Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 108. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 108. Ayet

    ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلٰى وَجْهِهَٓا اَوْ يَخَافُٓوا اَنْ تُرَدَّ اَيْمَانٌ بَعْدَ اَيْمَانِهِمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike ednâ en ye/tû bi-şşehâdeti ‘alâ vechihâ ev yeḣâfû en turadde eymânun ba’de eymânihim(k) vettekû(A)llâhe vesme’û(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte bu, şahitliği gereğince yapmalarını sağlayacak veya yemin etmelerinden sonra yeminlerin reddedilmesinden korkmalarını önleyecek en uygun usuldür. Allah'a asi olmaktan sakının ve iyi dinleyin. Allah yoldan çıkmış topluluğu doğruya eriştirmez.

      Şayet, "İşte bu, şahitliği gereğince yapmalarını sağlayacak mealindeki ayetin manası nedir?" diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir:

      Burada şu husus anlatılmaktadır ki güvenilen birinin hain olduğu iddia edildiğinde, kendisi de "ben elimden geleni yaptım" dediği takdirde, yemin etmedikçe onun sözü tasdik edilmez. Böylesi yemin etmeden sözünün kabul edilmeyeceğini bilince doğru söylemeye daha çok özen gösterir, zira yalan yere yemin etmekten korkar, yahut da yemindeki günahtan ve hainliğinin ortaya çıkmasından endişe eder.

      Sonra Cenab-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin son kısmında müminlere öğüt vermek ve böyle yapmaktan onları sakındırmak bağlamında şöyle buyurur: Allah'a asi olmaktan sakının ve iyi dinleyin. Yani Allah'ın öğütlerini iyi dinleyin. Allah yoldan çıkmış topluluğu doğruya eriştirmez, onlar yoldan çıkmakta devam ettikleri müddetçe. Yahut Yüce Allah, tavırlarından asla dönmeyeceklerini bildiği kimseler için bunu söylemiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ednâ (أَدْنَىٰ)

        Sözcüğün kökü "d-n-v" (د ن و) harfleridir. Temel anlamı; yakın olmak, yaklaşmak, mesafeyi daraltmak ve beri tarafa gelmektir. Mâide Sûresi 108. ayette "zâlike ednâ" (İşte bu... daha yakındır / en kuvvetli ihtimaldir) şeklinde ism-i tafdil (kıyas/en üstünlük) formunda geçerek, bir önceki ayetlerde kurulan o sıkı yemin ve şahitlik prosedürünün (adaleti tesis etmeye) en elverişli ve en kestirme yöntem olduğunu ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "iki nesne arasındaki boşluğun kapanarak, birbirlerine temas edecek kadar yakınlaşmaları" anlamına geldiğini belirtir. Dünyaya da ukbaya (ahirete) göre insana "daha yakın" olduğu için bu isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "dünüvv" (yakınlık) kavramını mekansal olmaktan çıkarıp ihtimal/mantık düzlemine taşır. Râgıb'a göre ayetteki "ednâ" kelimesi, bir eylemin gerçekleşme potansiyelinin artmasıdır. İnsanları mescitte hapsedip yemin ettirmek, onların yalan söyleme ihtimalini uzaklaştırırken; doğrudan, dürüst ve hakiki bir şahitlik yapmaları ihtimalini gerçeğe "en yakın" (ednâ) konuma getirir.

        ye'tû (يَأْتُوا)

        Sözcüğün kökü "e-t-y" (أ ت ي) harfleridir. Temel anlamı; gelmek, getirmek, bir işi meydana çıkarmak ve yerine getirmektir. Muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "en ye'tû biş şehâdeti" (şahitliği ... getirmeleri / ifa etmeleri) şeklinde geçerek, adaleti tesis etme eylemini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir kimsenin veya nesnenin, bulunduğu yerden kalkıp amaçlanan hedefe (buraya) doğru yönelerek gelmesi" anlamının yattığını söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde "getirmek/ifa etmek" eylemini hukuki boyutuyla inceler. Aydar'a göre şahitlik pasif bir şekilde kalpte duran bir bilgi değildir; o bilginin mahkemeye (veya cemaat önüne) bizzat taşınarak (ye'tû) masanın üzerine konulması gereken somut bir emanettir. Şahitliği "getirmek", emaneti asıl sahibine teslim etmektir.

        eş-şehâdeti (الشَّهَادَةِ)

        Sözcüğün kökü "ş-h-d" (ش ه د) harfleridir. Temel anlamı; hazır bulunmak, gözüyle görmek, kesin bilgi sahibi olmak, tanıklık etmek ve bildiğini açıkça beyan etmektir. Ayette "biş şehâdeti" (şahitliği) tamlaması içerisinde geçerek, doğruluğu garanti altına alınmak istenen o son sözü (vasiyet tutanağını) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" kavramının bilgi teorisindeki yerini açıklar. Râgıb'a göre şehadet, zan veya tahmine dayalı bir söz değildir. Gözle veya kalp gözüyle (kesin bir idrakle) görülen ve bilinen bir gerçeğin, adaleti sağlamak amacıyla mahkemede veya toplum önünde ifşa edilmesidir. Sistemin (kıyâmın) bu "şahitlik" üzerinden işlemesi, İslam hukukunun belkemiğini oluşturur.

        vechihâ (وَجْهِهَا)

        Sözcüğün kökü "v-c-h" (و ج ه) harfleridir. Temel anlamı; yüz, çehre, yön, istikamet, niyet ve bir şeyin asıl mahiyetidir. Ayette "alâ vechihâ" (kendi yüzü üzerine / dosdoğru / olduğu gibi) şeklinde geçerek, şahitliğin aranan epistemolojik ve ahlaki kalitesini mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "insanın veya bir varlığın karşıdan bakıldığında ilk görünen, en belirgin ve en tanınabilir tarafı (yüzü)" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "vech" kavramının metaforik kullanımını inceler. Izutsu'ya göre bir şeyin "vechi", onun maskesiz, katışıksız ve tahrif edilmemiş en saf (orijinal) halidir. Şahitliğin "yüzü (vechihâ) üzerine getirilmesi", olayın sağından solundan kırpmadan, kendi menfaatine göre eğip bükmeden, gerçek hayatta nasıl yaşandıysa (hakikatin kendi yüzü nasılsa) aynen o "yüzle/şekille" sunulmasıdır. Yalan, hakikatin yüzünü değiştirmektir.

        yehâfû (يَخَافُوا)

        Sözcüğün kökü "h-v-f" (خ و ف) harfleridir. Temel anlamı; korkmak, sakınmak, endişe etmek, geleceğe dair bir tehlikeyi sezerek ürpermektir. Ayette "ev yehâfû" (yahut korkmaları) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, yalan şahitliği engelleyen o psikolojik otokontrol (fren) mekanizmasını tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın başına gelmesinden rahatsız olacağı, tehlikeli veya zarar verici bir durumun beklentisi içine girerek dehşete düşmesi" olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, ayetteki bu "korku" (havf) duygusunun hukuki sistemdeki işlevini tahlil eder. Reynolds'a göre Kur'an, insanın sadece "vicdanlı" bir varlık olduğu romantizmine kapılmaz. İnsan menfaatine yenilebilir. Bu yüzden sistem, şahitleri mescitte tutarak ve karşı yemin (varislerin yemini) mekanizmasını kurarak, yalan söyleyenlerin kalbine muazzam bir sosyal ve hukuki "korku" salar. İnsan bazen sadece Allah'tan değil, rezil olmaktan (yemininin iade edilmesinden) korktuğu için de dürüst davranır. Hukuk bu korkuyu kullanır.

        turadde (تُرَدَّ)

        Sözcüğün kökü "r-d-d" (ر د د) harfleridir. Temel anlamı; geri çevirmek, iade etmek, aslına döndürmek, reddetmek ve bozmaktır. "Muzari" (geniş/şimdiki zaman) formunda ve meçhul (edilgen) yapıda olan bu kelime, ayette "en turadde eymânun" (yeminlerin reddedilmesinden / geri çevrilmesinden) şeklinde geçerek, yalancı şahitlerin mahkemedeki (veya cemaat içindeki) o utanç verici itibar kaybını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi geldiği yöne doğru gerisin geriye çevirmek, onu başlangıç noktasına itmek" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "redd" eyleminin fıkhi (hukuki) bağlamını açıklar. Râgıb'a göre yeminlerin "reddedilmesi", şahitlerin verdiği sözün hakim veya cemaat tarafından geçersiz (batıl) sayılarak çöpe atılmasıdır. Bu, şahidin toplum içindeki dürüstlük (adalet) vasfının elinden alınması ve sözünün artık beş para etmemesi demektir. Kur'an, bu "sözün geri itilmesi" korkusunun, yalanı engelleyecek en güçlü silahlardan biri olduğunu vurgular.

        eymânun (أَيْمَانٌ)

        Sözcüğün kökü "y-m-n" (ي م ن) harfleridir. Kelime, "yemîn" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; sağ el, sağ taraf, güç, antlaşma ve yemindir. Ayette "en turadde eymânun ba'de eymânihim" (kendi yeminlerinden sonra başka yeminlerin iade edilmesinden) şeklinde geçerek, adaleti sağlayan o hukuki argüman savaşını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bedenin güçlü ve uğurlu sayılan sağ tarafı" (yemîn) olduğunu belirtir. Yemine (ant içmeye) bu ismin verilmesi, insanların bir konuda sözleşirken birbirlerinin "sağ ellerini" (yemîn) tutarak o akdi güçlendirmelerindendir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin çoğul yapısını ve ayetteki kurgusunu inceler. Öztürk'e göre "yeminlerin (varislerin yeminlerinin), kendi yeminlerinden (yabancı şahitlerin yeminlerinden) sonra geri çevrilmesi", hukuki bir düellodur. Yalancı şahitler, "Acaba biz yalan yere yemin edersek, ölenin varisleri de bizim yalanımızı çürütmek için ayağa kalkıp (karşı) yemin ederler ve bizim yeminimizi boşa çıkarıp bizi rezil ederler mi?" diye korkarlar. Bu çapraz yemin kurgusu, adaletin yalanla kapatılamayacak kadar dinamik olduğunu gösterir.

        ettekû (وَاتَّقُوا)

        Sözcüğün kökü "v-k-y" (و ق ي) harfleridir. Temel anlamı; korumak, sakınmak, kalkan edinmek, zarar verecek şeylere karşı uyanık olmak ve sorumluluk bilinci taşımaktır. Ayette "vettekûllâhe" (Ve Allah'a karşı takvalı olun / O'ndan sakının) şeklinde emir kipiyle geçerek, bütün bu hukuki/yatay sistemin (mahkemenin) üzerine kurulan asıl dikey ve ahlaki çatıyı ilan eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın kendisine zarar verecek bir dış etkene karşı araya sağlam bir bariyer (kalkan) çekmesi" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, adaletin sadece hukuki prosedürlerle sağlanamayacağını bu kavram üzerinden açıklar. Kılıç'a göre yeminlerin reddedilmesi sosyal bir korkudur, ancak hukuki açıklar her zaman bulunabilir. İnsanı kimsenin görmediği veya hukukun yetersiz kaldığı yerde bile dürüst (adil) tutacak olan yegane güç "takvadır"; yani Allah'ın her şeyi gördüğü bilinciyle kuşanılan o mutlak içsel kalkandır.

        vesmeû (وَاسْمَعُوا)

        Sözcüğün kökü "s-m-a" (س م ع) harfleridir. Temel anlamı; işitmek, dinlemek, kulak vermek, anlamak ve idrak ederek itaat etmektir. Ayette "vesmeû" (ve işitin / dinleyin) şeklinde emir kipiyle geçerek, takva emrinin hemen ardından gelen eylemsel ve bilişsel itaati emreder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir sesin kulağa ulaşması" olduğunu, ancak mecazen "bir emri duyup onu kabul ederek boyun eğmek" anlamına evrildiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın iletişim dilinde "sem'" (işitme) kavramının pasif bir eylem olmadığını tahlil eder. Neuwirth'e göre "işitin" (vesmeû) emri; "Bu koyduğum kuralları (yeminleri, şahitlikleri, adaleti) kulağınızın arkasına atmayın, bu ayetleri can kulağıyla dinleyip hayatınıza geçirin, ilahi otoriteye itaat edin" diyen çok güçlü bir ahlaki uyarıdır (call to action). İşitmek, anlamak ve uygulamaktır.

        el-kavme (الْقَوْمَ)

        Sözcüğün kökü "k-v-m" (ق و م) harfleridir. Temel anlamı; ayakta durmak, kıyam etmek ve ortak bir hedef etrafında toplanmış olan insan kitlesidir. Ayette "kavmel fâsikîn" (fâsıklar topluluğunu) tamlaması içerisinde geçerek, adaleti saptıranların bireysel bir hatadan çıkıp karakteristik (hastalıklı) bir kitle oluşturduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "kavm" kelimesini kullanarak yaptığı sosyolojik uyarılara dikkat çeker. Izutsu'ya göre yalan şahitlik, rüşvet ve hıyanet; bireysel kalmadığı, toplumda normalleştiği an, o toplum yozlaşmış bir "kavme" dönüşür. Allah bireyi değil, o karakterdeki (fâsık) toplumsal zihniyeti tamamen hidayet dairesinin dışına atar.

        el-fâsikîn (الْفَاسِقِينَ)

        Sözcüğün kökü "f-s-k" (ف س ق) harfleridir. Kelime, "fâsık" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; yoldan çıkmak, ilahi sınırları ihlal etmek, kabuğunu yırtıp dışarı fırlamak ve şeriattan kopmaktır. Ayetin sonunda "vallâhu lâ yehdil kavmel fâsikîn" (Şüphesiz Allah, fâsıklar topluluğunu hidayete/doğru yola erdirmez) şeklinde geçerek, adaleti (şahitliği) bile bile bozanların ilahi sistemdeki mutlak dışlanmışlığını mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "olgunlaşan taze hurmanın kendi koruyucu kabuğunu yırtarak dışarı fırlaması" olduğunu belirtir. Fareye de (füveysika) yuvasından fırlayıp zarar verdiği için bu isim verilmiştir. Mecazen "fısk", insanın koruyucu ilahi yasanın (adaletin ve şeriatın) dışına kendi iradesiyle fırlaması/taşmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kelimesini ayetin hukuki bağlamı üzerinden okur. Râgıb'a göre yalan yere yemin eden, ölenin emanetine ihanet eden şahit, basit bir günahkar değildir; o, adalet dairesinin (şeriatın) sınırlarını kasten yırtarak dışarı çıkmış (fâsık olmuş) bir suçludur. Ayetin kapanışında, bu şekilde adaleti bozanların Allah tarafından "doğru yola (hidayete)" iletilmeyeceği ilan edilerek; hakkı çalanların, rüşvet yiyenlerin ve yalancı şahitlerin ilahi korumadan (ve umuttan) tamamen koparıldığı sarsıcı bir eskatolojik fermanla (clausula) beyan edilir. Hukuku yıkan, hidayetini yıkar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X