فَاِنْ عُثِرَ عَلٰٓى اَنَّهُمَا اسْتَحَقَّٓا اِثْماً فَاٰخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذ۪ينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْاَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ لَشَهَادَتُـنَٓا اَحَقُّ مِنْ شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَاۘ اِنَّٓا اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 107. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: yemin, maide suresi 107. ayet, maide 107, maide suresi, yalancı şahitlik, hak, allah, zulüm
-
Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa, bunların haklarını gasbettiği kimselerden iki kişi onların yerini alır ve 'Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha doğrudur ve biz hak tecavüzünde bulunmadık, aksi halde biz de zalimlerden oluruz' diye Allah'ın adına yemin ederler.
Abdullah b. Mesud (r.a.) şöyle demiştir: Müslümanlardan biri memleketinden çıkmış, yanında iki müslümanla birlikte bir köye gitmişti. Adam malını yanındaki iki müslümana vermiş ve onlara şöyle demişti: Bana, bu malı size verdiğime dair şahitlik edecek birini getirin. Fakat o köyde müslüman bulamamış. Yahudi ve hıristiyanlardan adamlar çağırıp sözkonusu kişi, kendilerini malını o ikisine verdiğine şahit tutmuştu. Sonra iki müslüman o adamın ailesine gitmişler, malını onlara vermişler. Fakat mirasçılar şöyle demişler: Onun yanında bu getirdiklerinizden daha çok mal vardı; Ardından da kendilerine bundan başka mal vermediğine dair yemin etmelerini istediler. Bir müddet sonra Yahudi ve hıristiyanlardan bazı kişiler gelmiş, ölünün adamları durumu onlara sormuş, onlar da sözü edilen kişinin kendi köylerinde öldüğünü ve mal olarak da şunu şunu bıraktığını söylemiş. Bunun üzerine ölünün adamları, iki müslümanın açık günahkarlardan oldukları hakkında şüpheye düşüp İbn Mesud'a (r.a.) gitmiş ve olan biteni ona anlatmıştır. İbn Mesud (r.a.) şöyle demiştir: Allanın kitabında bulunan bütün hüküm ve beyanlar bir hususu ispat etmek için gelmiştir, yalnız bu ayet müstesna, şimdi de onun yorumu gelmiştir. Sonra iki müslümana, Allah adına yemin etmelerini emretmiştir: Bunu yakınımız hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında satmayız ve Allah'ın buyruğu olan bu tanıklığı asla gizlemeyiz, aksi halde apaçık günahkarlardan olacağımızda kuşku yoktur. Ardından yahudilerle hıristiyanlara geride şu şu malı bırakmıştır diye Allah adına yemin etmelerini istemiştir. Onlar da Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden, yani şu iki müslümanın şahitliğinden daha doğrudur ve biz hak tecavüzünde bulunmadık, aksi halde biz de zalimlerden oluruz demişler. Daha sonra ölünün adamlarına Yahudi ve hıristiyanların şahitliklerinin doğru olduğuna dair Allah adına yemin etmelerini istemiş, onlar da yemin etmiştir. Nihayet İbn Mesud (r.a.), yahudi ve hıristiyanların şahitlik ettikleri malı iki müslümandan almalarını emretmiştir. Bu olay, Hz. Osman'ın (r.a.) halifeliği zamanında olmuştur. İbn Mesud'dan gelen bu rivayet şayet sahih ise Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen şu hadise aykırı düşmektedir: "Şayet iddia ettikleri şeyler insanlara verilecek olsaydı, bazıları başkalarının canlarını ve mallarını da isterdi, fakat davacıdan delil istenir, davalıya da yemin verdirilir". Ayrıca ayetin zahirine de uygun değildir. Bunun Abdullah b. Mesud'dan (r.a.) sabit olduğunu zannetmiyoruz.
İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Temim ed-Dari ve Adi b. Bedda adında iki kişi, ticaret amacıyla Mekke'ye gidip geliyorlardı. Benu Sehm kabilesinden bir adam ikamet ettiği yerden çıkmış ve müslüman birinin bulunmadığı bir yerde ölmüştü, ölürken de malını bu iki kişiye vasiyet etmişti. Onlar da malı götürüp ailesine vermiş, yalnız gümüş bir tabağı saklamışlardı. Resulullah (s.a.) onlara, bir şey saklamadıklarına ve başka bir şey görmediklerine dair Allah adına yemin verdirmişti. Bir müddet sonra gümüş tabak Mekke'de görülmüş. Sorulduğunda, "onu Temim ve Adi'den satın aldık" demişler. Bunun üzerine Benu Sehm kabilesinden iki kişi ortaya çıkıp, bu gümüş tabağın ölen Sehmi'ye ait olduğuna Allah adına yemin etmişler, Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha doğrudur ve gümüş tabağı almışlar. İşte bu ayet onlar hakkında gelmiştir. Bu hadiste yeminin davalıya yaptırıldığı görülmektedir; nitekim varisler, ölünün terekesinden bazı şeyleri vermediklerini iddia etmişlerdi. Hadisten anlaşılan bir husus da şudur: Temim ve arkadaşı tabağı ölen kişiden satın aldıklarını iddia etmiş ve bir nevi davacı olmuşlar, bunun üzerine de varisler Temim'in ve arkadaşının iddiasına karşı yemin etmişlerdi. Bunlar iki hüküm olup İslamiyet'teki diğer hükümlere ve kanunlara da uygundur. Şayet mesele burada belirtildiği gibi ise, o takdirde ayette nesih sözkonusu değildir, ayrıca onda zahiri hükümlere ters düşen bir husus da yoktur. Bize göre şahitlik ettikleri sırada kafir iki şahidin yemin etmesi caiz değildir, çünkü ayetin zahiri, bizden veya bizden olmayanlardan adil iki kişinin yemin etmesini emretmektedir. Müslüman şahitlerin hazır bulundukları bir vasiyete yemin etmeleri caiz olmayınca, ancak onların bir şeyi gizlediklerine -zaten kafirlerin adeti de böyledir- yemin ederler. Ayet-i kerimenin Temim ve arkadaşı hakkında geldiği kabul edilirse -ki onlar hıristiyandı- bu onların birbirlerine şahitlik etmelerinin caiz olduğunu gösterir, çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: İçinizden iki adil kişi veya sizden olmayan başka iki kişi. En doğrusunu Allah bilir ya, bu yoruma göre ayetin anlamı, yukarıdaki olayda geçtiği gibi ölünün malını zimmilere teslim etmesidir. O iki kişi, bize sadece şunu ve şunu verdi demişler, varisler ise daha fazla mal teslim ettiğini iddia etmişlerdi. Hz. Peygamber de davalıya, kendileriyle ilgili olan konuda yemin verdirmişti. Bu yoruma göre Bu iki şahidi alıkorsunuz mealindeki ifade, davalı olan iki kişiye işaret etmektedir.
Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa -en doğrusunu Allah bilir ya-, Cenab-ı Hak burada o iki kişinin aleyhine bizden veya onlardan iki kişinin terekeden bir şeyleri inkar etmeleri bağlamında şahitlik etmesini istemektedir. Bu, varisler için gerçeği ortaya çıkarma yoludur. Davalı biz onu ölüden satın almıştık, dediklerinde, varislerin yemin etmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, Bunların haklarını gasbettiği kimselerden iki kişi onların yerini alır, mealindeki ilahi beyanın anlamı budur. Çünkü bu durumda ölünün varisleri davalı konumuna düşmüşlerdir, bu halde onlar, kendileri dava edildiklerinden yemin etmek için öncekilerin yerine geçmiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, ayetlerin en doğru ve en münasip tefsiridir. Sizden olmayan mealindeki ilahi buyruğun tefsirinde -her ne kadar bazı kaynaklarda belirtilmemişse de- İbn Abbas'tan rivayet edilen tefsirin anlamı da inşallah budur. En doğrusunu Allah bilir ya, onun anlamı "bizim dinimizden olmayan" şeklindedir. Çünkü cümlede daha önce bütün müminleri belirtmişti. Alimlerimiz, ne zaruret halinde ne de başka bir durumda vasiyet konusunda kafirlerin müslüman için şahitlik yapmasını caiz görmez, çünkü onlar kendi aralarında farklı görüşte olmakla birlikte, kafirlerin ne zaruret halinde ne de başka bir durumda vasiyet dışında kafirlerin müslümana şahitlik yapmalarını caiz görmezler. Vasiyet konusunda Müslümanlara şahitlik etmeleri de bunun gibidir.
Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında, içinizden adil iki kişi şahitlik etsin mealindeki ayet-i kerime, vasiyet meselesinde ve diğer konularda, sefer halinde ve sefer dışında içimizden iki adil kişinin şahitliğini caiz olduğu şeklindeki açıklamaya imkan vermektedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun!" Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun!" Bu, seyahatte ve seyahat dışında, borçlar konusunda ve başka konularda geçerli bir kuraldır. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bunun gibidir. Sonra Allah Teala farklı bir durum için şöyle buyurmuştur: Veya şayet seyahatte iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan başka iki kişi aranızda şahitlik etsin, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz.
Eğer şöyle bir soru sorulursa: Eğer (vasiyeti uygularken) içinize bir şüphe düşerse, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz Allah'ın adına yemin ederler. Bu beyanın anlamı nedir?
Buna şu cevap verilir: Bunun, yeminin vebalini ağırlaştırmak anlamına gelmesi muhtemeldir. Hakim, taraflardan birinden daha çok şüphe ettiğinde ona yeminin vebalini daha da ağırlaştıracak bir uygulama yapabilir. Bu da onun yeminine kalabalık bir cemaati hazır bulundurmasıdır. Cenab-ı Hakk'ın namazdan sonra buyurması işi ağırlaştırmak için değil, celse vaktinin sabah veya ikindi namazından sonra olduğu içindir. İbn Abbas'ın rivayet ettiği gibi ayet iki hıristiyan kabilesi hakkında gelmişse, bu durumda Allah Teala'nın, onlara yemini ağırlaştırmayı emretmiş olması mümkündür. Burada işaret edilen Temim ve onunla ilişkili diğer kabiledir. Onlar güneşin batması veya biraz önce ve sonrası ile onun doğmasına büyük saygı gösteriyorlardı, çünkü bu zaman dilimleri onların ibadet vakitleridir. En doğrusunu Allah bilir.
Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa. Bazıları şöyle demiştir: Onların vasiyet malını gizleyerek ve yalan söyleyerek hainlik yaptıkları anlaşılırsa, bunun yanında onların şahitliklerinin aksine şahitlik yapacak iki şahit gelir veya getirilirse, bu sonuncuların şahitliği benimsenir ve öncekilerin şahitliği iptal edilir. İbn Kuteybe şöyle demiş: "Fe in usira" (فَإِنْ عُثِرَ), ortaya çıkarsa demektir. Ebu Avsece de bu kelimeye bilirse, veya muttali olursa anlamını vermiştir. "Asertu ala fulanin ve ala ma yef'alu fulanun" (فُلاَنٍ يَعْمَلُ مَا عَلىَ وَ فُلاَنٍ عَلىَ أَثَرْتُ) denildiğinde, onu bildim ve ona muttali oldum anlamına gelir. Kehf suresinde geçen "Böylece (kıssayı anlatarak) insanları onlardan haberdar ettik" mealindeki ayette de, insanlara onları muttali kıldık ve onların yerlerini bildirdik anlamına gelir. "A'sertu fulanen ala sirri fulanin" (فُلاَنٍ سِرِّ عَلىَ فُلاَناً أَثَرْتُ) denilince de falancının sırrını falana bildirdim anlamı ortaya çıkar.
Yorumu Yorumla
-
usira (عُثِرَ)
Sözcüğün kökü "a-s-r" (ع ث ر) harfleridir. Temel anlamı; ayağı takılmak, tökezlemek, gizli olan bir şeye tesadüfen rastlamak, muttali olmak ve bir sırrın/suçun açığa çıkmasıdır. Mâide Sûresi 107. ayette "fe in usira alâ" (şayet sonradan ... fark edilirse / muttali olunursa) şeklinde meçhul (edilgen) mazi fiil olarak geçerek, bir önceki ayette (106. ayet) yemin eden şahitlerin aslında yalan söylediklerinin veya hıyanet ettiklerinin hukuki olarak tespit edilmesini (suçüstü durumunu) ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün asıl fiziksel anlamının "yürüyen bir insanın ayağının yerde duran bir taşa veya engele takılarak tökezlemesi ve o taşı istemeden ortaya çıkarması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "usur" eyleminin epistemolojik ve hukuki boyutunu açıklar. Râgıb'a göre yalan yere yemin eden şahitlerin hıyaneti, genellikle kasten itiraf edilmez. Ancak zamanla ölen kişinin eşyalarının eksik çıkması veya şahitlerin çelişkili ifadeleri gibi "ayak takıcı" delillerle bu suç adeta tesadüfen (veya hukuki bir soruşturmayla) "tökezlenerek bulunur / açığa çıkarılır". Fiilin meçhul (usira) gelmesi, gerçeğin er ya da geç kendi kendini ifşa eden ontolojik doğasını gösterir.
estehakkâ (اسْتَحَقَّا)
Sözcüğün kökü "h-k-k" (ح ق ق) harfleridir. Temel anlamı; gerçeğe uygun olmak, sabit olmak, bir şeyi hak etmek ve üzerine vacip kılmaktır. "İstif'âl" babından mazi tesniye (ikil) fiil olan bu kelime, ayette "ennehumestehakkâ ismen" (muhakkak ki o ikisinin bir günahı hak ettikleri / günaha girdikleri) şeklinde geçerek, şahitlerin yalan yeminle elde ettikleri o yeni (ve lanetli) hukuki statüyü tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin çürütülemez, sarsılamaz ve yerinden oynatılamaz bir şekilde mutlak olarak sabit olması ve kişinin o şeye layık hale gelmesi" anlamının yattığını söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde "istihkâk" eyleminin bu ayetteki ironik kullanımını tahlil eder. Aydar'a göre "hak" kelimesi normalde pozitif bir kavramdır (doğruluk/adalet). Ancak burada şahitler adaleti değil, hıyanet ederek doğrudan "günahı" (ismi) kendi üzerlerine vacip kılmışlar, o günahı bizzat kendi iradeleriyle "hak etmişlerdir". İstif'âl babı, bu günahı kendi çabalarıyla üzerlerine çektiklerini gösterir.
ismen (إِثْمًا)
Sözcüğün kökü "e-s-m" (أ ث م) harfleridir. Temel anlamı; günah işlemek, yavaşlamak, sevaptan/iyilikten geri kalmak ve suçluluktur. Ayette, şahitlerin yeminlerini bozarak (veya mal çalarak) işledikleri o ağır suçu (hıyaneti) ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir devenin veya insanın adımlarını yavaşlatması, hızdan düşmesi ve hedeften geri kalması" olduğunu söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "ism" kavramının psikolojik ve sosyal yıkıcılığını inceler. Izutsu'ya göre "ism", sadece bireysel bir hata değildir; o, toplumsal güveni (şahitlik kurumunu) yıkan, ölen kişinin emanetine ihanet eden ve kişiyi ilahi rahmetten "geri bırakan" (yavaşlatan) en ağır hukuki ve ahlaki cürümlerden biridir. Burada "ism", doğrudan doğruya yalan şahitlik ve hırsızlığın karşılığıdır.
âharâni (آخَرَانِ)
Sözcüğün kökü "e-h-r" (أ خ ر) harfleridir. Temel anlamı; sonraya bırakmak, ertelemek, başka, diğer ve öteki demektir. Tesniye (ikil) formunda olan bu kelime, ayette "fe âharâni" (o zaman diğer/başka iki kişi) şeklinde geçerek, hıyanet eden iki şahidin yerine geçecek olan yeni ve alternatif hukuki aktörleri tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "önce (kabl) veya evvel olanın zıttı olarak, sonradan gelen, geride duran veya birinin yerini alan" anlamına geldiğini belirtir.
yekûmâni (يَقُومَانِ)
Sözcüğün kökü "k-v-m" (ق و م) harfleridir. Temel anlamı; ayağa kalkmak, dik durmak, bir işi üstlenmek, savunmak ve yerine geçmektir. Muzari tesniye (ikil) fiil olan bu kelime, ayette "yekûmâni mekâmehumâ" (o ikisinin makamına/yerine geçerler/kalkarlar) şeklinde geçerek, adaleti tesis etmek için başlayan o yeni eylemsel süreci ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "eğriliğin ve çöküşün zıttı olarak, sarsılmaz bir şekilde ayağa dikilmek ve sistemi dengede tutmak" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "kıyâm" eyleminin mahkemedeki (veya yemin anındaki) ağırlığını açıklar. Râgıb'a göre bu ayağa kalkış, sadece fiziksel bir doğrulma değildir. Yalan söyleyen iki şahidin düşürdüğü (çökerttiği) adaleti yeniden ayağa kaldırmak (kıyâm etmek) üzere, mirasçıların hukuki bir direniş ve hak arayışı için öne çıkmalarıdır.
mekâmehumâ (مَقَامَهُمَا)
Sözcüğün kökü yine "k-v-m" (ق و م) harfleridir. İsm-i mekân formunda olan bu kelime, "mekâm" ve "humâ" (o ikisinin) zamirinden oluşarak, hıyanet eden ilk şahitlerin hukuki pozisyonunu (yemin etme sırasını ve yerini) tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin fıkhi (hukuki) bağlamdaki sosyolojisini inceler. Öztürk'e göre "makam", yemin etme yetkisidir. Birinci şahitler yalanlarıyla bu yetkiyi kirletmiş ve ehliyetlerini kaybetmişlerdir. Mahkeme (veya cemaat), bu yemin "makamını" (söz hakkını) onlardan alıp, doğrudan mağdur olan tarafa (ölenin varislerine) devrederek adaletin el değiştirmesini sağlar.
el-evleyâni (الْأَوْلَيَانِ)
Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. Temel anlamı; yakın olmak, bitişik olmak, arada boşluk bulunmamak, dostluk ve haktır. İsm-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük) formunun tesniyesi olan bu kelime, ayette (kıraat farklılıklarıyla birlikte genel kabule göre) ölen kişiye kan bağıyla, miras hakkıyla ve yakınlıkla "en hak sahibi / en yakın iki kişi" anlamına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "iki nesnenin veya insanın, aralarında zerre kadar yabancılık veya mesafe kalmayacak şekilde birbirine sımsıkı raptolması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "evlâ" (en yakın/en hak sahibi) kavramını miras hukuku üzerinden açıklar. Râgıb'a göre yalan şahitlikten en çok zarar görenler (aleyhim), ölen kişinin malına varis olanlardır. Adaleti düzeltmek için ayağa kalkacak (yekûmâni) olanların, o mala sıradan insanlardan daha çok "hakkı olan, ölüye kan bağıyla en bitişik duran" (evleyân) iki akraba olması, hakkın asıl sahibine iadesi felsefesine dayanır.
ehakku (أَحَقُّ)
Sözcüğün kökü "h-k-k" (ح ق ق) harfleridir. Temel anlamı; gerçeğe uygun olmak, sabit ve değişmez olmak, şüpheden uzak kesin bilgi ve doğru olandır. İsm-i tafdil formunda olan bu kelime, ayette "le şehâdetunâ ehakku" (elbette bizim şahitliğimiz daha gerçektir / daha doğrudur) şeklinde geçerek, mirasçıların ettiği mukabil yeminin epistemolojik üstünlüğünü ilan eder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin çürütülemez, sarsılamaz ve yerinden oynatılamaz bir şekilde mutlak olarak sabit ve doğru olması" olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, "ehakk" (daha doğru/haklı) kelimesinin bu polemik bağlamındaki felsefesini inceler. Izutsu'ya göre burada "ikisi de doğru ama bu daha doğru" anlamı yoktur. İki tarafın da yemini "Allah" adınadır; ancak birinci yemin (yabancılarınki) hırsızlığı örtmek için edilmiş sahte bir sözdür (batıldır). Varislerin ettiği yemin ise "ehakk"tır; yani nesnel gerçeklikle tamamen örtüşen, adaleti tesis eden ve batılı ezip geçen mutlak ve üstün hakikatin (Hakk'ın) ta kendisidir.
i'tedeynâ (اعْتَدَيْنَا)
Sözcüğün kökü "a-d-v" (ع د و) harfleridir. Temel anlamı; sınırı aşmak, tecavüz etmek, düşmanlık yapmak ve haddi bilmemektir. "İfti'al" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "ve ma'tedeynâ" (ve biz haddi aşmadık / haksızlık yapmadık) şeklinde olumsuz yapıyla geçerek, yeni şahitlerin (varislerin) ettikleri yeminle başkasına iftira atmadıklarını (sınır ihlali yapmadıklarını) teyit ettikleri savunma cümlesidir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki nesne veya insan arasındaki adil, doğal ve belirlenmiş mesafeyi (sınırı/hukuku) ihlal ederek karşı tarafın alanına saldırmak" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "i'tidâ" (haddi aşma) kavramını mahkeme etiği bağlamında açıklar. Varisler "biz haddi aşmadık" derken; "Bizim amacımız o iki yabancı şahitten intikam almak, onlara iftira atarak ölenin malından haksız bir pay koparmak (sınırı aşmak) değildir; biz sadece çalınan kendi hakkımızı (hukuki sınırımızı) savunuyoruz" diyerek vicdani bir teminat verirler.
ez-zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
Sözcüğün kökü "z-l-m" (ظ ل م) harfleridir. Kelime, "zâlim" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; karanlık, bir şeyi asıl ait olduğu yere koymamak, haksızlık etmek, eksiltmek ve adaletin (mizan/kıst) tam zıttıdır. Ayetin sonunda "innâ izen le minez zâlimîn" (şayet öyle yaparsak, şüphesiz biz zalimlerden oluruz) şeklinde geçerek, yeni yemin metninin kendi kendini denetleyen o sarsıcı kapanışını (clausula) mühürler.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "ışığın tamamen kaybolarak her yeri zifiri bir karanlığın (zulmet) kaplaması" olduğunu belirtir. Mecazen zulüm; ahlakın, hakkın ve adaletin ışığını söndürerek, bir hakkı kendi meşru yerinden çıkarıp yanlış bir yere (karanlığa) hapsetmektir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanış kelimesindeki psikolojik ve hukuki dengeyi tahlil eder. Kılıç'a göre yalan söyleyen ilk şahitler günaha girmişlerdi (ism). İkinci şahitler (varisler) ise, adaleti ayağa kaldırmak (kıyâm) için oradadırlar. Ancak Allah, onları da kendi vicdanlarıyla baş başa bırakarak aynı korkutucu yeminle bağlar: "Eğer siz de yalana yalanla karşılık verir, sırf mal uğruna başkasına iftira atarak hakkı kendi yerinden ederseniz, siz de adaletin ışığını söndüren o karanlık yığının (zalimlerin) içine dahil olursunuz." Adalet, kimsenin tekelinde değildir; sapana zâlim denir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla