Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 103. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 103. Ayet

    مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ ce’ala(A)llâhu min behîratin velâ sâ-ibetin velâ vasîletin velâ hâmin(ﻻ) velâkinne-lleżîne keferû yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe veekśeruhum lâ ya’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah bahire, saibe, vasile ve ham (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkarcılar kendi uydurdukları yalanları Allaha yakıştırmaya çalışıyorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar.

      Allah bahire, saibe, vasile ve ham (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Yani Allah, onların kurbanlık diye ayırdıkları hayvanlardan kurbanlık belirlememiştir, çünkü onlar ayette zikredilen bahire ve saibe gibi hayvanları kurban ederek Allah'tan başka taptıkları putlara yaklaşmaya çalışıyorlardı. O, şöyle buyurmaktadır: Sizin belirlediğiniz bahire ve saibeyi kurbanlık yapmamıştır. Allah, bahire mealindeki ifade ile ve ayette zikredilen diğer hayvanlarla ilgili bir buyruk koymadı beyanı, böyle bir emir vermedi, buna izin de vermedi. Şöyle de denilmiştir: Cahiliye ileri gelenleri bu tür şeylerden bir kısmını erkeklerine değil kadınlarına, bir kısmını hem erkeklerine hem kadınlarına haram kılmış, bazılarını da ilahlarına ayırmıştır.

      Şöyle de denilmiştir: Bahire, kulaklarını keserek tanrıları için serbest bıraktıkları hayvandır. Saibe, serbest bıraktıkları hayvandır. Vasile, deve bir batında erkek ve dişi olarak ikiz yavrularsa "kardeşine ulaştı" derler ve artık onu kesmeyip tanrıları için serbest bırakırlardı. Ebu Ubeyde şöyle demiştir: Bahire, beş doğum yaptığı zaman kulakları kesilir ve serbest bırakılırdı. Saibe, hayvan beş doğum yaptığında adak olarak salınır, su içmekten ve otlamaktan engellenmezdi. Vasile, koyun iki dişi yavruladığında ikisi de serbest bırakılır, bir dişi ve bir erkek yavruladığında "dişi erkeğe kavuştu" der ve ikisi de serbest bırakılır, bir erkek yavruladığında da ise kesilirdi. Hami de on doğum yapar ve hepsi de hayatta kalırsa, "sırtını korudu" diyerek hayvana binilmez ve sırtına yük vurulmazdı. Mücahid şöyle demiştir: Bahire, deve türündendi, Cahiliye insanları bu develerin tüylerini kullanmayı, sırtına binmeyi, etini yemeyi ve sütünü içmeyi sadece erkeklere serbest bırakmışlardı, deve erkek ve dişi yavru doğurduğunda aynı konumda kalırdı; hayvan ölünce erkekler ve kadınlar etini yiyebiliyordu. Allah, ham ile ilgili bir buyruk koymadı. Deve beş nesil doğuran devenin çocuğundan gebe kalırsa ona hami denirdi; hami, bir isimdir. Saibe de koyun cinsinin aynı şekilde olanıdır, ancak koyun altı doğum yaparsa bulunduğu halde kalırdı. Yedincisinde erkek yavrular veya iki erkek yavrularsa kesilir, etini sadece erkekler yer, kadınlar yiyemezdi. Şayet bir batında erkek ve dişi yavrularsa, o vasiledir, erkek yavru kesilmez, dişisi kesilirdi, şayet ikisini de dişi yavrulamışsa ikisi de terk edilirdi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bahire beş batın doğum yapan dişi devedir, beşincisini erkek doğurursa kesilir, etini erkekler ve kadınlar yerlerdi. Şayet beşincisini dişi doğurmuşsa kulakları yarılırdı, onun eti ve sütü kadınlara haramdı. Öldüğünde kadınlara da helal sayılırdı. Saibe, adak olarak serbest bırakılan devedir, adam şayet Allah, kendisini hastalıktan kurtarır yahut evine ulaştırırsa böyle yapacağına dair adak yapardı. Vasile, koyun türü hayvanlardan olurdu, koyun şayet yedi batın doğurmuşsa bakarlardı; yedincisi erkekse kesip etini erkekler ve kadınlar yerdi; yedincisi şayet dişi ise sürüde bırakılırdı. Eğer erkek ve dişi olarak çift yavrularsa, "kardeşine ulaştı" derler, erkek yavru kesilmezdi, eti kadınlara haram sayılırdı, dişinin de sütü kadınlara haramdı, ancak o ikisinden biri ölürse etini erkekler ve kadınlar yerdi. Hami, çocuğunun çocuğunu aşan döl hayvanıdır. Denilir ki kendi soyundan on batın nesil dünyaya geldiğinde, "sırtını korudu" derler ve artık ona binilmez, istediği yerden otlamasına ve içmesine engel olunmazdı. Hülasa belirttiğimiz şekilde o hayvanlardan faydalanmayı haram sayıyorlar ve "Allah bunları bize haram kıldı" diyorlardı. Bu husus başka bir ayet-i kerimede de şöyle zikredilmektedir: "Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara)' dediler". Cahiliye insanları bazı şeyleri kendilerine haram kılıyorlar ve bu haram kılmayı Allah'a nispet ediyorlardı. Nitekim Allah Teala onların akılsızlıklarını şöyle beyan etmektedir: "Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş ... De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavrularını mı haram kıldı?" Onların bu belirtilenleri haram saymaları peygamberden işittikleri bir bilgiye dayanmıyordu, sadece kendi fikirleri ve uydurma ibadet anlayışlarıydı. Cenab-ı Hak da ileri sürdükleri iddiaların yanlış olduğunu göstermek için kendilerine karşı bu delili göstermiştir: "De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi haram kıldı?" Şayet iki erkeği haram kıldı derlerse, erkeklerden haram kılınmayanı da vardı. Eğer iki dişiyi haram kıldı derlerse dişilerden haklarında haram kılınmayanlar da vardı. Bu, bir hüküm herhangi bir illete dayalı olarak verilmişse, o illet var olduğu müddetçe o hükmün de var olması gerektiğinin delilini oluşturur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        bahîretin (بَحِيرَةٍ)

        Sözcüğün kökü "b-h-r" (ب ح ر) harfleridir. Temel anlamı; yarmak, genişçe açmak, ortadan ikiye ayırmak ve denizdir. Mâide Sûresi 103. ayette "mâ ce'alallâhu min bahîretin" (Allah bahîre diye bir şey meşru kılmamıştır) şeklinde geçerek, Cahiliye dönemi Araplarının kendi kendilerine uydurdukları, ancak Allah'a iftira ederek "kutsal" saydıkları dört putperest hayvan tabusunun ilkini tanımlar.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir nesnenin ortadan yarılarak genişletilmesi" anlamına geldiğini belirtir. Su kütlesine "bahr" (deniz) denilmesi, yeryüzünü devasa bir şekilde yarmasındandır. Dişi deveye "bahîre" denilmesi ise, o devenin kulağının putlar adına uzunlamasına "yarılmasından/kesilmesinden" (bahr) ileri gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta bu kelimenin Cahiliye sosyolojisindeki fıkhi (!) karşılığını açıklar. Râgıb'a göre "bahîre", beş kez doğum yapan ve beşinci yavrusu erkek olan bir dişi devedir. Putperestler bu devenin kulağını yarar (işaretler), onun yününü kesmeyi, sırtına binmeyi ve sütünü sağmayı (misafirler hariç) kendilerine haram kılarak onu putlara adarlardı.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki bağlamını tahlil eder. Öztürk'e göre Kur'an, bu ayetle birlikte sadece bazı hayvan isimlerini saymaz; aslında bedevi aklının kendi ekonomik geçim kaynağı (hayvancılık) üzerinden nasıl saçma sapan "haram/helal" yasaları icat ettiğini ifşa eder. Allah, "Benim dinimde böyle yarık kulaklı (bahîre) kutsal develer yoktur, bu sizin uydurmanızdır" diyerek, dini tabiatın doğal akışını bozan mitolojik eklentilerden arındırır.

        sâibetin (سَائِبَةٍ)

        Sözcüğün kökü "s-y-b" (س ي ب) harfleridir. Temel anlamı; serbest bırakmak, başıboş salmak, ipini çözmek ve kendi haline bırakmaktır. Ayette "ve lâ sâibetin" (ve sâibe de kılmış değildir) şeklinde, ikinci uydurma pagan tabusu olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesneyi, hayvanı veya insanı hiçbir kısıtlama olmaksızın, istediği yöne gitmesi için serbest (başıboş) bırakmak" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "sâibe" kelimesini adak/kefaret felsefesi üzerinden açıklar. Cahiliye Arabı ağır bir hastalıktan kurtulduğunda, tehlikeli bir yolculuktan döndüğünde veya biri için yemin ettiğinde, bir dişi deveyi putları adına serbest bırakırdı (sâibe). Bu hayvan artık ne yük taşır ne de sağılırdı; istediği merada otlar, kimse ona dokunamazdı.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu spesifik Arap putperestlik ritüellerine olan reddiyesini tahlil eder. Reynolds'a göre "sâibe" uygulaması, Allah'ın insanlığın faydasına sunduğu doğal ekosistemin ve mülkiyetin (hayvanların) sahte tanrılar adına israf edilmesidir. Kur'an, insanın yararlanması için yaratılan bir hayvanı "başıboş ve dokunulmaz" ilan etmeyi, ilahi nimete yapılmış bir hakaret olarak okur ve bu uygulamayı lağveder.

        vesîletin (وَصِيلَةٍ)

        Sözcüğün kökü "v-s-l" (و ص ل) harfleridir. Temel anlamı; bağlamak, iki şeyi birbirine bitiştirmek, ulaştırmak ve kesintiyi gidermektir. Ayette "ve lâ vesîletin" (ve vesîle de kılmış değildir) şeklinde, Cahiliye Araplarının uydurduğu üçüncü totemistik (tabu) hayvanı tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "ayrı duran veya kopuk olan iki nesnenin uçlarını bir araya getirip onları birbirine bağlamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vesîle" hayvanının ne olduğunu açıklar. Putperest Arapların inancına göre, bir koyun peş peşe yedi kez dişi doğurursa, yedinci doğumu da ikiz (biri erkek, biri dişi) olursa, o doğan dişi kuzu, yanındaki erkek kardeşiyle "bitişik/birlikte doğduğu" (vesîle) için o erkek kuzu putlara kurban edilmekten kurtulurdu. Dişi, erkeği kendi varlığıyla "bağlayarak" onu korumuş (vesîle olmuş) sayılırdı ve ikisi de dokunulmaz olurdu.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelime üzerinden putperest aklın (Cahiliye zihninin) o karmaşık ve absürt batıl inanç yapısını nasıl deşifre ettiğini inceler. Izutsu'ya göre "vesîle" mantığı, rasyonel hiçbir temeli olmayan, sadece rastlantısal doğumlara (ikiz doğmaya) mitolojik anlamlar yükleyen hastalıklı bir inanç (totem) sistemidir. Allah, "bunların hepsi sizin saçma sapan bağlamalarınız/uydurmalarınızdır (vesîle)" diyerek bu zihinsel kilitleri kırar.

        hâmin (حَامٍ)

        Sözcüğün kökü "h-m-y" (ح م ي) harfleridir. Temel anlamı; korumak, himaye etmek, savunmak, dokunulmaz kılmak ve kızışmaktır (hararet). Ayette "ve lâ hâmin" (ve hâm da kılmış değildir) şeklinde dördüncü ve son hayvan tabusu olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir yeri, nesneyi veya canlının etrafını diğerlerinin erişimine kapatarak (yasaklayarak) onu özel koruma altına almak" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "hâm" (korunmuş/koruyan) kelimesinin hangi hayvana dendiğini açıklar. Bir erkek devenin soyundan on (veya belirli sayıda) yavru döl alındığında, Cahiliye Arapları "Bu devenin sırtı artık korunmuştur (hâmiye zâhruhû)" derlerdi. Artık o erkek deveye binilmez, yük vurulmaz, suyuna ve otuna karışılmazdı. Kendi sırtını "himaye ettiği" için ona "hâm" denirdi.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette sayılan bu dört kavramın (bahîre, sâibe, vesîle, hâm) ontolojik eleştirisini tahlil eder. Kılıç'a göre Allah'ın yarattığı evrende her canlının doğal bir fonksiyonu vardır. Müşrikler, kendi zihinlerinde ürettikleri "kutsallık" ve "himaye" (hâm) mefhumlarını hayvanlara yansıtarak, hem kendi ekonomilerini felç etmiş hem de doğanın yasalarına pagan bir şeriat giydirmişlerdir. Kur'an, "Allah bunları meşru kılmadı" diyerek, eşyanın asıl doğal ve helal formuna geri dönülmesini emreder.

        yefterûne (يَفْتَرُونَ)

        Sözcüğün kökü "f-r-y" (ف ر ي) harfleridir. Temel anlamı; kesmek, deri veya kumaşı belirli bir biçim vermek üzere yarmak, uydurmak, yoktan bir yalan icat etmek ve iftira atmaktır. "İfti'al" babından muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "yefetrûne alallâhil kezibe" (Allah'a karşı yalan uyduruyorlar/iftira ediyorlar) şeklinde geçerek, bu uydurma yasaların teolojik boyutunu tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir deriyi dikecek şekilde bilerek ve ölçerek kesmek/yarmak" olduğunu belirtir. Mecazen insanın ortada hiçbir gerçeklik (malzeme) yokken kendi aklından bir söz veya yasa "kesip biçmesine" iftira (firye) denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iftira" eylemini basit bir hatadan (yanılgıdan) ayırır. Râgıb'a göre iftira eden kişi yanılmaz; kasten gerçeği kesip biçerek yeni ve sahte bir hakikat (veya şeriat) üretir. Onların hayvanlarla ilgili uydurdukları ritüeller asıl sorun değildir; asıl sorun, bu kendi "kestikleri" batıl yasaları "Bunu Allah emretti" diyerek ilahi otoritenin üzerine yıkmaları (O'na iftira etmeleri) cüretidir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın polemik yapısında "iftira" kavramının ağırlığını inceler. Neuwirth'e göre "iftira", Kur'an'daki en ağır teolojik suçlardan biridir. Çünkü iftira eden (müfteri), Allah'ın yasama (teşri) yetkisini gasp eden ve sahte yasalarla toplumu esir alan kişidir. Ayet, paganizmin sadece putlara tapmak olmadığını; aynı zamanda din adına "uydurma yasalar icat etmek" (yefterûn) olduğunu muazzam bir netlikle ortaya koyar.

        el-kezibe (الْكَذِبَ)

        Sözcüğün kökü "k-z-b" (ك ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; yalan söylemek, asılsız beyanda bulunmak, hakikati saptırmak ve sözün vakıaya (gerçeğe) uymamasıdır. Ayette, Allah'a atılan iftiranın (üretilen o sahte yasaların) mutlak ontolojik sıfatı olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir sözün, zihnin ürettiği kurgunun, dış dünyadaki nesnel gerçeklikle tamamen örtüşmemesi ve boş çıkması" anlamının bulunduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi teorisinde (epistemolojisinde) "kezib" (yalan) kavramını inceler. Izutsu'ya göre "yalan", masum bir yanlışlık değildir. Müşrikler "Şu deveyi Allah'a adadık" dediklerinde sıradan bir yalan söylemiyorlar; ilahi iradenin tam kalbine teolojik bir yalan (kezib) yerleştiriyorlardı. Kur'an, bu "kutsal" göstergeli tabuların altındaki o derin cehaleti ve sahtekarlığı "Bu apaçık bir yalandır" diyerek yüzlerine vurur.

        ya'kılûn (يَعْقِلُونَ)

        Sözcüğün kökü "a-k-l" (ع ق ل) harfleridir. Temel anlamı; bağlamak, düğümlemek, alıkoymak, engellemek, zihnin olayları birbirine bağlaması ve akıl yürütmektir. Ayetin sonunda "ve ekseruhum lâ ya'kılûn" (ve onların çoğu akıllarını kullanmazlar) şeklinde olumsuz yapıyla geçerek, uydurma dinin (iftiranın) yayıldığı o kitlesel/bilişsel cehaleti mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "kaçıp gitmemesi için devenin dizini sağlam bir iple bağlamak (ikal)" olduğunu belirtir. İnsanın zihnine "akıl" denilmesi, o mekanizmanın insanı aptalca arzulara uymaktan, batıla kaymaktan ve tehlikeye düşmekten "bağlayarak alıkoyması" (frenlemesi) sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "akletme" fiilini cehaletin (ve körü körüne taklidin) panzehri olarak okur. Râgıb'a göre akıl, sadece bilgi biriktirmek değil; doğruyu yanlıştan ayıran bağlayıcı bir güçtür. Müşriklerin çoğu, "Bir hayvanın kulağı kesildi diye o neden kutsal olsun ki?" şeklinde basit bir mantık (akıl) yürütmekten bile yoksundular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki "çoğunluk" (ekseruhum) ve "akletmeme" ilişkisini tahlil eder. Aydar'a göre Kur'an, batıl inançların (bahîre, sâibe gibi) toplumda nasıl bu kadar kolay yayıldığının (veya meşrulaştığının) teşhisini koyar: Çünkü kitlelerin (çoğunluğun) "akletme" gibi bir derdi yoktur; onlar atalarından gördükleri gelenekleri (dini) sorgulamadan taklit ederler. Akıl devreden çıktığında, hayvanın kesik kulağı bile kitlelere (çoğunluğa) "kutsal bir yasa" olarak yutturulabilir. Akıl, uydurma dinin en büyük düşmanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X