قَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَاباً لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 115. Ayet
Daralt
X
-
114. Meryem oğlu isa şöyle yalvardı: Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.
115. Allah da şöyle buyurdu: Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkar ederse, varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim.
Meryem oğlu İsa şöyle yalvardı: Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti olsun. Yani daimi bir yiyecek olsun. Bazıları Bizler için bir bayram olsun, mealindeki ifade toplanma günü olsun diye anlam vermiştir. Bayram gününe, o vakitte bütün halk toplandığı için bayram günü denilmiştir. Söylendiğine göre sofra pazar günü inmişti; bu sebeple pazar gününü bayram günü yapmışlardır.
Sonra, sofranın inmesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Sofra gelmemiştir, çünkü [birincisi] onlar bu sofranın İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olmasını istemişlerdi, biz onların son gelenleriyiz, sözü edilen sofra bize ulaşmamıştır.
İkincisi, Allah şöyle buyurdu: Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkar ederse, varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim. Onlardan bazıları yine inkar ettiler, ama varlıklar aleminde hiç kimseye etmediği azabı, bu inkar edenlere yaptığı görülmemiştir. Bir kısmı da şöyle demiştir: Bu durum sofranın inmediğine işaret etmez; çünkü İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olsun mealindeki cümlenin, "neshedilmesi" şartına bağlı olması mümkündür. O gün onlar için peygamberimiz Muhammed aleyhisselam gönderilene kadar geçerliydi, ondan sonra ise cuma günü ile neshedilmiştir. Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: Cenab-ı Hakk'ın Varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim mealindeki beyan ile ilgili olarak, sofra indikten sonra inkar edenlerin domuz suretine çevrildikleri bazı rivayetlerde belirtilmiştir; işte bu, varlıklar aleminde kimseye uygulanmayan bir azaptı. Şöyle de denilmiş: Varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim mealindeki beyan, söz konusu azabın ahirette görüleceği anlamına gelmesi muhtemeldir. Bütün bunların en doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
kâle (قَالَ)
Sözcüğün kökü "k-v-l" (ق و ل) harfleridir. Temel anlamı; söylemek, konuşmak, beyan etmek ve bir görüşü dile getirmektir. Mâide Sûresi 115. ayette "kâlallâhu" (Allah dedi/buyurdu ki) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, Hz. İsa’nın az önceki samimi ve sarsıcı duasına (114. ayet) verilen o mutlak, nihai ve hukuki ilahi cevabı başlatır.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "zihinde tasarlanmış bir iradeyi, karşı tarafa mesaj olarak ileten ve sesle vücut bulan söz" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta Allah'ın "kavl" (söz) sıfatını tahlil eder. Râgıb'a göre Allah'ın "kâle" (dedi) buyurması, sadece bir sesleniş değil; bir hükmün, bir yasanın veya bir vaadin (vadi'l-hak) sarsılmaz bir şekilde "yasalaşması" ve varlık sahasına inmesidir.
munezziluhâ (مُنَزِّلُهَا)
Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; yukarıdan aşağıya inmek, intikal etmek ve konaklamaktır. "Tef'il" babından ism-i fail (yapan/eden) olan bu kelime, ayette "innî munezziluhâ aleykum" (Şüphesiz Ben, onu sizin üzerinize indirecek olanım) şeklinde geçerek, mucizenin gerçekleşeceğine dair ilahi taahhüdü (sözü) ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin yüce/üstün bir konumdan aşağıya doğru hareket ederek yerleşmesi" anlamına geldiğini söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin formunu (ism-i fail) tahlil eder. Aydar'a göre "munezzil" (indiren) kelimesinin kullanılması, eylemin kesinliğini ve Allah'ın bu işi bizzat üstlendiğini vurgular. "Tef'il" babı ise, o sofranın (mâidenin) inişindeki görkemi, o mucizenin heybetini ve muhatapları sarsacak olan o "peyderpey/törensel" iniş biçimini (indirme kalitesini) niteler.
yekfur (يَكْفُرْ)
Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, nimeti inkar etmek ve nankörlük etmektir. Ayette "femen yekfur ba'du minkum" (bundan sonra içinizden kim inkar ederse / nankörlük ederse) şeklinde şart cümlesi içinde geçerek, mucize sonrası yaşanacak olan o teolojik kırılmayı tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya gerçeğin üzerini kalın bir örtüyle kapatarak onu görünmez ve işlevsiz kılmak" olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "küfür" kavramının bu ayetteki spesifik anlamını inceler. Izutsu'ya göre buradaki küfür, sadece "inanmamak" değildir; o, gözüyle gördüğü, eliyle dokunduğu ve midesine indirdiği o devasa ilahi sofradan (mucizeden) sonra hâlâ gerçeği örtmeye çalışmak, yani "mutlak bir nankörlük" (ingratitude) sergilemektir. Bu, bilginin (ilm) zirvesindeyken yapılan iradi bir körlüktür.
euazzibuhû (أُعَذِّبُهُ)
Sözcüğün kökü "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; tatlılığı gidermek, engellemek, eziyet etmek ve cezalandırmaktır. "Tef'il" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "fe innî euazzibuhû" (Ben onu mutlaka cezalandırırım) şeklinde geçerek, mucizeye rağmen sapanlara yönelik ilahi yaptırımı ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin asıl lezzetini ve ferahlığını yitirerek insana acı veren bir hale dönüşmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını "vebal" ile birleştirerek açıklar. Râgıb'a göre bu kelimenin seçilmesi, verilecek cezanın sadece fiziksel bir acı değil; kişinin ruhundaki o tatlılığı (huzuru) tamamen söküp atan, onu varoluşsal bir karanlığa hapseden "ağır bir karşılık" olduğunu gösterir.
azâben (عَذَابًا)
Sözcüğün kökü yine "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Ayette "azâben lâ euazzibuhû ehaden" (öyle bir azapla ki, onu hiç kimseye yapmam/etmem) şeklinde mastar olarak geçerek, cezanın benzersizliğini ve şiddetini vurgular.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın ceza retoriğindeki bu "eşsizlik" vurgusunu tahlil eder. Neuwirth'e göre Allah, mucizenin büyüklüğü (gökten sofra inmesi) ile, o mucizeye ihanet edilmesinin cezası arasında matematiksel bir denge kurar. En büyük mucizeye şahit olan, en büyük sorumluluğu yüklenir; dolayısıyla ona ihanet eden de "tarihte eşi benzeri görülmemiş" (lâ euazzibuhû ehaden) bir azaba çarptırılır. Mucize, bir lütuf olduğu kadar bir risktir.
el-âlemîn (الْعَالَمِينَ)
Sözcüğün kökü "a-l-m" (ع ل م) harfleridir. Temel anlamı; iz, alamet, nişan ve kendisiyle Allah'ın bilindiği her türlü varlık kategorisidir. Ayetin sonunda "minel âlemîn" (âlemlerden / insanlardan / varlıklardan hiçbirine) şeklinde geçerek, cezanın kıyaslanacağı o evrensel çapı tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi diğerinden ayıran belirgin işaret" anlamına geldiğini söyler. Evrendeki her şeye (insanlar, melekler, cinler) "âlem" denilmesi; her birinin, Yaratıcı'nın varlığına dair devasa birer "alamet/nişan" (âyet) olmasındandır.
Gabriel Said Reynolds, ayetin kapanışındaki (clausula) bu evrensel ölçeği tahlil eder. Reynolds'a göre "âlemîn" kelimesi, havarilerin talebinin ne kadar riskli bir boyuta ulaştığını mühürler. Allah sofrayı indirerek onlara "âlemler" içinde en imtiyazlı rütbeyi vermiştir; ancak aynı zamanda onları "âlemler" içinde en korkunç cezaya aday hale getirmiştir. Ayet, ilahi rızkın (sofranın) bedelinin, mutlak ve sarsılmaz bir sadakat (takva) olduğu gerçeğiyle, sarsıcı ve tehditkâr bir zirvede biter.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla