Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 102. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 102. Ayet

    قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kad seelehâ kavmun min kablikum śümme asbehû bihâ kâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bu tür soruları sizden önce de bir topluluk sormuş, fakat sonunda bunları inkar eder olmuşlardı.

      Bu ayet-i kerime, mucizeler ve ilahi beyanlar hakkında soru sormanın iki sebepten dolayı yasaklandığını göstermektedir. Ya Hz. Peygamber'in (s.a.) Allanın elçisi olduğu kendilerince de açık hale geldikten ve ortaya çıktıktan sonra da kendisinden mucizeler istemişlerdi, Resulullah onları getirdiğinde ise inkar etmişlerdi. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, Bu tür soruları sizden önce de bir topluluk sormuş, fakat sonunda bunları inkar eder olmuşlardı buyurmaktadır. Önceki ümmetler, Allah elçisi olduklarını anladıktan sonra da peygamberlerinden mucizeler istemişlerdi. Bir de muhtemeldir ki zikrettiğimiz gibi onlar şu türlü sorular soruyorlardı: Biz ahirette nerede olacağız? Benim babam kim? Ben kimim ve benzeri. Peygamberler onlara soruların cevaplarını verince de inkar etmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        se'elehâ (سَأَلَهَا)

        Sözcüğün kökü "s-e-l" (س أ ل) harfleridir. Temel anlamı; sormak, talep etmek, araştırmak ve istemektir. Mâide Sûresi 102. ayette "kad se'elehâ" (Andolsun ki onu/o soruları sormuştu) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, bir önceki ayette (101. ayet) yasaklanan o yersiz, kurcalayıcı ve inatçı soru sorma eyleminin tarihsel bir tekrarı (kötü bir emsali) olduğunu ilan eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir kimsenin bilmediği bir şeyi öğrenmek veya muhtaç olduğu bir nesneyi elde etmek için karşısındakinden talepte bulunması" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "sual" eylemini ikiye ayırır. Birincisi cehaleti gidermek için sorulan samimi sorudur; ikincisi ise muhatabı köşeye sıkıştırmak, laf kalabalığı yapmak veya kendi yükümlülüklerini zorlaştırmak için sorulan "inatçı" (veya lüzumsuz) sorudur. Ayette geçmiş toplumların "sorduğu" sorular bu ikinci kategoriye girer; onlar hakikati aramak için değil, ilahi sınırları (hududu) kurcalamak için soru sormuşlardır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu fiilin tarihsel atfını (göndermesini) tahlil eder. Aydar'a göre "se'elehâ" (o soruları sordular) ifadesi, özellikle İsrailoğulları'nın peygamberlerine (Hz. Musa'ya) kestikleri sığırın rengi, yaşı ve cinsi hakkında durmadan sordukları o meşhur sorulara zihinsel bir atıftır. Kur'an, Müslümanları uyarır: "Eğer siz de onlar gibi her detayı sorarsanız (se'elehâ), kendi helakınızı (veya dini zorluğunuzu) kendi dilinizle talep etmiş olursunuz."

        kavmun (قَوْمٌ)

        Sözcüğün kökü "k-v-m" (ق و م) harfleridir. Temel anlamı; kalkmak, ayakta durmak, kıyam etmek ve birlikte hareket eden insan topluluğudur. Ayette "kavmun min kablikum" (sizden önceki bir topluluk/kavim) şeklinde geçerek, o tarihsel hatayı yapan sosyolojik özneyi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir işi başarmak veya bir tehlikeye karşı koymak için ayağa kalkan, birbirine destek olan ve dik duran kitle" anlamının yattığını söyler. Arapçada kadınlar hariç tutularak sadece erkek toplulukları için de kullanıldığı olmuştur, ancak Kur'an'da genellikle inanç veya soy bağıyla bir araya gelmiş milletleri/toplumları ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojisinde "kavm" kelimesinin kullanımını inceler. Izutsu'ya göre "kavm", yolda tesadüfen bir araya gelmiş sıradan bir kalabalık (nâs) değildir. Kavm, ortak bir psikolojiye, ortak bir lidere (peygambere) ve ortak tarihsel reflekslere sahip organik bir bütündür. Sizden önceki "kavm" denildiğinde, inanç tarihi içindeki o kurumsal ve karakteristik toplum yapısı hedef alınır.

        kablikum (قَبْلِكُمْ)

        Sözcüğün kökü "k-b-l" (ق ب ل) harfleridir. Temel anlamı; ön, ön taraf, yönelmek, yüzünü dönmek, kabul etmek ve zamansal olarak öncesidir. Ayette "min kablikum" (sizden önce) şeklinde zaman zarfı olarak geçerek, Müslüman cemaatin Ehl-i Kitap ile olan kronolojik ve teolojik ardışıklığını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin arka (dübür) veya sonra (ba'd) olmasının tam zıttı olarak, insanın yüzüyle karşılaştığı ilk taraf veya zamanın daha erken (önceki) aşaması" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın tarih felsefesinde "min kablikum" (sizden önce) vurgusunun yarattığı pedagojik etkiyi tahlil eder. Neuwirth'e göre Kur'an, tarihi çizgisel (lineer) değil, ahlaki bir döngüsellik içinde okur. "Sizden öncekiler de aynı soruları sordu ve battı" denilmesi, yeni inanan cemaate (Müslümanlara) tarihin tekerrür edebileceğini hatırlatır. Önceki kavimlerin hataları, şimdiki kavmin (ümmetin) epistemolojik aynasıdır.

        asbehû (أَصْبَحُوا)

        Sözcüğün kökü "s-b-h" (ص ب ح) harfleridir. Temel anlamı; sabahlamak, sabaha erişmek, günün ağarması ve bir halden başka bir hale geçmek (dönüşmek/olmak). "İf'âl" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "summe asbehû bihâ..." (sonra o yüzden ... oldular / sabaha ... olarak çıktılar) şeklinde geçerek, sorulan o yersiz soruların yol açtığı o keskin ontolojik ve teolojik dönüşümü tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "gecenin karanlığının yarılması ve günün ilk ışıklarının (sabahın) kızıllığıyla belirmesi" olduğunu belirtir. Mecazen bu fiil (asbaha), insanın tıpkı karanlıktan aydınlığa geçer gibi, bir durumdan tamamen farklı yeni ve kalıcı bir duruma geçiş yapmasını (dönüşümünü) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "isbâh" (sabahlama/dönüşme) eyleminin psikolojik sarsıntısına dikkat çeker. Râgıb'a göre geçmiş kavimler peygamberlerine soru sorarken niyetleri dindar olmak (karanlıktan çıkmak) idi. Ancak sorularının cevabı (şeriatın katı kuralları) indiğinde, o kuralların ağırlığını taşıyamadılar. Yeni bir güne (asbehû) inananlar olarak başlamaları gerekirken, kendi istedikleri kuralları çiğneyerek (karanlığa düşerek) o hal üzere yeni bir kimliğe büründüler.

        kâfirîn (كَافِرِينَ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, inkar etmek ve nimete nankörlük etmektir. İsmi fail çoğul formunda olan bu kelime, ayetin sonunda "summe asbehû bihâ kâfirîn" (sonunda o şeyleri inkar edenler/tanımayanlar oldular) şeklinde geçerek, detaycı sorgulamanın ve haddi aşmanın vardığı o korkunç teolojik iflası mühürler.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin, hakikatin veya nimetin üzerini kalın bir örtüyle kapatarak onu görünmez ve işlevsiz kılmak" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki "küfür" eyleminin epistemolojik (bilgiye dayalı) kurgusunu inceler. Râgıb'a göre bu insanlar en başta kafir değildiler; gerçeği öğrenmek için "sordular" (se'elehâ). Ancak gerçek, kendi konforlarını bozacak şekilde açıklandığında (tubde), bu gerçeğe itaat etmek yerine inatla üzerini örttüler ve onu reddettiler. Ayetteki "kâfirîn", bilmeyenler değil, kendi sorduğu sorunun cevabına (ilahi yasaya) isyan eden nankörlerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sözlüğünde bu ayetin kapanışının (clausula) içerdiği trajediyi tahlil eder. Izutsu'ya göre "Kâfir", genellikle hakikati hiç duymamış biri değil; aksine, Allah'ın kendisine sunduğu geniş ve merhametli serbestiyet alanını (afvı) beğenmeyip, illa ki "kesin kurallar/mucizeler" talep eden, o kurallar geldiğinde ise yükün altına girmeyip sözünden dönen (nankörlük eden) narsist karakterdir. Allah müminleri tam olarak bu "küfür" mekanizmasına karşı uyarır: Dini kendi sorularınızla ağırlaştırmayın, sonra altından kalkamaz ve tıpkı sizden öncekiler gibi "inkarcılara" (kâfirîn) dönüşürsünüz. Sadelik imanı korur, lüzumsuz detaycılık küfre kapı aralar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X