfidir anlamına gelir.

      Üçüncüsü, bu cümle, insanın Allah'a olan ihtiyacını ortaya koymaktadır. Mümin, her zaman ve her saat Allah'a muhtaç olduğunu tereddütsüz açıklayan insandır. En doğrusunu Allah bilir.

      Dördüncüsü, ben durumumu Allah'a havale ediyorum, yani kendimle ilgili herhangi bir şeyle uğraşmıyorum, onu Allah'a bırakıyorum. Mûtezile'nin iddiasına göre ise insanın durumunu Allah'a havale etmesi doğru değildir. Onlar diyorlar ki: Mükellef olan insanın ihtiyacı olan her imkânı kendisine vermesi Allah'ın görevidir, o kadar ki kendisinde verilmesi gereken hiçbir lütuf kalmayacaktır. Her lütuf kendisine verilince, artık insanın durumunu Allah'a havale etmesinin anlamı kalmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fesetezkurûne (فَسَتَذْكُرُونَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "bir şeyi hatırda tutmak, anmak, unutmanın zıddı olarak zihinde muhafaza etmek ve dile getirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bu kelimenin başındaki "fa" edatının nedensellik ve kesin bir sonuç (öyleyse/yakında göreceksiniz) bildirdiğini, "se" harfinin ise eylemin çok uzak olmayan bir gelecekte, muhakkak gerçekleşeceğini (istikbal) gösterdiğini; muzari çoğul formdaki "tezkurûne" (hatırlayacaksınız) eylemiyle birleşerek mutlak bir uyanış anını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zikr (hatırlama) kavramının, kalpte var olan ancak gafletle üstü örtülen bir bilginin, şiddetli bir sarsıntıyla aniden şuura çıkması olduğunu söyler. "Yakında hatırlayacaksınız" (fesetezkurûne) fiilinin; Firavun meclisinin dünyadayken kibre kapılarak alay ettiği bu uyarıların, ilahi azap veya ölüm gelip çattığında (iş işten geçtikten sonra) ne kadar haklı ve ölümcül bir gerçeklik olduğunu acı bir şekilde idrak edeceklerini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemi psikolojik bir tebliğ ve meydan okuma olarak okur. Mümin adamın argümanının sonunda, karşısındaki o devasa ve kibirli devlet aygıtına "Yakında benim bu sözlerimi hatırlayacaksınız" diyerek, sıradan bir korkutma değil, şaşmaz bir tarihsel determinizm (sünnetullah) beyanında bulunduğunu; hakikati reddeden despotik akılların, çöküş anlarında daima kendilerini uyaran o "muhalif sesleri" (faydasız bir pişmanlıkla) hatırlamak zorunda kalacaklarını ifade eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, kendisinden sonra gelen cümleyi isme dönüştüren ve "o şey ki, söylediğim şeyleri" anlamını katan ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir.

        Ekûlu (أَقُولُ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci tekil şahıs muzari fiil olan "ekûlu" (ben söylüyorum/diyorum) kelimesinin, mümin adamın o güne kadar meclise sunduğu tüm teolojik, felsefi ve ahlaki manifestoyu nitelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim sisteminde "kavl" (söz) kavramını inceler. Bütün bir devletin, ordunun ve siyasi aklın (Firavun'un) ölüm kusan "sözüne" (kavline) karşı; tek bir adamın silahsız ve yapayalnız bir şekilde kendi hakikat "sözünü" (mâ ekûlu) ortaya koymasının, imanın insana verdiği o sarsılmaz ontolojik özgüveni ve hakikatin saf gücünü temsil ettiğini tespit eder.

        Lekum (لَكُمْ)

        İbn Fâris, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" (li/le) harf-i ceri ile "kum" (size) muhatap zamirinin birleşimi olduğunu; eylemin (uyarının) doğrudan Firavun'un o kibirli oligarşisine yöneltildiğini gösterdiğini kaydeder.

        Ve (وَ)

        İbn Fâris, kendisinden önceki eylem ile sonraki eylemi bağlayan, durumu bildiren (atıf/hâl) edatı olduğunu belirtir.

        Ufevvidu (أُفَوِّضُ)

        İbn Fâris, "f-v-d" kökünün sözlükte "bir işi tamamen başkasına havale etmek, teslim etmek, kendi gücünden soyutlanıp yetkiyi devretmek ve reddetmemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'îl babındaki birinci tekil şahıs muzari fiil olan "ufevvidu" (ben havale ediyorum/teslim ediyorum) kelimesinin, kişinin kendi acziyetini bilerek kaderini ve iradesini mutlak bir otoriteye bırakması eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tefvîz" kavramının tevekkülün en üst makamı olduğunu söyler. Tevekkülde kişi bir işi yapıp sonucunu beklerken; tefvîz eyleminde (ufevvidu), kişi doğrudan doğruya bütün varlığını, davasını, yaşamasını veya ölmesini bütünüyle Allah'ın iradesine terk eder. Mümin adamın, Firavun'un ölüm tehditleri karşısında hiçbir beşeri kaygı duymadan "İşimi havale ediyorum" demesinin, korkunun bittiği ve ilahi güvenliğe (ısmet) mutlak geçişin yaşandığı an olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, tefvîz (ufevvidu) kavramını varoluşsal bir sığınma ve ontolojik bir devir işlemi olarak değerlendirir. Yeryüzünün en acımasız tiranlığı karşısında, mümin adamın kendi davasını (ve canını) kâinatın sahibine "devretmesinin" (tefvîz); dünyevi hesapların iflas ettiği noktada, insanın kendi otonomi illüzyonundan tamamen sıyrılarak en yüce kudrete (Allah'a) iltica etmesi ve bu sayede yeryüzü tiranlarının elinden ontolojik olarak kurtulması olduğunu ifade eder.

        Emrî (أَمْرِي)

        İbn Fâris, "e-m-r" kökünün sözlükte "buyruk, iş, durum, hal, şan ve vaka" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emr kelimesinin sonuna gelen "î" (benim) zamiriyle (emrî), kişinin şahsına ait tüm yaşamsal durumu, davasını, sonunu ve kaderini nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki "emr" kelimesini ontolojik bir bütünlük olarak okur. "Ben işimi/durumumu (emrî) havale ediyorum" sözünün, sadece mahkemedeki bir davanın vekaletini vermek olmadığını; bütün bir varoluşu, nefesi, geçmişi ve geleceği (emri) kâinatın yaratıcısına teslim etmek olduğunu; bu cümlenin, tevhidi duruşun felsefi zirvesi (mutlak teslimiyet) olduğunu ifade eder.

        İlâllâhi (إِلَى اللَّهِ)

        İbn Fâris, yönelme ve varış bildiren "ilâ" edatı ile mutlak yaratıcının has ismi "Allah" kelimesinin birleşimi olduğunu belirtir. Havale edilen (tefviz edilen) makamın, yeryüzündeki hiçbir siyasi veya askeri gücün ulaşamayacağı o mutlak ve yegâne otorite olduğunu kaydeder.

        İnnallâhe (إِنَّ اللَّهَ)

        İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, şüpheyi ve itirazı ortadan kaldıran tekit edatı "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) ile Allah lafzının birleşimidir. Yapılan havale (tefvîz) işleminin asla karşılıksız kalmayacağını garanti eden sarsılmaz bir inanç beyanıdır.

        Basîrun (بَصِيرٌ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün sözlükte "gözle görmek, fark etmek, bir şeyin içyüzünü, gerçeğini bilmek ve derinlemesine idrak etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Basîr isminin, karanlığın, perdelerin veya gizli niyetlerin engel olamadığı, eşyanın ve olayların tüm mahiyetini kuşatan mutlak görme/bilme makamını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, basar kavramının sadece yüzeysel ve fiziksel bir görme olmadığını, kalplerin derinliklerindeki niyetleri, kapalı kapılar ardında kurulan tuzakları (Firavun'un suikast planlarını) ve mazlumların çaresizliğini mutlak bir netlikle müşahede etmek (basiret) olduğunu söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "görmek, idrak etmek" anlamındaki b-s-r kökünden sıfat (esmâ-i hüsnâ) olduğunu; Allah'ın kâinattaki gizli veya açık her türlü fiili, niyeti ve durumu, hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın, anında ve eksiksiz olarak gören mutlak şuur ve gözetim makamını ifade ettiğini aktarır.

        Bi'l İbâdi (بِالْعِبَادِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, zelil olmak, mutlak bir şekilde itaat etmek ve ram olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İbâd kelimesinin (kullar), kâinattaki tüm yaratılmışların ontolojik olarak Allah'ın mülkiyetinde ve O'nun şaşmaz gözetimi (Basîr) altında bulunduğunu nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ıbâd (kullar) kavramını bu ayetin bağlamında ontolojik bir hiyerarşi ve teselli olarak okur. "Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir" (innallâhe basîrun bi'l-ıbâd) cümlesindeki "kullar" kelimesinin hem tiranları (Firavun'u) hem de mazlumları (mümin adamı) kapsadığını; Allah'ın, kendi kulu olduğu halde ilahlık taslayanların ne kadar ileri gideceğini gördüğü gibi, sadece Kendisine sığınan (tefvîz eden) o sadık kulunun çaresizliğini de şefkatle müşahede ettiğini ve koruduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "abd/ıbâd" (kul/kullar) kavramını inceler. Firavun'un, Mısır halkını sadece "kendi kulları/köleleri" olarak gören o pagan ve despotik (müstekbir) mülkiyet anlayışına karşı; mümin adamın, "Bütün kullar (ıbâd) sadece Allah'ındır ve O'nun gözetimi altındadır" diyerek, insanı dünyevi tiranların köleliğinden azat edip, onu doğrudan kâinatın Yaratıcısına bağlayan o devrimci (tevhidi) özgürleşme beyanını ortaya koyduğunu tespit eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X