Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 104. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 104. Ayet

    وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ kîle lehum te’âlev ilâ mâ enzela(A)llâhu ve-ilâ-rrasûli kâlû hasbunâ mâ vecednâ ‘aleyhi âbâenâ(c) eve lev kâne âbâuhum lâ ya’lemûne şey-en velâ yehtedûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlara 'Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin' dendiğinde, 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter' derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler olsa da mı?

      Onlara 'Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin' dendiğinde, 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter' derler. Bu ayet sanki Arap müşrikleri hakkında gelmişti. Onlar atalarına bağlı insanlardı, peygamberlere iman etmiyor ve onları kabul etmiyordu, Ancak putlara tapmak konusunda atalarını taklit ediyorlardı, Hz, Peygamber kendilerini Allanın indirdiklerine veya başka biri buna davet edince, Atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter, derler. Yine onlar "Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz" diyorlardı, Evet onlar bu konuda atalarını taklit ediyorlardı, Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler olsa da mı? Yani atalarınızın din konusunda bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler olduklarını bilseniz yine onlara tabi olacak ve yine onlara uyacak mısınız? Şu ilahi beyan da bunun gibidir: "Peygamber, 'Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi?' diye sordu", Size atalarınızın yolundan daha doğrusunu getirsem de, yine atalarınıza mı tabi olacak ve yine onlara mı uyacaksınız? Cenab-ı Hak, atalarının yanlış ve batıl yolda oldukları kendileri nezdinde de ortaya çıktığı halde yine de atalarını taklit etmeleri yüzünden onları akılsızca hayaller içinde olmakla nitelendiriyor,

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kîle (قِيلَ)

        Sözcüğün kökü "k-v-l" (ق و ل) harfleridir. Temel anlamı; söylemek, konuşmak ve beyan etmektir. Mâide Sûresi 104. ayette "ve izâ kîle lehum" (ve onlara ... denildiği zaman) şeklinde meçhul (edilgen) mazi fiil olarak geçerek, müşriklere/inkarcılara yöneltilen dışsal bir daveti/uyarıyı ifade eder. Eylemin kim tarafından yapıldığının (peygamber veya müminler) meçhul bırakılması, mesajın evrenselliğine ve davetin bizzat kendisine (mesajın muhtevasına) odaklanılmasını sağlar.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "zihinde anlamlı bir niyeti barındıran ve karşı tarafa mesaj ileten söz" olduğunu belirtir.

        teâlev (تَعَالَوْا)

        Sözcüğün kökü "a-l-v" (ع ل و) harfleridir. Temel anlamı; yüksek olmak, yukarı çıkmak, yücelmek ve üstünlüktür. Ayette "teâlev ilâ mâ enzelallâhu" (Allah'ın indirdiğine gelin/yükselin) şeklinde emir kipiyle geçerek, peygamberin çağrısının fiziksel değil, ontolojik bir boyut taşıdığını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir nesnenin veya kişinin bulunduğu noktadan daha yüksek, daha yüce bir konuma doğru hareket etmesi" olduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "teâlev" (gelin) davetindeki epistemolojik ağırlığa dikkat çeker. Râgıb'a göre bu kelime sıradan bir "buraya gelin" (helimme/ikbal) demek değildir. "Teâlev"; "İçinde bulunduğunuz o düşük, batıl, ahlaksız ve uydurma konumdan (gelenekten) çıkın, Allah'ın vahyettiği o temiz, yüksek ve akli seviyeye 'yükselin'" demek olan varoluşsal bir asansör (yücelme) çağrısıdır.

        enzele (أَنزَلَ)

        Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; yüksek bir yerden aşağı inmek ve konaklamaktır. "İf'âl" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "enzellallâhu" (Allah'ın indirdiği) şeklinde geçerek, davet edilen o "yüksek" mertebenin kaynağını/delilini (vahyi) niteler. Allah'ın mesajı yüksekten (enzele) insanın seviyesine inmiştir ki insan o merdivenle hakikate tırmansın (teâlev).

        el-resûli (الرَّسُولِ)

        Sözcüğün kökü "r-s-l" (ر س ل) harfleridir. Temel anlamı; ardı ardına gitmek, yönlendirmek ve gönderilmektir. Ayette "ve iler resûli" (ve Elçi'ye) şeklinde geçerek, soyut olan vahyin (mâ enzelallâhu) yeryüzündeki pratik ve somut uygulama (örneklik) merkezine yapılan çağrıyı tamamlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini sosyolojik olarak inceler. Öztürk'e göre Allah'a (vahye) çağrı soyut kalabilir ve herkes vahyi kendi işine geldiği gibi yorumlayabilir. Ancak çağrının hemen peşine "Resûle de gelin" eklenmesi, vahyin yeryüzünde nasıl anlaşılacağı ve uygulanacağı konusunda kargaşayı (anarşiyi) önleyen "yaşayan bir otoriteye" (otoritenin sünnetine/beyanına) yapılan kurumsal bir davettir.

        hasbunâ (حَسْبُنَا)

