قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 119. Ayet
Daralt
X
-
Allah şöyle buyurur: Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, ebedi kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O'nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. İşte büyük kurtuluş budur.
Allah şöyle buyurur: Bu ilahi beyan, Allah kıyamet günü şöyle buyuracak anlamındadır. Bugün dünyada iken Doğruluk yapanların doğruluklarının fayda vereceği gündür. Doğru kimsenin sadakatı dünyada da fayda verir, çünkü insanın doğru biri olduğu bilindiğinde, söylediğinin doğru olduğu ortaya çıkmasa bile sözüne itibar edilir. Ayet-i kerimedeki doğruların kim olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiş: Onlar bütün müminlerdir. Yani dünyada mümin olanın imanı ve muvahhid olanın tevhidi o gün kendisine fayda verecektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar Rableri katında sıddıklar mertebesindedirler". Bazıları da şöyle demiş: Sadıklar, peygamberlerdir.
Onlar için, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Bu konuya daha önce temas etmiştik. Orada ebedi kalacaklar; burada kullanılan "halidine" (خَالِدِينَ) ve "ebeden" (أَبَدًا) kelimeleri ikisi de aynı anlama gelir ve tekit için kullanılır.
Allah onlardan hoşnuttur. Dünyada iken iyi davranmaları sebebiyle. Onlar da O'nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. Yapıp ettiklerine verdiği sevaptan dolayı. Bu cümle, Allah onları dünyada övgüye değer şeyler yapmaya muvaffak kıldığından dolayı mutludurlar, anlamına da gelebilir. İşte büyük kurtuluş budur. Çünkü ondan sonra artık helak olma ve yok olma korkusu yoktur; o büyük kurtuluş, dünyadaki kurtuluş gibi değildir, çünkü dünyada helak olma ve yok olma korkusu bitmez.
Yorumu Yorumla
-
kâle (قَالَ)
Sözcüğün kökü "k-v-l" (ق و l) harfleridir. Temel anlamı; söylemek, konuşmak, beyan etmek ve bir hükmü dile getirmektir. Mâide Sûresi 119. ayette kâlallâhu (Allah dedi/buyurdu ki) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, Hz. İsa’nın az önceki teslimiyet dolu savunmasına (118. ayet) karşılık, bizzat mutlak otorite tarafından konulan nihai ve ebedi hükmü başlatır.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "zihindeki bir iradeyi sesle somutlaştırarak karşı tarafa kesin bir mesaj olarak iletmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta Allah'ın "kavl" (söz) sıfatını tahlil eder. Râgıb'a göre mahşer meydanındaki bu "kâle" (dedi) buyruğu, artık imtihanın bittiği ve geri dönüşü olmayan "mutlak hakikatin" (yasanın) tescil edildiği andır. Allah'ın sözü, varlığın nihai kararıdır.
yenfau (يَنفَعُ)
Sözcüğün kökü "n-f-a" (ن ف ع) harfleridir. Temel anlamı; fayda vermek, yarar sağlamak, bir şeyi iyi yönde kullanmak ve zararın (durr) zıttıdır. Ayette hâzâ yevmu yenfau (Bugün ... fayda vereceği gündür) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, o dehşetli hesap gününde geçerli akçe olacak yegane sermayeyi tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "insana veya bir şeye iyilik, kolaylık ve gelişim sağlayan, onu zor durumdan kurtaran her türlü olumlu katkı" anlamının bulunduğunu söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) ekonomisinde "nef'" (fayda) kavramını inceler. Izutsu'ya göre dünyada para, soy, sop veya rütbe insana "fayda" (nef') sağlayabilir. Ancak Kur'an, mahşer meydanında tüm bu dünyevi değerlerin (meta) hükmünü yitirdiğini, orada sadece ahlaki ve kalbi niteliklerin gerçek bir "yarar" (yenfau) sağlayacağını ilan eder.
es-sâdikîne (الصَّادِقِينَ)
Sözcüğün kökü "s-d-k" (ص د ك) harfleridir. Temel anlamı; doğru söylemek, sadakat göstermek, özü sözü bir olmak, vaadine bağlı kalmak ve gerçeğe uygun davranmaktır. Kelime, "sâdık" (doğru olan) sözcüğünün çoğuludur. Ayette es-sâdikîne sıdkuhum (doğru olanlara doğruluklarının [fayda vereceği]) şeklinde geçerek, kurtuluşa eren o seçkin zümreyi tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin eğrilik, gevşeklik ve pürüz barındırmadan dosdoğru, sert ve sarsılmaz olması" anlamının yattığını söyler. Yalanın (kezib) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramını ontolojik bir uyum olarak açıklar. Râgıb'a göre "sâdıklar", sadece dilleriyle yalan söylemeyenler değildir. Onlar; inançları, sözleri ve eylemleri arasında hiçbir boşluk (çelişki) bırakmayan, Allah'a verdikleri kulluk sözüne (ahde) sadık kalan "bütünsel" karakterlerdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Hz. İsa ile olan bağını tahlil eder. Öztürk'e göre İsa az önce "Ben sadece bana emredileni söyledim" (117. ayet) diyerek sadakatini kanıtlamıştır. Allah bu ayetle; "İşte bugün, İsa gibi özü sözü bir olanların, iftiraya sapmayanların ve tevhidi koruyanların 'doğruluğunun' (sıdk) bedelini alacağı gündür" diyerek adaleti mühürler.
cennâtun (جَنَّاتٌ)
Sözcüğün kökü "c-n-n" (ج ن ن) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, görünmez kılmak ve sık ağaçlı bahçedir. Ayette lehum cennâtun (onlar için cennetler vardır) şeklinde çoğul formda geçerek, sâdıklara verilecek o muazzam ödülü ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi duyulardan ve gözlerden saklamak" olduğunu belirtir. Bahçeye "cennet" denilmesi, ağaçlarının sık yapraklarıyla toprağı "örtmesi/gizlemesi" sebebiyledir. Cinlere (görünmedikleri için) ve anne karnındaki bebeğe (cenin) de bu yüzden bu isim verilir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde "cennet" kelimesinin bu kök anlamıyla "ebediyet" arasındaki bağı kurar. Aydar'a göre cennet, dünyanın o geçici ve çıplak sahrasından sonra, mümini kucaklayan, onu her türlü kederden "örten" (cinân) ve ilahi nimetlerle sarmalayan o ebedi koruma ve huzur alanıdır.
tecrî (تَجْرِي)
Sözcüğün kökü "c-r-y" (ج ر ي) harfleridir. Temel anlamı; akmak, hızla gitmek, cereyan etmek ve devam etmektir. Ayette tecrî min tahtihal enhâru (altından nehirler akan) tamlaması içerisinde geçerek, ödülün canlılığını ve sürekliliğini niteler.
İbn Fâris, bu kökün "bir suyun veya nesnenin, engelsiz bir şekilde kendi mecrasında sürekli olarak yol alması" anlamına geldiğini söyler. Kur'an'daki cennet tasvirlerinde "akış" (tecri), hayatın durağan değil, taze ve bitmez bir dinamizmle devam ettiğinin simgesidir.
hâlidîne (خَالِدِينَ)
Sözcüğün kökü "h-l-d" (خ ل د) harfleridir. Temel anlamı; bir yerde uzun süre kalmak, yaşlanmamak, ebedi olmak ve sürekliliktir. Ayette hâlidîne fîhâ ebedâ (orada ebedi olarak kalıcıdırlar) şeklinde geçerek, mutluluğun zaman aşımına uğramayacağını mühürler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin bozulmadan, değişmeden ve yok olmadan aynı hal üzere sebat etmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın ödünç aldığı bu eskatolojik terimi tahlil eder. Neuwirth'e göre "huld" (ebediyet), insan ruhunun en derin korkusu olan "yok oluşa" karşı verilmiş en büyük ilahi vaattir. "Ebedâ" (sonsuza dek) kelimesiyle pekiştirilen bu kalıcılık, sâdıkların dünyada feda ettikleri geçici zevklere (metâ) karşılık verilen "eskimeyen" bir rütbedir.
radıyallâhu (رَّضِيَ اللّٰهُ)
Sözcüğün kökü "r-d-v" (ر ض و) harfleridir. Temel anlamı; hoşnut olmak, razı olmak, kabul etmek, seçmek ve gönül huzuruyla boyun eğmektir. Ayette radıyallâhu anhum (Allah onlardan razı olmuştur) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, kurtuluşun en yüce manevi mertebesini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "nefsin bir şeye karşı hiçbir itiraz ve sıkıntı duymadan, tam bir genişlik ve huzurla ona yönelmesi" anlamına geldiğini söyler. Öfkenin (saht) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramının cennet nimetlerinden bile üstün olduğunu vurgular. Râgıb'a göre meyveler ve nehirler bedensel bir hazdır; ancak Allah'ın kulundan "razı olması", kul ile Yaratıcı arasındaki o varoluşsal gerilimin bitmesi ve mutlak bir "barış/onay" (rıza) halinin başlamasıdır. Bu, kulun ulaşabileceği en yüksek ontolojik zirvedir.
radû (وَرَضُوا)
Sözcüğün kökü yine "r-d-v" (ر ض و) harfleridir. Ayette ve radû anhu (ve onlar da O'ndan razı olmuşlardır) şeklinde karşılıklı (mütekabil) bir eylem olarak geçer.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu "çift taraflı rıza" (karşılıklı hoşnutluk) halini tahlil eder. Kılıç'a göre bu, muazzam bir psikolojik dengedir. Allah kulundan (onun doğruluğundan/sadakatinden) razıdır; kul da Allah'tan (O'nun adaletinden, verdiği ödülden ve zatından) razıdır. Bu, kulun Yaratıcısı ile tam bir "senkronizasyon" ve itmi'nan (huzur) içinde olmasıdır. Sevgi ve onay döngüsü tamamlanmıştır.
el-fevzu (الْفَوْزُ)
Sözcüğün kökü "f-v-z" (ف و ز) harfleridir. Temel anlamı; kurtulmak, zafere ulaşmak, muradına ermek, tehlikeden uzaklaşıp selamete çıkmaktır. Ayette zâlikel fevzul azîm (İşte bu, en büyük kurtuluştur / zaferdir) şeklinde geçerek, sâdıkların serüvenini nihayete erdirir.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir insanın helak edici, susuz ve korkunç bir çölden (mefâze) sağ salim çıkıp güvenli ve sulak bir yere varması" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "fevz" (kurtuluş) kavramını inceler. Izutsu'ya göre bu kelime sıradan bir "başarı" (success) değildir. Fevz; mahşerin o dehşetli yargısından, azabın ve yok oluşun karanlığından sıyrılıp, mutlak rızaya (cennete) "fırlayarak" ulaşmaktır. Ayetin sonunda bu kurtuluşun "azîm" (devasa/muazzam) olarak nitelenmesi, onun dünyadaki hiçbir zaferle kıyaslanamayacak kadar büyük bir ontolojik devrim olduğunu mühürler. Doğruluk (sıdk), zaferle (fevz) taçlanmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla