اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاًۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَـهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْراً بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 110. Ayet
Daralt
X
-
Iż kâla(A)llâhu yâ ‘îsâ-bne meryeme-żkur ni’metî ‘aleyke ve’alâ vâlidetike iż eyyedtuke birûhi-lkudusi tukellimu-nnâse fî-lmehdi vekehlâ(en)(s) ve-iż ‘allemtuke-lkitâbe velhikmete ve-ttevrâte vel-incîl(e)(s) ve-iż taḣluku mine-ttîni kehey-eti-ttayri bi-iżnî fetenfuḣu fîhâ fetekûnu tayran bi-iżnî(s) vetubri-u-l-ekmehe vel-ebrasa bi-iżnî(s) ve-iż tuḣricu-lmevtâ bi-iżnî(s) ve-iż kefeftu benî isrâ-île ‘anke iż ci/tehum bilbeyyinâti fekâle-lleżîne keferû minhum in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
-
İşte o zaman Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu Isa! Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Seni Ruhulkudüs'le (Cebrail) desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıp ona üflüyordun ve benim iznimle derhal kuş oluyordu. Benim iznimle körü ve cüzzamlıyı iyileştiriyordun. Yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun. Onlara açık kanıtlar getirdiğin zaman buna karşı içlerinden inkar edenler 'Bu düpedüz bir büyü!' dediklerinde İsrailoğulları'nın sana zarar vermelerini önlemiştim."
İşte o zaman Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Ona verildiği nimetler ayetin devamında zikrettikleridir: Seni Ruhulkudüs'le (Cebrail) desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Başka bir yerde de şunları zikretmektedir: "Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım O beni kutlu ve bereketli kıldı". Çocukluğunda Allah'ın birliğine ve Rablığına şahitlik etti ve kulluğu sadece O'na has kıldı. Bu, Cenab-ı Hakk'ın ona verdiği nimetlerin en büyüğü ve lütfunun en üstün olanından idi. Ayetin devamında şunları da zikretmektedir: Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıyordun; ayetin devamında ölüleri diriltmesi, körü ve cüzzamlıyı iyileştirmesi ve gelen bu mucizelere karşı İsrailoğulları'ndan gelebilecek tecavüzlerinden onu koruması; şu ayette ifade edildiği gibi: ''.Allah seni insanlardan koruyacaktır". Bu ona verilen nimetlerin en büyüğüdür. Bir de bazı rivayetlerde -eğer sahihse- zikredilen şeyler vardır: İsa okul çağına geldiğinde öğretmen kendisine; "bismi" (بِسْمِ) der, İsa: "bismillah" (بِسْمِ اللهِ) der; yine öğretmen: bismillah deyince, İsa; "er-rahman" (الرَّحْمنِ) der; öğretmen: errahman, deyince İsa: "er-rahim" (الرَّحِيمِ) der. Bunun üzerine öğretmen şöyle der: Benden daha bilgili olana nasıl öğretmenlik yapayım? Söylenmesi uzun sürecek bunun gibi pek çok örnek vardır.
Cenab-ı Hak İsa aleyhisselamın annesine verdiği nimetleri de şu ayetlerde zikretmektedir: "Bunun üzerine rabbi ona hüsnü kabul gösterdi ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya onun bulunduğu yere, mabeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulurdu". Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün eyledi". O, Adem'in kızlarının tabi tutulduğu bütün sıkıntılardan onu temizledi. Bu, nimetlerin en büyüklerinden ve lütufların en üstün olanlarındandı.
Sonra Cenab-ı Hak, Hz. İsa'ya, (s.a.) kendisine ve annesine verdiği nimetlerden dolayı şükretmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Nimetleri hatırlamada onlara şükretme anlamı da vardır. Bir insanın kendisine verilen nimetlere şükretmesi gerektiği gibi, annesine verilen nimetler için de şükretmesi icabettiği bilinsin diye, annesine verilen nimetler için de şükretmesini emretmiştir.
Ruhulkudüs
Seni Ruhulkudüs'le (Cebrail) desteklemiştim. Bu ilahi beyanın yorumu konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiş: Küçüklüğünde ona verilen mubarek ruhu ile desteklemiştim. Bu sayede insanları Allah'ın birliğini benimsemeye ve O'na kullukta bulunmaya davet ediyordu. Şöyle de denilmiştir: Ruhulkudüs, Hz. İsanın, sayesinde ölüleri dirilttiği, körü ve cüzzamlıyı iyileştirdiği mubarek duadır. Tefsirciler de şöyle demiştir: Ruh Cebrail'dir, Kudüs de Allah'tır, şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Onu Ruhulemin indirmiştir", yani Cebrail indirmiştir.
Kitap ve Hikmet
Sana yazmayı ve hikmeti öğretmiştim. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Buradaki kitab ve hikmet kelimeleri aynı şeyi ifade eder; kitab hikmettir, hikmet de kitaptır, çünkü Allah'ın bütün kitapları hikmetten ibarettir. Bazıları şöyle demiştir: Kitap, ilimden yazılan şey, hikmet de öğrenim görmediği halde insana verilen doğru bilgidir. Bazıları da şöyle bir yorum yapmıştır: Kitap ezberlenen şeydir, hikmet ise anlayıştır. Bu da aynı şeyi ifade eder.
Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıyordun. Buradaki Çamurdan kuş yapıyordun mealindeki beyan, çamurdan kuş gibi bir heykel şekillendirip ortaya koyuyordun anlamına gelir. Hz. İsa planlayıp şekillendiriyordu, Yaratmak ise gerçekte Allah'tandı, çünkü yaratma mahlukata değil sadece Allah'a mahsustur. Şu kadar var ki Cenab-ı Hak, bunu Hz. İsa'nın doğruluğuna ve peygamberliğine işaret etsin diye onun elinde gerçekleştirmişti. Zaten bütün peygamberlerin gösterdikleri mucizeler gerçekte onlar tarafından meydana getirilmiş değildir. Aksine onları yapan, gerçek anlamda o mucizeleri var eden Allah'tı; ne var ki, doğru söylediklerine ve peygamber olduklarına işaret etsinler diye onları elçilerinin ellerinde yaratmıştır. Yoksa peygamberlerin, mucizeleri ve delilleri kendiliklerinden meydana getirmeleri sözkonusu değildir.
Cenab-ı Hak ayet-i kerimede (تَخْلُقُ) yani yaratıyordun fiilini kullanmıştır, çünkü Araplar bir şeyi planlayıp şekillendirme fiili için aynı kelimeyi kullanırlardı; buradaki hitap da aynı anlamdadır. Bu konuyu daha önce anlatmıştık.
Körü iyileştiriyordun. Şöyle denilmiştir: "Ekmeh" (الْأَكْمَه) kelimesi anadan doğma kör anlamına gelir. "Ama" (الْأَعْمَى) ise gözleri görüyorken sonradan kör olan kişi için kullanılır. Şöyle de denilmiştir: Ekmeh göz bebeği olmayan kişidir; bu da az önce belirttiğimiz şeydir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
uzkur (اذْكُرْ)
Sözcüğün kökü "z-k-r" (ذ ك ر) harfleridir. Temel anlamı; hatırlamak, zihinde tutmak, anmak ve unutmanın zıttı olarak bir şeyi daima taze tutmaktır. Mâide Sûresi 110. ayette "uzkur ni'metî" (nimetimi hatırla) şeklinde emir kipiyle geçerek, ilahi hitabın muhatabı olan Hz. İsa'yı geçmişte kendisine verilen mucizevi destekleri ve ontolojik lütufları bilişsel olarak yeniden canlandırmaya davet eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi zihinde korumak, uyanık tutmak ve dille ifade etmek" anlamına geldiğini belirtir. Hatırlamak, bilginin kaybolmasına karşı gösterilen zihinsel bir dirençtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "zikr" kavramını insanın bilgiyle olan ilişkisi üzerinden tahlil eder. Râgıb'a göre buradaki "hatırla" (uzkur) emri, Hz. İsa'nın bu nimetleri unuttuğu anlamına gelmez. Bu emir, insanın sahip olduğu ilahi donanımın (mucizelerin) kaynağının kendisi değil, mutlak kudret sahibi olan Allah olduğu bilincini "kalbinde sürekli hazır ve egemen kılması" (şükür makamı) talebidir.
eyyedtuke (أَيَّدتُّكَ)
Sözcüğün kökü "e-y-d" (أ ي د) harfleridir. Temel anlamı; güçlendirmek, desteklemek, sağlamlaştırmak ve arka çıkmaktır. Ayette "iz eyyedtuke" (hani seni desteklemiştim / güçlendirmiştim) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, Hz. İsa'nın tebliğ sürecindeki sarsılmaz dayanağını niteler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "kuvvet, şiddet ve bir yapının yıkılmasını engelleyen sarsılmaz destek" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "te'yid" eylemini sıradan bir yardımdan ayırır. Râgıb'a göre Allah'ın bir elçiyi "eyyede" fiiliyle desteklemesi, ona sadece fiziksel bir koruma sağlaması değil; onun ruhunu, iradesini ve sözünün etkisini görünmez (ilahî) bir donanımla tahkim etmesidir.
rûhi (رُوحِ)
Sözcüğün kökü "r-v-h" (ر و ح) harfleridir. Temel anlamı; nefes, rüzgar, esinti, can ve hayatiyettir. Ayette "bi rûhil kudusi" (Kudüs ruhu / Kutsal Ruh ile) tamlaması içerisinde geçerek, Hz. İsa'ya verilen o metafiziksel gücün ve ilhamın taşıyıcısını ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "havanın hareketi, rüzgar ve insanın içine çekerek hayatta kaldığı nefes" olduğunu belirtir. Mecazen hayata ve ilahi vahiye "ruh" denilmesi, ölü kalpleri ve bedenleri canlandırmasındandır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sözlüğünde "ruh" kavramını inceler. Izutsu'ya göre ayetteki bu kullanım, varoluşsal bir hayatiyeti temsil eder. Hz. İsa, bu ilahi "nefes/ruh" ile desteklendiği için, o da çamurdan kuşa "üflediğinde" (nefes verdiğinde) veya ölülere seslendiğinde aynı hayatiyeti etrafına aktarabilen bir frekansa yükseltilmiştir.
el-kudusi (الْقُدُسِ)
Sözcüğün kökü "k-d-s" (ق د س) harfleridir. Temel anlamı; tertemiz olmak, arınmışlık, her türlü kötülükten ve eksiklikten uzak/münezzeh olmak ve kutsallıktır. Ayette Ruh kelimesini niteleyerek, o desteğin pürüzsüz ve mutlak ilahi doğasını tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "maddi veya manevi her türlü kirlilikten, beşeri zaaflardan tamamen arınmış olma hali" olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu tamlamanın (Rûhu'l-Kudüs) kökenini inceler. Jeffery'ye göre kelime Sami dilleri havzasında ortaktır; Süryanice "Rûḥā d-qudshā" (Kutsal Ruh) kalıbıyla doğrudan dilsel ve teolojik bir paralellik taşır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Geç Antik Çağ (Late Antiquity) bağlamında bu kelimeyi kurgulayışını tahlil eder. Neuwirth'e göre Kur'an, Hristiyan teolojisinin en temel kavramlarından biri olan "Kutsal Ruh"u alır, ancak onu teslis (üçleme) inancının bir parçası olmaktan çıkarır. Ayette "Seni Kutsal Ruh ile destekledim" denilerek; o ruh, tanrısal bir ortak değil, sadece Allah'ın elçisine gönderdiği "tertemiz, ilahi bir yardım meleği/enerjisi" (Cebrail veya vahiy) mertebesine indirgenerek tevhid eksenine oturtulur.
tukellimu (تُكَلِّمُ)
Sözcüğün kökü "k-l-m" (ك ل م) harfleridir. Temel anlamı; konuşmak, söz söylemek, ifade etmek ve etki bırakmaktır. Muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "tukellimun nâse" (insanlarla konuşuyordun) şeklinde geçerek, Hz. İsa'nın bebeklikte ve yetişkinlikte gösterdiği o kesintisiz iletişim mucizesini belirtir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin üzerinde kalıcı bir iz veya yara açmak" olduğunu belirtir. Konuşmaya "kelam" denilmesi, sözün de tıpkı bir yara gibi karşı tarafın zihninde ve kalbinde derin/silinmez bir iz bırakmasındandır. Bebekken edilen kelamın insanların zihninde bıraktığı sarsıcı iz (mucize) bu kökün ruhuna tam uyar.
el-mehdi (الْمَهْدِ)
Sözcüğün kökü "m-h-d" (م ه د) harfleridir. Temel anlamı; döşemek, hazırlamak, düzeltmek, beşik ve yatağı serip düz hale getirmektir. Ayette "fîl mehdi" (beşikteyken) şeklinde geçerek, konuşma mucizesinin gerçekleştiği o imkansız kronolojik (yaş) evresini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir yeri bebek veya insan için pürüzsüz, yumuşak ve yatılacak/yaşanacak hale getirmek" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "mehd" kelimesini ayetin bağlamında açıklar. Râgıb'a göre beşik (mehd), insanın akli melekelerinin henüz gelişmediği, dil yeteneğinin sıfır olduğu en aciz zamandır. Hz. İsa'nın bu "hazırlanmış yatakta/beşikte" (mehd) hikmetle konuşması, sözün (kelamın) onun kişisel zekasından değil, doğrudan ilahi bir yüklemeden kaynaklandığının en büyük ispatıdır.
kehlen (وَكَهْلًا)
Sözcüğün kökü "k-h-l" (ك ه ل) harfleridir. Temel anlamı; gençlik ile yaşlılık arasındaki olgunluk dönemi, saçlara ak düşmeye başladığı çağ ve kemale ermektir. Ayette "beşikte ve yetişkinlikte (kehlen)" şeklinde zıtlık (tezat) sanatı içinde geçerek, mucizenin ve hikmetin zaman içindeki sürekliliğini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir insanın bedensel gücünün ve akli dengesinin zirveye ulaştığı, tecrübenin tam olarak oturduğu otuzlu yaşların sonu ile ellili yaşlar arası" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde "beşik" ve "yetişkinlik" kelimelerinin yan yana kullanımını inceler. Aydar'a göre ayet; "Sen beşikteyken nasıl doğrudan Allah'ın ilmiyle konuşuyorsan, yetişkin (kehl) olduğunda kurduğun cümleler de aynı ilahi kaynaktan ve hikmetten beslenmektedir" mesajını verir. İsa'nın sözü yaşa bağlı olarak gelişmez; o, bebekken de yetişkinken de aynı hakikatin kusursuz sözcüsüdür.
tahluku (تَخْلُقُ)
Sözcüğün kökü "h-l-k" (خ ل ق) harfleridir. Temel anlamı; yaratmak, ölçüp biçmek, şekil vermek, pürüzsüzleştirmek ve bir şeyi bir modele göre tasarlamaktır. Muzari fiil olan bu kelime, ayette "iz tahluku minet tîni" (hani çamurdan yaratıyor/şekil veriyordun) şeklinde geçerek, Hz. İsa'ya verilen en sarsıcı mucizevi kapasitelerden birini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesneyi belirli bir ölçüye, orana ve tasarıma göre pürüzsüzce kesip biçmek ve şekillendirmek" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini ontolojik olarak ikiye ayırır. Birincisi; Allah'a mahsus olan, yoktan var etme (ibda') eylemidir. İkincisi ise; ayette Hz. İsa için kullanılan, var olan bir maddeyi (çamuru) işleyerek ona belirli bir form (kuş formu) verme, ölçülendirme ve tasarlama eylemidir. İsa yoktan yaratmaz, çamura şekil verir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu eylemin teolojik riskine ve ilahi tedbirine dikkat çeker. Aydar'a göre "yaratma/şekil verme" (tahluku) fiilinin bir insana nispet edilmesi, onu tanrılaştırma tehlikesi taşır. Ancak Kur'an, cümlenin hemen sonuna "bi iznî" (Benim iznimle) mührünü vurarak; o eylemin faili İsa olsa da, o çamura kuş formunu verecek fiziksel ve metafiziksel gücün sadece Allah'ın iradesine (iznine) bağlı olduğunu kesin bir şekilde ilan eder.
et-tîni (الطِّينِ)
Sözcüğün kökü "t-y-n" (ط ي ن) harfleridir. Temel anlamı; suyla yoğrulmuş toprak, balçık ve çamurdur. Ayette, mucizenin üzerinde tecelli ettiği o basit, cansız ve yeryüzüne ait ana materyali (hammaddesini) belirtir.
İbn Fâris, bu kökün "suyun toprakla karışarak aldığı o yapışkan ve şekil verilebilir hal" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın ilk yaratılış maddesi de budur; ayette kuşun da aynı maddeden yapılması (ölü maddeden canlıya geçiş), ilahi yaratılış sanatının küçük bir simülasyonudur.
tenfuhu (فَتَنفُخُ)
Sözcüğün kökü "n-f-h" (ن ف خ) harfleridir. Temel anlamı; üflemek, soluk vermek, nefes ile havayı itmek ve şişirmektir. Ayette "fetenfuhu fîhâ" (sonra onun içine üflüyordun) şeklinde geçerek, tasarlanan şekli canlandıran o metafiziksel kıvılcımı/eylemi tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "havanın dar bir yerden şiddetle veya hafifçe dışarıya doğru üflenmesi" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın can verme (ihya) tasavvurunda "nefha" kavramını inceler. Izutsu'ya göre "üflemek", Kur'an'da daima ruhun (hayatın) bedene intikaliyle eşleşir. Allah insanı yaratırken ona kendi ruhundan "üflemiştir" (nefehtu). Hz. İsa'nın çamurdan kuşa "üflemesi", Kutsal Ruh (rûhu'l-kudüs) ile desteklenen elçinin, ilahi hayat enerjisini cansız maddeye aktarabilme yetkisidir (bi iznî). Nefes, hayatın sırrıdır.
tubriu (وَتُبْرِئُ)
Sözcüğün kökü "b-r-e" (ب ر أ) harfleridir. Temel anlamı; yaratmak, kusursuzlaştırmak, hastalıktan/kusurdan kurtarmak, iyileştirmek ve aklamak/temize çıkarmaktır. Muzari fiil olan bu kelime, ayette "tubriul ekmehe vel ebrasa" (körü ve alacalıyı iyileştiriyordun) şeklinde geçerek, şifa mucizesini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesneyi veya canlıyı kendisinde bulunan bir eksiklikten, kirden, hastalıktan veya ayıptan tamamen arındırarak onu sağlam/temiz hale getirmek" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "ibra" eyleminin tıp bağlamındaki derinliğini açıklar. Râgıb'a göre bu kelime sıradan bir "tedavi" (müdavat) değildir. İbra; umutsuz, çaresiz ve bedeni esir almış kronik bir kusurun (körlük veya cüzzam gibi) bıçak gibi kesilip atılarak, bedenin ilk yaratıldığı o saf, kusursuz ve sağlıklı formuna geri döndürülmesidir. Hastalık bedenden "azat edilmiştir" (berî).
el-ekmehe (الْأَكْمَهَ)
Sözcüğün kökü "k-m-h" (ك م ه) harfleridir. Temel anlamı; anadan doğma kör olmak, göz pınarları tamamen kapalı/bozuk olmak ve ışıktan mutlak mahrumiyettir. Ayette, ibra (iyileştirme) mucizesinin nesnesi olan ilk çaresiz hastalık türü olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "görme yetisinin sonradan kaybedilmesi değil, doğuştan itibaren gözün yapısal olarak hiç görmemesi ve karanlığa mahkum olması" olduğunu belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "ekmeh" (anadan doğma kör) kelimesinin ayetteki apologetik (savunmacı) ve teolojik ağırlığını tahlil eder. Reynolds'a göre sonradan olan körlük tıbbi müdahalelerle veya zamanla bir ihtimal düzelebilir (veya öyle zannedilebilir). Ancak anadan doğma, yapısal olarak kapalı bir gözün açılması; tıbbın bittiği, doğa yasalarının iflas ettiği ve sadece mutlak bir "yaratma/inşa" (Allah'ın izni) ile açıklanabilecek saf bir mucizedir.
tuhricu (تُخْرِجُ)
Sözcüğün kökü "h-r-c" (خ ر ج) harfleridir. Temel anlamı; dışarı çıkmak, çıkarmak, gizli olanı açığa vurmak ve belirmektir. "İf'âl" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "ve iz tuhricul mevtâ" (hani ölüleri çıkarıyordun) şeklinde geçerek, mucizelerin en sarsıcısını (ölüleri diriltmeyi) tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin içinde bulunduğu kapalı, karanlık veya gizli mekandan ayrılarak dışarıdaki geniş ve görünür alana geçmesi" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihrac" eyleminin mezar bağlamını açıklar. Râgıb'a göre ölüleri "diriltiyordun" (tuhyi) kelimesi yerine "çıkarıyordun" (tuhricu) kelimesinin seçilmesi çok güçlü bir tasvirdir. İsa'nın çağrısıyla, ölümün o karanlık, kapalı ve sessiz mahzeninden (mezardan), insanın aniden hayata ve gün yüzüne "çıkış yapması" varoluşsal bir sarsıntıdır. Bu, kıyamet günündeki mutlak "çıkışın" (hurûc) dünyadaki mikro bir provasıdır.
kefeftu (كَفَفْتُ)
Sözcüğün kökü "k-f-f" (ك ف ف) harfleridir. Temel anlamı; elin ayası (avuç içi), tutmak, engellemek, geri itmek, mani olmak ve durdurmaktır. Mazi fiil olan bu kelime, ayette "iz kefeftu benî isrâîle anke" (İsrailoğullarını senden engellediğim/geri tuttuğum zaman) şeklinde geçerek, Allah'ın elçisine yönelik fiziksel koruma kalkanını niteler.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "insanın avuç içiyle (kef) karşısındakini itmesi, ona bariyer olması ve saldırmasını engellemesi" olduğunu söyler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-tarihsel bağlamını inceler. Öztürk'e göre Hz. İsa bu kadar devasa mucizelerle geldiğinde, kurulu düzeni (ruhanî sınıfı) bozulan İsrailoğulları ona iman etmek yerine, onu öldürmek ve yok etmek (çarmıh/suikast) kastıyla hareket etmişlerdir. Ayetteki "kefeftu" (engelledim/geri ittim) fiili, Allah'ın o öfkeli kalabalığı görünmez bir el (avuç) gibi İsa'nın üzerinden çekip alması ve onu mutlak bir fiziksel ölümden/linçten korumasıdır.
sihrun (سِحْرٌ)
Sözcüğün kökü "s-h-r" (س ح ر) harfleridir. Temel anlamı; aldatmak, göz boyamak, gerçeği farklı göstermek, illüzyon, büyü ve gece ile gündüzün karıştığı o alaca karanlık vaktidir (seher). Ayetin sonunda "in hâzâ illâ sihrun mubîn" (bu apaçık bir büyüden/sihirden başka bir şey değildir) şeklinde geçerek, mucizeler karşısında akıl tutulması yaşayan inkarcıların sığındığı o klasik inkar bahanesini ilan eder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin asıl hakikatini gizleyerek, onu izleyenlerin gözüne ve zihnine bambaşka, süslü ve sahte bir formda sunmak" olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, "sihr" kelimesinin Sami dillerindeki köklerine dikkat çekerken, Ortadoğu'da açıklanamayan doğaüstü olayların her zaman bu kavrama indirgendiğini belirtir.
Angelika Neuwirth, Mâide 110'un kapanışındaki (clausula) bu "sihr" suçlamasını tahlil eder. Neuwirth'e göre inkarcılar (İsrailoğulları), gözleri önünde açılan körü, dirilen ölüyü ve uçan kuşu inkar edemezlerdi; eylem fiziksel olarak ortadaydı. Ancak bu gücün Allah'tan geldiğini kabul etmek, İsa'ya (şeriata) itaat etmelerini gerektirirdi. Bu yüzden olayı "büyü/sihir" olarak etiketleyerek; İsa'yı bir elçi değil, bir şarlatan/göz boyayıcı ilan edip vicdani ve ahlaki sorumluluktan kaçış yolu üretmişlerdir. Mucizeyi sihre indirgemek, kibrin en çaresiz savunmasıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla