Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 114. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 114. Ayet

    قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle ‘îsâ-bnu meryeme(A)llâhumme rabbenâ enzil ‘aleynâ mâ-ideten mine-ssemâ-i tekûnu lenâ ‘îden li-evvelinâ veâḣirinâ veâyeten mink(e)(s) verzuknâ veente ḣayru-rrâzikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      114. Meryem oğlu isa şöyle yalvardı: Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.

      115.
      Allah da şöyle buyurdu: Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkar ederse, varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim.

      Meryem oğlu İsa şöyle yalvardı: Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti olsun. Yani daimi bir yiyecek olsun. Bazıları Bizler için bir bayram olsun, mealindeki ifade toplanma günü olsun diye anlam vermiştir. Bayram gününe, o vakitte bütün halk toplandığı için bayram günü denilmiştir. Söylendiğine göre sofra pazar günü inmişti; bu sebeple pazar gününü bayram günü yapmışlardır.

      Sonra, sofranın inmesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Sofra gelmemiştir, çünkü [birincisi] onlar bu sofranın İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olmasını istemişlerdi, biz onların son gelenleriyiz, sözü edilen sofra bize ulaşmamıştır.

      İkincisi, Allah şöyle buyurdu: Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkar ederse, varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim. Onlardan bazıları yine inkar ettiler, ama varlıklar aleminde hiç kimseye etmediği azabı, bu inkar edenlere yaptığı görülmemiştir. Bir kısmı da şöyle demiştir: Bu durum sofranın inmediğine işaret etmez; çünkü İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olsun mealindeki cümlenin, "neshedilmesi" şartına bağlı olması mümkündür. O gün onlar için peygamberimiz Muhammed aleyhisselam gönderilene kadar geçerliydi, ondan sonra ise cuma günü ile neshedilmiştir. Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: Cenab-ı Hakk'ın Varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim mealindeki beyan ile ilgili olarak, sofra indikten sonra inkar edenlerin domuz suretine çevrildikleri bazı rivayetlerde belirtilmiştir; işte bu, varlıklar aleminde kimseye uygulanmayan bir azaptı. Şöyle de denilmiş: Varlıklar aleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim mealindeki beyan, söz konusu azabın ahirette görüleceği anlamına gelmesi muhtemeldir. Bütün bunların en doğrusunu Allah bilir.
      ​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kâle îsâbnu meryeme (قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ)

        Sözcük grubu; "kâle" (dedi), "îsâ" (İsa) ve "ibnu meryem" (Meryem oğlu) kelimelerinden oluşur. Mâide Sûresi 114. ayette, havarilerin mucizevi sofra talebi karşısında Hz. İsa’nın aracı (şefaatçi) olarak devreye girdiği o kritik dua anını başlatır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta Hz. İsa için ısrarla kullanılan "İbn Meryem" (Meryem oğlu) sıfatını tahlil eder. Râgıb'a göre bu kullanım, Hristiyan ilahiyatındaki "Tanrı'nın oğlu" iddiasına karşı Kur'an'ın en sarsılmaz ontolojik reddiyesidir. En büyük mucizeleri (sofranın indirilmesi gibi) gerçekleştiren kişinin bile bir anneden doğan, beşerî bir sülaleye (Meryem'e) ait olan bir "kul" olduğunu her fırsatta mühürler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "dua" (kavl) kurgusunda bu hitabın yerini inceler. Izutsu'ya göre İsa, havarilerin cüretkâr "Rabbinin gücü yeter mi?" sorusunu almış, onu rafine etmiş ve Allah'ın huzuruna "Meryem oğlu" sıfatıyla, yani mutlak bir acziyet ve kulluk bilinciyle (teslimiyetle) taşımıştır.

        allâhumme (اللّٰهُمَّ)

        Sözcüğün aslı "yâ Allah" (يا الله) nida formudur. Sonundaki şeddeli "mîm" harfi, düşen nida edatının yerine tazim (yüceltme) ve dua yoğunluğu katmak için eklenmiştir. Ayette "Allâhumme Rabbenâ" (Ey Allah'ım, Rabbimiz!) şeklinde, Hz. İsa'nın duasına başladığı o en yüksek sesleniş nidası olarak geçer.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu seslenişin "Bütün isimleri ve sıfatları kendisinde toplayan tek otoriteye yapılan mutlak yöneliş" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın dua retoriğinde "Allâhumme" hitabının nadirliğine ve ağırlığına dikkat çeker. Neuwirth'e göre bu kelime, sıradan bir isteme (talep) cümlesi değildir. İnsanın her türlü dünyevi vasıftan sıyrılıp, varoluşsal bir kriz anında (mucize talebi gibi) doğrudan Yaratıcı'nın zatına sığındığı "en derin tevhid" nidasıdır.

        enzil (أَنزِلْ)

        Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; yüksek bir yerden aşağı inmek, intikal etmek ve konaklamaktır. "İf'âl" babından emir (dua) kipi olan bu kelime, ayette "enzil aleynâ" (üzerimize indir) şeklinde geçerek, mucizenin gökten yere doğru olan dikey hareketini talep eder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin yüce/üstün bir konumdan aşağıya doğru hareket ederek yerleşmesi" anlamına geldiğini söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde havarilerin "yunezzile" (tef'il - peyderpey inme) talebine karşılık Hz. İsa'nın "enzil" (if'âl - bir kerede, bütün olarak indirme) fiilini seçmesini tahlil eder. Aydar'a göre İsa, mucizenin sarsıcı etkisinin dağılmaması için onun bir kerede ve muazzam bir bütünlükle (enzil) indirilmesini isteyerek, duanın "icabet" kalitesini en üst seviyeye taşımıştır.

        mâideten (مَائِدَةً)

        Sözcüğün kökü "m-y-d" (م ي d) harfleridir. Temel anlamı; sarsılmak, sallanmak, ikramda bulunmak ve üzerinde yemek bulunan sofradır. Ayette "mâideten mines semâi" (gökten bir sofra) şeklinde geçerek, duanın nesnesini ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "hareket etmek, bir taraftan diğer tarafa doğru sarsılmak/dalgalanmak" anlamının bulunduğunu belirtir. Sofraya "mâide" denilmesi, sahibinin misafirlerine ikram sunmak için sürekli hareket etmesinden ve cömertliğinin dalgalanmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mâide" kelimesinin "hıvân" (boş masa) kelimesinden farkını vurgular. Râgıb'a göre İsa'nın istediği şey boş bir tahta değil; içinde rızkın, nimetin ve ilahi lezzetin hazır bulunduğu "dolu bir ziyafet" sofrasıdır.

        îden (عِيدًا)

        Sözcüğün kökü "a-v-d" (ع و d) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, tekrarlanmak, alışkanlık haline gelmek ve sevinçli toplanma günüdür. Ayette "tekûnu lenâ îden" (bizim için bir bayram olsun) şeklinde geçerek, mucizenin zaman içindeki kutsi işlevini tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin başladığı noktaya tekrar tekrar rücu etmesi" olarak tanımlar. Bayramlara "îd" denilmesi, her yıl sevinçle "geri dönüp gelmesinden" ve insanların o gün neşeyle bir araya gelmesinden dolayıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "îd" (bayram) kavramının Hristiyan litürjisindeki (Evharistiya/Eucharist) izdüşümünü tahlil eder. Reynolds'a göre Hz. İsa bu mucizeyi sadece karın doyurmak için değil, o anın kutsallığının her yıl "tekrar edilen bir bayram/ayin" (festal celebration) olarak kutlanması ve ilahi nimetin sürekli hatırlanması için bir "tarihsel milat" olarak talep etmektedir. Bayram, toplumsal hafızanın tazelenmesidir.

        evvelinâ (لِأَوَّلِنَا)

        Sözcüğün kökü "e-v-l" (أ و ل) harfleridir. Temel anlamı; öne geçmek, başlangıç, ilk ve esastır. Ayette "li evvelinâ ve âhirinâ" (ilk gelenlerimiz ve sonradan geleceklerimiz için) tamlaması içerisinde geçerek, mucizenin kapsadığı nesiller arası (trans-generational) genişliği ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin en başında bulunan, her şeyin kendisine dayandığı o öncü nokta" anlamına geldiğini belirtir.

        âyeten (وَآيَةً)

        Sözcüğün kökü "e-y-y" (أ ي ي) veya "e-v-y" harfleridir. Temel anlamı; alamet, işaret, belirti, kanıt ve muazzam nişanedir. Ayette "ve âyeten minke" (ve Senden bir ayet / mucize / belge olarak) şeklinde geçerek, sofranın sadece bir yiyecek değil, Allah'ın varlığına dair sarsılmaz bir "delil" olduğunu niteler.

        Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramını "mucize" ile özdeşleştirir. Râgıb'a göre bir şeye "ayet" denilmesi; onun kendi başına bir amaç olmasından değil, tıpkı bir trafik levhası gibi kendisinden daha büyük bir gerçeğe (Yaratıcı'ya) işaret etmesinden (âyeten minke) dolayıdır. Sofraya bakıp Allah'ı görmeyen, ayeti ıskalamış demektir.

        urzuknâ (وَارْزُقْنَا)

        Sözcüğün kökü "r-z-k" (ر ز ق) harfleridir. Temel anlamı; pay, nasip, sürekli verilen nimet, rızık ve faydalanılan her şeydir. "İf'âl" babından emir (dua) kipi olan bu kelime, ayette "verzuknâ" (ve bizi rızıklandır) şeklinde geçerek, manevi mucize talebinin yanına maddi beslenme ihtiyacını ekler.

        İbn Fâris, bu kökün "hiçbir karşılık beklemeden, bir canlının hayatını sürdürebilmesi için ona sürekli olarak akıtılan nasip" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın rızık teolojisini bu ayet üzerinden inceler. Izutsu'ya göre Hz. İsa, "rızıklandır" (urzuknâ) diyerek; gökten inen mucizenin (sofranın) sadece zihinsel bir kanıt değil, aynı zamanda insanın biyolojik doğasına hitap eden "helal ve temiz bir besin" olduğunu vurgular. İnsan, hem ayetle (ruh) hem de rızıkla (beden) doyan bir varlıktır.

        hayrul râzıkîn (خَيْرُ الرَّازِقِينَ)

        "Hayr" (en hayırlı) ve "r-z-k" (rızık verenler) kelimelerinin birleşimidir. Ayetin sonunda "ve ente hayrur râzıkîn" (Sen rızık verenlerin en hayırlısısın) şeklinde bir sena (övgü) cümlesi olarak geçerek, rızkın asıl kaynağını ve kalitesini mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sıfatın karşılaştırmalı (komparatif) yapısını tahlil eder. Öztürk'e göre yeryüzünde krallar, ağalar veya zenginler de rızık dağıtabilir (râzıkîn); ancak onların rızkı kısıtlıdır, minnetlidir ve geçicidir. Allah'ın "en hayırlı rızık veren" (hayrul râzıkîn) olması; O'nun rızkının gökten (hiç yoktan) gelebilmesi, karşılıksız olması ve hem bedeni hem de ruhu aynı anda doyurabilen mutlak bir "hayır" barındırmasındandır. Dua, bu mutlak otoriteye teslimiyetle biter.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X