Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 100. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 100. Ayet

    قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَـثْرَةُ الْخَب۪يثِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul lâ yestevî-lḣabîśu ve-ttayyibu velev a’cebeke keśratu-lḣabîś(i)(c) fettekû(A)llâhe yâ ulî-l-elbâbi le’allekum tuflihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Kötünün çokluğu sana ilginç gelse de iyi ile kötü bir değildir. O halde ey akıl sahipleri, Allah'a asi olmaktan sakının ki kurtuluşa eresiniz!

      De ki: Kötünün çokluğu sana ilginç gelse de iyi ile kötü bir değildir. Bu ayet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, cevap mahiyetindeki bu ayet-i kerime şöyle bir soruya karşı ortaya çıkmıştır. Ashab-ı kiramdan bazıları müşriklerin çok mal topladıklarını, helal olsun olmasın her şeyi elde ettiklerini gördüklerinde nefisleri aynı şeye meyledip özenmiştir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak iyi ile kötü bir değildir diye buyurmuştur. O, sanki şöyle demiştir: Az da olsa temiz mal çok olan kötü maldan hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, sözkonusu sahabiler, bazılarının ruhbanlık tarzındaki ibadetlerine, kendilerini insanların eziyetlerinden uzak tutmak için onlardan uzak durmaya, ayrıca birçok sıkıntı ve meşakkate tahammül göstermelerine özenmişler ve onları yapmaya koyulmuşlardır. Nakledildiğine göre Resulullah'ın (s.a.) ashabından bazıları ruhbanlığa ve insanlardan uzak yaşamaya niyetlenmişlerdi. İşte bunun üzerine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: De ki: İyi ile kötü bir değildir. Aslı iyi olan az amel aslı kötü olan çok amelden daha hayırlıdır.

      O halde Allah'a asi olmaktan sakının, yani Allah'ın emirlerine ve yasaklarına karşı çıkmaktan.

      Ey akıl sahipleri. Bu mealdeki ifade Cenab-ı Hakk'ın sadece aklı eren ve tam olan kişiye hitap ettiğinin delili bulunmaktadır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kul (قُل)

        Sözcüğün kökü "k-v-l" (ق و ل) harfleridir. Temel anlamı; söylemek, konuşmak, söz üretmek ve beyan etmektir. Mâide Sûresi 100. ayette "kul" (De ki) şeklinde emir kipiyle geçerek, peygambere ilahi bir tebliğ görevi yükler ve ardından gelecek olan evrensel ahlaki/ontolojik yasayı tüm insanlığa ilan etmesini emreder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "sadece bir ses çıkarmak değil, zihinde anlamlı bir inanç veya niyet barındıran, karşı tarafa bir mesaj ileten söz" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "kul" (de ki) emrinin retorik işlevini tahlil eder. Râgıb'a göre bu emir, cümlenin içeriğinin peygamberin kendi şahsi fikri olmadığını; doğrudan mutlak otoriteden (Allah'tan) alınan, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek katı bir manifesto (yasa) olduğunu gösterir.

        lâ yestevî (لَا يَسْتَوِي)

        Sözcüğün kökü "s-v-y" (س و ي) harfleridir. Temel anlamı; eşit olmak, denk olmak, düzeltmek, hizaya gelmek ve aynı seviyede bulunmaktır. "İfti'al" babından olumsuz muzari fiil olan bu kelime, ayette "lâ yestevîl habîsu vet tayyibu" (pis/kötü olan ile temiz/iyi olan asla eşit (denk) olmaz) şeklinde geçerek, evrendeki en temel niteliksel (kalitatif) ayrımı ilan eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "iki nesnenin uzunluk, ağırlık veya değer bakımından terazide birbirini tam olarak dengelemesi, birinin diğerine üstün gelmemesi" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "müsâvât" (eşitlik) kavramının ontolojik reddini inceler. Izutsu'ya göre ayet, insanların niceliğe (sayıya/çoğunluğa) tapan zihin yapısını paramparça eder. Kötülük ve iyilik, terazinin iki kefesine konulduğunda aynı ağırlığı (eşitliği) basmazlar; çünkü ontolojik olarak farklı fıtratlara sahiptirler.

        el-habîsu (الْخَبِيثُ)

        Sözcüğün kökü "h-b-s" (خ ب ث) harfleridir. Temel anlamı; pis, iğrenç, zararlı, bozuk, ahlaksız, haram ve fıtratın tiksindiği her türlü maddi/manevi kirliliktir. Ayette, reddedilen ve eşitlik dışı bırakılan ilk negatif unsuru tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın duyularına, aklına ve ruhuna tiksinti veren, tabiatında bozukluk (fesat) barındıran nesne veya karakter" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "habîs" kavramını üç boyutta tahlil eder. Râgıb'a göre habîs; inançta şirktir (küfürdür), eylemde ahlaksızlıktır (yalan/zina), rızıkta ise haramdır (domuz eti/içki/kumar). Ayette "habîs", bu üçünün oluşturduğu o zehirli ve iğrenç varoluşsal paketin genel adıdır.

        et-tayyibu (وَالطَّيِّبُ)

        Sözcüğün kökü "t-y-b" (ط ي ب) harfleridir. Temel anlamı; iyi, temiz, güzel, lezzetli, fıtrata uygun, helal ve hoşa giden şeylerdir. Ayette, habîsin tam zıttı (antagonisti) olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin insanın duyularına ve ruhuna saf bir ferahlık/lezzet vermesi, içinde hiçbir bozukluk veya kirlilik (zarar) barındırmaması" anlamının bulunduğunu söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "tayyib" ve "habîs" zıtlığını ontolojik ve estetik bir bağlamda inceler. Kılıç'a göre Allah evreni bu iki zıt kutup üzerine (diyalektik) kurmuştur. Tayyib, eşyanın asıl ve saf halidir; hayatı destekler. Habîs ise o saf halin bozulmuş (kokuşmuş) türevidir; hayatı zehirler. Kur'an, "ikisi asla denk değildir" diyerek insanı mutlak surette iyiden (tayyibden) yana taraf olmaya zorlar.

        a'cebeke (أَعْجَبَكَ)

        Sözcüğün kökü "a-c-b" (ع ج ب) harfleridir. Temel anlamı; şaşırtmak, hayrete düşürmek, etkilemek, büyülemek ve beğendirmektir. "İf'âl" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "ve lev a'cebeke" (senin hoşuna gitse / seni hayrete düşürse bile) şeklinde şart edatıyla (lev) birlikte geçerek, insanın zihinsel yanılgısını (psikolojik zaafını) deşifre eder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin alışılmışın dışında, devasa veya parlak olması sebebiyle insanın aklını başından alması ve onu şaşkınlığa sürüklemesi" anlamına geldiğini belirtir. Kibre "ucub" denilmesi de kişinin kendi aklına/güzelliğine şaşırmasından (büyülenmesinden) dolayıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "i'câb" (etkilenme/beğenme) eyleminin psikolojik kışkırtıcılığını tahlil eder. Reynolds'a göre kötülük (habîs), genellikle insanın karşısına çirkin bir yüzle çıkmaz. Şeytan onu parıltılı, kalabalık, kazançlı ve son derece "büyüleyici/cezbedici" (a'cebeke) bir ambalajla sunar. Ayet, insanın nesnelerin dış ambalajına (cazibesine) kapılarak onların içindeki zehri (habîsi) unuttuğu o zafiyet anına parmak basar.

        kesretu (كَثْرَةُ)

        Sözcüğün kökü "k-s-r" (ك ث ر) harfleridir. Temel anlamı; çokluk, yığın, sayısal fazlalık, kalabalık ve bolluktur. Azlığın (kıllet) tam zıttıdır. Ayette "kesretul habîsi" (pis olanın çokluğu / yığını) tamlaması içerisinde geçerek, insanın gözünü boyayan (a'cebeke) o niceliksel illüzyonu tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "birikme, üst üste yığılma ve sayısal olarak devasa boyutlara ulaşma" anlamının yattığını söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik eleştirisinde "kesret" (çoğunluk/çokluk) kavramının negatif imajını inceler. Izutsu'ya göre Kur'an, demokratik veya istatistiksel bir "çoğunluk" (majority) felsefesini reddeder. İnsanların çoğu yanılır, şükretmez ve inanmaz (ekserun nâs). Bir malın, paranın veya insan yığınının "çok olması" (kesret), onun haklı (tayyib) olduğunu kanıtlamaz. Çoğunluk, genellikle "habîsin" sığınağıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki sosyo-ekonomik bağlamını tahlil eder. Öztürk'e göre ayet, içkiyi, kumarı ve rüşveti yasaklayan o sarsıcı bloktan (Mâide 90-96) sonra gelir. Kumarın, faizin veya içki ticaretinin getirdiği "çok" (kesret) para; dürüst, helal (tayyib) bir emeğin getirdiği "az" paradan asla üstün (eşit) değildir. Az ama temiz (tayyib) olan, çok ama pis (habîs) olandan ontolojik olarak daha ağır çeker.

        fettekû (فَاتَّقُوا)

        Sözcüğün kökü "v-k-y" (و ق ي) harfleridir. Temel anlamı; korumak, sakınmak, kalkan edinmek, zarar verecek şeylere karşı uyanık olmak ve sorumluluk bilinci taşımaktır. Ayette "fettekûllâhe" (O halde Allah'a karşı takvalı olun / O'ndan sakının) şeklinde emir kipiyle geçerek, o niceliksel illüzyondan (çokluğun cazibesinden) korunmanın yegane psikolojik/ahlaki zırhını tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın etine veya ruhuna zarar verecek dışsal bir tehlikeye karşı araya sağlam bir bariyer (kalkan) çekmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, takvanın ayetteki fonksiyonunu "farkındalık" üzerinden okur. Râgıb'a göre "çokluğun cazibesine (kesretul habîs) kapılmamak" büyük bir zihinsel irade ister. Takva, gözün gördüğü o "büyüleyici çoğunluğa" aldanmayıp, kalbin gördüğü o "temiz azınlığın" (tayyibin) yanında durabilme cesareti ve kalkanıdır.

        ulî (أُولِي)

        Sözcüğün kökeni işaret/isnad zamirlerine dayanır. "Zû" (sahip) kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; sahipleri, ehli ve mensuplarıdır. Ayette "yâ ulîl elbâb" (Ey akıl/öz sahipleri) nidası (seslenişi) içerisinde geçer.

        el-elbâbi (الْأَلْبَابِ)

        Sözcüğün kökü "l-b-b" (ل ب ب) harfleridir. Kelime, "lubb" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; bir şeyin özü, kabuğun içindeki çekirdek, asıl maya, saf/temiz akıl ve sağduyudur. Ayette, kalabalığın peşinden gitmeyen o ahlaki azınlığın epistemolojik sıfatı olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "dıştaki kabukları veya gereksiz posaları soyulduktan sonra geriye kalan, nesnenin en değerli iç özü/çekirdeği (lubbü)" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın akıl felsefesinde "lubb/elbâb" kavramını tahlil eder. Izutsu'ya göre sıradan akla (akl-ı meâş) Kur'an'da sadece "akl" denir. Ancak "elbâb" (öz akıl), sıradan hesaplamalar yapan akıl değil; dış ambalaja (a'cebeke) ve çokluğa (kesret) aldanmayıp, o ambalajın altındaki zehri (habîsi) ve iyiliği (tayyibi) gören "derin ve arınmış" akıldır. Ulü'l-elbâb (öz akıl sahipleri), istatistiklere değil, ahlaka (takvaya) göre karar veren bilgelerdir.

        tuflihûn (تُفْلِحُونَ)

        Sözcüğün kökü "f-l-h" (ف ل ح) harfleridir. Temel anlamı; yarmak, engelleri aşmak, başarıya ulaşmak ve kurtuluştur. Ayetin sonunda "leallekum tuflihûn" (umulur ki kurtuluşa / başarıya erersiniz) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, çokluğun (habîsin) cazibesine direnmenin eskatolojik (ahirete dair) nihai ödülünü ilan eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "çiftçinin, toprağı yararak içindeki gizli potansiyeli (tohumu) gün yüzüne çıkarması" olarak tanımlar.

        Angelika Neuwirth, Mâide 100'ün kapanışındaki (clausula) "felâh" kelimesinin tarımsal kökeniyle "tayyib/habîs" arasındaki metaforik bağı inceler. Neuwirth'e göre insan da tıpkı bir çiftçi (fellah) gibidir. O, dünyanın o "pis yığınlarını" (habîsi/yabani otları) bir kenara yaracak (f-l-h), nefsinin cazibesini (ucub) aşacak ve kendi tarlasını sadece az ama "temiz" (tayyib) tohumlarla sürecektir. Kurtuluş (felâh), dünyadaki kalabalıkların (kesret) peşinden gitmekle değil, kendi aklının özüyle (elbâb) hakikati yarmakla mümkündür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X