        Sözcüğün kökü "h-s-b" (ح س ب) harfleridir. Temel anlamı; saymak, hesap etmek, sanmak, yetmek ve kafi gelmektir. Ayette "kâlû hasbunâ" (onlar: ... bize yeter, derler) şeklinde isim-fiil formunda geçerek, o yüceltici davete (teâlev) verilen o hastalıklı ve kibirli reddiyeyi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin miktarını bilmek, ona güvenmek ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak kadar onunla doyuma (yeterliliğe) ulaşmak" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın polemik yapısında "hasb" kavramının bu negatif kullanımını tahlil eder. Neuwirth'e göre normalde "Hasbiyallâh" (Allah bana yeter) demek en yüce tevhittir. Ancak müşriklerin "Atalarımızın dini bize yeter (hasbunâ)" demeleri, gelişime, yeni bilgiye ve ilahi vahye karşı zihni tamamen kapatan (epistemolojik kapalılık) korkunç bir dogmatizm kalkanıdır. Bu, aklın donduğu yerdir.

        vecednâ (وَجَدْنَا)

        Sözcüğün kökü "v-c-d" (و ج د) harfleridir. Temel anlamı; bulmak, ulaşmak, karşılaşmak ve farkına varmaktır. Ayette "mâ vecednâ aleyhi âbâenâ" (babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, o dogmatik yeterlilik hissinin (hasbunâ) dayandığı asıl epistemolojik/sosyolojik temeli (geleneği) ifşa eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyi tecrübe ederek, arayarak veya tesadüfen bularak onunla yüzleşmek" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "vücûd/vicdân" eylemini taklit kavramı üzerinden açıklar. Râgıb'a göre müşrikler, atalarının dinini akıl yürüterek veya hakikatini test ederek (araştırarak) benimsememişlerdir. Onlar o geleneği sadece hazır bir şekilde "bulmuşlardır" (vecednâ). Hazıra konmak ve onu sorgulamamak aklın intiharıdır.

        âbâenâ (آبَاءَنَا)

        Sözcüğün kökü "e-b-v" (أ ب و) harfleridir. Kelime, "eb" (baba/ata) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; baba, dede, ecdat, besleyip büyüten ve otorite figürüdür. Ayette, müşriklerin ilahi vahyin (enzele) ve peygamberin (resûl) karşısına rakip olarak diktikleri o sahte otoriteyi tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "atalar" (âbâ) eleştirisini derinlemesine tahlil eder. Izutsu'ya göre Cahiliye toplumunda ahlakın ve dinin kaynağı gökyüzü (Allah) değil, geçmiş (atalar) idi. "Babalarımızın yolu", bedevi aklı için yanılmaz, eleştirilemez ve mutlak itaat edilmesi gereken bir tabuydu. Kur'an, vahiy ile atalar kültürünü kafa kafaya çarpıştırarak, aklı sadece geçmişin fosilleşmiş taklidinden kurtarmaya çalışır.

        e-ve-lev (أَوَلَوْ)

        Soru edatı (e), atıf harfi (ve) ve şart edatının (lev) birleşimidir. "Öyle mi, şayet... olsa bile mi?" anlamlarına gelir. Ayette "evelev kâne âbâuhum..." (şayet onların babaları... olsalar bile mi?) şeklinde geçerek, o körü körüne itaatin altındaki devasa mantıksal absürtlüğü (redüktio ad absurdum) deşifre eden bir beyin fırtınası başlatır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu gramer yapısının sarsıcı etkisine dikkat çeker. Aydar'a göre Allah, müşriklerin "babalarımıza uyarız" lafına doğrudan küfretmez; onlara sarsıcı bir "Aklınızı kullanın!" sorusu yöneltir. "Babanız bir cahilse, babanız bir uçuruma atlıyorsa, sırf babanız (geçmişiniz) olduğu için peşinden atlayacak kadar ahmak mısınız?" diyerek kör taklidi mantıken çürütür.

        ya'lemûne (يَعْلَمُونَ)

        Sözcüğün kökü "a-l-m" (ع ل م) harfleridir. Temel anlamı; bilmek, idrak etmek ve bilgi sahibi olmaktır. Ayette "lâ ya'lemûne şey'en" (hiçbir şey bilmiyorlar) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçerek, o kutsanan geçmişin/ataların aslında ne kadar derin bir cehalet (karanlık) içinde olduğunu mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün "bir nesnenin veya durumun asıl doğasını (hakikatini) zihinde tam olarak kavramak" anlamına geldiğini belirtir. Kur'an, "baba" olmanın otomatik olarak "bilge" olmak anlamına gelmediğini ilan eder.

        yehtedûn (يَهْتَدُونَ)

        Sözcüğün kökü "h-d-y" (ه د ي) harfleridir. Temel anlamı; yol göstermek, doğru yola iletmek, rehberlik etmek ve hedefini bulmaktır. "İfti'al" babından muzari fiil olan bu kelime, ayetin sonunda "ve lâ yehtedûn" (ve doğru yolu da bulamıyorlarsa/yoksa) şeklinde olumsuz yapıyla geçerek, o cehaletin getirdiği pratik felaketi (yolunu şaşırmışlığı) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kelimesini epistemolojik (bilgi) köküyle birleştirir. Râgıb'a göre ayetin kapanışında iki zafiyet vardır: "Bilmemek" (lâ ya'lemûn) teorik bir kusurdur; "yolunu bulamamak" (lâ yehtedûn) ise o bilgisizliğin pratikteki/eylemdeki çöküşüdür. Müşriklerin ataları, ne teolojik olarak Allah'ı tanıyacak bir "bilgiye" (ilim) ne de hayatta adil ve ahlaklı bir yolda yürüyecek "pusulaya" (hidayet) sahipti. Bilgisiz ve pusulasız bir geçmişe (karanlığa) tutunmak, hakikate gözlerini kapatan ahmakların işidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X