Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 109. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 109. Ayet

    يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme yecme’u(A)llâhu-rrusule feyekûlu mâżâ ucibtum(s) kâlû lâ ‘ilme lenâ(s) inneke ente ‘allâmu-lġuyûb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara 'Size ne cevap verildi?' diye soracağı gün onlar 'Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin' diyecekler.

      Müfessirler şöyle demiştir: Onlar bu sözü o günün dehşet ve şiddetinden korktukları için söyleyecekler. Korkudan kalpleri yerinden fırlayacak, akılları gaflete düşüp şöyle diyecekler: Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Onların bu cevabı müfessirlerin söylediği gibi korkularından olsaydı cevap veremez durumda bulunurlardı. Halbuki şöyle cevap vereceklerdir: Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Bu, ayetin anlamının müfessirlerin söyledikleri gibi olmadığını gösterir. Bizim kanaatimize göre bu ilahi beyanın iki yorumu vardır: -Fakat şüphe yok ki en doğrusunu Allah bilir- Bunların birincisi, Cenab-ı Hak onlara, kavimlerinin verdikleri cevabın kalplerindeki hakikatini sormaktadır. Onlar da sen, kalplerindekini ve gaybtakini bilmeye bizi muttali kılmadın, bütün bunlara vakıf olan sadece sensin diyecekler.

      İkincisi, peygamberlerin muhatapları kendiliklerinden bir takım adetler ve bid'atler uydurmuşlar ve bunları peygamberlere nispet etmişlerdir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin? O şu cevabı verir: Haşa! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında mevcut olan bilgileri bilemem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim". Burada Hz. İsa'nın muhatapları, sanki kendilerini buna çağıranın İsa aleyhisselam olduğunu söylemişlerdir. Bu sefer Yüce Allah, peygamberlere soracak: Size ne cevap verildi? Peygamberler şöyle diyecekler: Onların yaptıkları şeylerden bizim aleyhimize hangi iddiayı ileri sürdüklerini bilmiyoruz. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Yani bizim, onlara, iddia ettikleri şeyleri söylemediğimizi ve kendilerini ona çağırmadığımızı sen bilirsin. İşte ayetin tefsiri bu iki şekilde yapılabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Peygamberlere sorulan bu sorunun bir benzerini Cenab-ı Hak, başka bir ayette şöyle ifade buyurmaktadır: "Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız". Peygamberlere ilahi risaleti kavimlerine tebliğ edip etmediklerini soracak, kavimlerine de -mukabil delilleri olmamakla birlikte- peygamberlere ne cevap verdiklerine yönelik sorular yöneltecektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yecme'u (يَجْمَعُ)

        Sözcüğün kökü "c-m-a" (ج م ع) harfleridir. Temel anlamı; toplamak, bir araya getirmek, dağılmış olanı birleştirmek ve biriktirmektir. Mâide Sûresi 109. ayette "yevme yecme'ullâhur rusule" (Allah'ın elçileri toplayacağı gün) şeklinde muzari (şimdiki/gelecek zaman) fiil olarak geçerek, insanlık tarihinin en büyük eskatolojik (ahirete dair) yüzleşme sahnesini başlatır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün asıl fiziksel anlamının "birbirinden ayrı, dağınık ve farklı yerlerde bulunan nesneleri veya canlıları tek bir merkezde (veya kapta) buluşturup bütünleştirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "cem" eylemini mahşer (toplanma yeri) bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre yeryüzünde farklı yüzyıllarda, farklı coğrafyalarda yaşamış ve ölmüş olan elçilerin "toplanması" (yecme'u); zamanın ve mekanın sınırlarının ortadan kalkarak, tüm hakikat taşıyıcılarının eşzamanlı olarak tek bir ilahi mahkemenin (huzurun) merkezine çekilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesinde "toplanma" kavramını inceler. Izutsu'ya göre "yevmul cem'" (toplanma günü), Kur'ani eskatolojinin kalbidir. Dünyadaki tarih çizgisel (lineer) ve dağınıktır; her elçi kendi dönemini yaşar ve gider. Ancak Allah'ın onları "toplaması", bu dağınık tarihsel fragmanların tek bir kozmik anda birleştirilerek anlamlı bir bütüne (hesaplaşmaya) dönüştürülmesidir.

        er-rusule (الرُّسُلَ)

        Sözcüğün kökü "r-s-l" (ر س ل) harfleridir. Kelime, "resûl" (elçi) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; ardı ardına gitmek, sakin ve yumuşak bir şekilde sevk edilmek ve özel bir mesajla gönderilmektir. Ayette, mahkeme gününde ilk sorguya çekilecek olan o muazzam teolojik kadroyu tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "birini veya bir mesajı acele etmeden, belirli bir hedefe (menzile) doğru yönlendirerek göndermek" anlamının yattığını söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, elçilerin mahşerdeki konumunu sosyolojik ve teolojik bir düzlemde inceler. Öztürk'e göre Allah'ın "elçileri" (rusul) toplaması, sıradan insanların toplanmasından farklıdır. Elçiler, o gün sanık sandalyesine oturtulmazlar; onlar yeryüzündeki ümmetlerin (kavimlerin) hakikati duyup duymadıklarına dair ilahi mahkemenin en birincil, tartışmasız ve kurumsal "şahitleri" olarak divana (merkeze) çağrılırlar.

        ucibtum (أُجِبْتُمْ)

        Sözcüğün kökü "c-v-b" (ج و ب) harfleridir. Temel anlamı; yarmak, kesmek, delip geçmek, cevap vermek ve karşılıkta bulunmaktır. "İf'âl" babından meçhul (edilgen) mazi fiil olan bu kelime, ayette "mâzâ ucibtum" (size ne cevap verildi / nasıl bir karşılık aldınız?) şeklinde geçerek, ilahi sorgunun yönünü peygamberlerden ümmetlere çevirir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "iki nesne veya mesafe arasındaki boşluğu yararak/delerek karşı tarafa ulaşmak" olduğunu belirtir. Soruya verilen "cevabın" bu kökten gelmesi; sorunun havada kalmayıp, muhatabın zihnini yararak ona ulaşan bir karşılık (sese sesle dönme) olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "icabet" (cevap verme) eylemini tebliğ bağlamında açıklar. Râgıb'a göre Allah, elçilere "Ne anlattınız?" diye sormaz, "Size nasıl cevap verildi?" diye sorar. Çünkü elçilerin görevini (tebliği) kusursuz yaptıkları zaten malumdur. Asıl mesele, muhatap toplumun (insanlığın) bu mesaja ontolojik olarak nasıl "karşılık" (icabet) verdiğidir. İman, vahye verilen en doğru cevaptır.

        Gabriel Said Reynolds, sorunun meçhul (edilgen) yapısındaki retorik gücü tahlil eder. Reynolds'a göre "Size nasıl cevap verildi?" sorusu, aslında elçilerden bir bilgi almak için değil, o an mahşer meydanında toplanmış olan devasa insan kalabalıklarını kendi peygamberlerinin önünde köşeye sıkıştırmak (ifşa etmek) için kurgulanmış muazzam bir edebi sorgulama (polemik) taktiğidir.

        ilme (عِلْمَ)

        Sözcüğün kökü "a-l-m" (ع ل م) harfleridir. Temel anlamı; bilmek, idrak etmek, kavramak ve nesnenin asıl doğasına nüfuz etmektir. Ayette "kâlû lâ ilme lenâ" (Derler ki: Bizim hiçbir bilgimiz/ilmimiz yoktur) şeklinde olumsuz yapıyla geçerek, peygamberlerin o mutlak otorite (Allah) karşısındaki epistemolojik acziyet itirafını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin üzerinde iz/işaret bırakmak suretiyle onun mahiyetini, cehalete ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde tam olarak kavramak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, elçilerin "bizim ilmimiz yoktur" demesinin ardındaki mantığı açıklar. Râgıb'a göre bu, mutlak bir cehalet beyanı değildir. Peygamberler yaşarken ümmetlerinin kendilerine verdiği zahiri (dışarıdan görünen) cevapları biliyorlardı. Ancak kalplerdeki asıl münafıklığı, kendileri öldükten sonra dinin nasıl tahrif edildiğini ve gerçek niyetleri bilmedikleri için, "Senin o mutlak ve içyüzünü kuşatan ilminin yanında, bizim zahiri bilgimiz 'yok' hükmündedir (lâ ilme lenâ)" diyerek edeple geri çekilmişlerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu itirafın teolojik sınırlarını inceler. Kılıç'a göre Hristiyanlık gibi bazı dinlerde peygamberler (İsa) yarı tanrısal, her şeyi bilen ve günahları affeden figürlere dönüştürülmüştür. Kur'an ise mahşer meydanında bizzat peygamberlerin kendi ağzından "Bizim bilgimiz yoktur" itirafını yaptırarak; peygamberlerin sadece birer "beşer" olduğunu ve mutlak bilginin (ilmin) yegane sahibinin Allah olduğunu sarsılmaz bir tevhid ilkesi olarak mühürler.

        allâmu (عَلَّامُ)

        Sözcüğün kökü yine "a-l-m" (ع ل م) harfleridir. "Fa'âl" vezninde, çokluk, süreklilik ve mübalağa (yoğunluk) bildiren ism-i fail formunda olan bu kelime, ayette "inneke ente allâmul ğuyûb" (Şüphesiz görünmeyenleri en iyi bilen / Allâm olan sadece Sensin) şeklinde geçerek, peygamberlerin epistemolojik sınırının bittiği yerde başlayan o devasa ilahi ihatayı (kuşatmayı) ilan eder.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın isim formlarındaki estetiği inceler. Neuwirth'e göre Allah için sadece "Alîm" (bilen) demek yerine "Allâm" (mübalağalı bilen / her şeyin en ince detayına kadar mutlak hakimi) kalıbının kullanılması, mahşer sahnesindeki o dehşet verici büyüklüğü vurgular. İnsan aklının ve peygamberlik donanımının sıfırlandığı o anda, uzayın derinliklerinden insan kalbinin en karanlık dehlizlerine kadar her şeyi eşzamanlı olarak sadece "Allâm" olan bir zihin (Allah) okuyabilir.

        el-ğuyûb (الْغُيُوبِ)

        Sözcüğün kökü "ğ-y-b" (غ ي ب) harfleridir. Kelime, "ğayb" (görünmeyen) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; gizli olmak, gözden kaybolmak, perdelenmek, duyuların ve aklın ötesinde bulunandır. Ayetin sonunda, mutlak bilginin (Allâm'ın) nüfuz ettiği o sınırsız, karanlık ve insan idrakini aşan meçhuller alanını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir nesnenin veya varlığın bakışlardan, algıdan tamamen saklanması, ortadan çekilmesi ve perdelenmesi" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik haritasında "ğayb" ve "şehadet" (görünen alem) ayrımını tahlil eder. Izutsu'ya göre insan (peygamberler dahil), sadece "şehadet" (görünen ve tecrübe edilen) aleminde bilgi üretebilir. "Ğuyûb" ise; henüz doğmamış gelecek, kalplerin içindeki gizli niyetler ve ölüm ötesi fizikötesi evrendir. Elçilerin "Sen ğuyûbun Allâm'ısın" diyerek sözü Allah'a bırakmaları, insanın görünen (şehadet) dünyasındaki yanılsamalarının bitip, mutlak hakikatin (ğaybın) sadece Yaratıcı tarafından ifşa edileceği o korkunç şeffaflık anını (mahşeri) betimler. Ğayb açıldığında, insanın arkasına saklanacağı hiçbir bahane kalmaz.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X