مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 99. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: maide 99, ilahi ilim, maide suresi 99. ayet, maide suresi, tebliğ, allah, resul, ilim, bilgi
-
Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir. Allah ise açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.
Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir. Bu ayetin iki yorumu vardır. Birincisi, ayet-i kerime, başkasına öğüt veren kişi söylediklerini kendisi yapmazsa o öğüdün faydası bulunmayıp herhangi bir yarar sağlamaz diyenleri reddetmektedir; çünkü söylediklerini, -Allah'ın salat ve selamı Üzerlerine olsun- peygamberlerden daha çok yaşayan hiç kimse yoktur, fakat onların öğütleri ve nasihatleri kendi milletlerine fayda vermemiş, onların kötü huylarını ve aşırı inatçılıklarını değiştirmeye yaramamıştır.
İkincisi, bu ayet, peygamberlerin görevlerinin tebliğ etmekten ibaret olduğunu ve milletin, onların söylediklerini kabul etmemelerinin peygamberlere hiçbir zarar vermeyeceğini haber vermektedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: " (Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz; Resul'e düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır".
Allah ise açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir; kendileriyle savaşmak suretiyle Muhammed aleyhisselama ve ashabına karşı gösterdiğiniz apaçık düşmanlığınızı Allah bilir. Gizlediğiniz anlamındaki lafızla da, Hz. Peygamber'i öldürmek kararınızı ve kurduğunuz tuzakları Allah bilir, manası kastedilmiştir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hatırlar mısın? İnkar edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı, Allah da bozuyordu". Onlar Hz. Peygamber'e (s.a.) tuzak kuruyor ve onu öldürmeye çalışıyorlardı, fakat Yüce Allah, onların tuzaklarını Resulüne bildirmiş ve onu insanlardan koruyacağını haber vermiştir. "Onlar ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba harcarlar".
Yorumu Yorumla
-
er-resûli (الرَّسُولِ)
Sözcüğün kökü "r-s-l" (ر س ل) harfleridir. Temel anlamı; ardı ardına gitmek, acele etmeden, sakin ve yumuşak bir şekilde sevk edilmek, bir mesajla veya özel bir görevle gönderilmektir. Mâide Sûresi 99. ayette "mâ aler resûli" (Elçinin üzerinde / elçiye düşen görev) tamlaması içerisinde geçerek, ilahi mesajı taşıyan insanın ontolojik ve hukuki sınırlarını tanımlar.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün temelinde "birini veya bir nesneyi yavaşlık, suhulet (yumuşaklık) ve belirli bir istikamet üzere ileriye doğru yönlendirmek" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "resûl" kavramını kendi başına buyruk bir liderden ayırır. Râgıb'a göre elçi, gönderen makamın (Allah'ın) emrine tabidir ve onun otoritesini temsil eder; ancak bu temsil ona ilahi bir yetki (insanları zorlama hakkı) vermez. Resûl, sadece bir taşıyıcı (vesile) ve rehberdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik iletişim modelinde peygamberlik kurumunu inceler. Izutsu'ya göre Hristiyanlıkta "Elçi/Mesih" (İsa) dikey eksende uluhiyete (tanrılığa) yükseltilmişti. Kur'an ise bu ayetteki gibi "resûl" vurgularıyla peygamberi dikey eksenden (tanrısallıktan) alır ve onu yatay eksendeki (insanlık düzlemindeki) iletişim kanalının bir parçası yapar. Peygamber vahyin kaynağı değil, sadece saf kanalıdır.
el-belâğu (الْبَلَاغُ)
Sözcüğün kökü "b-l-ğ" (ب ل غ) harfleridir. Temel anlamı; hedefine ulaşmak, varmak, istenilen menzile girmek, yeterli olmak ve mesajı eksiksiz iletmektir. Ayette "mâ aler resûli illel belâğ" (Elçinin üzerinde tebliğden / apaçık ulaştırmadan başka bir görev yoktur) şeklinde "mâ... illâ" (ancak/sadece) hasr/sınırlandırma edatıyla geçerek, peygamberin sorumluluk alanını kesin bir çizgiyle kapatır.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin, haberin veya kişinin amaçlanan son noktaya, nihayete kadar gidip dayanması" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "belâğ" (tebliğ) eylemini hidayet (kılavuzluk) bağlamında açıklar. Râgıb'a göre peygamberin görevi insanların kalbini değiştirmek, onlara zorla inandırmak veya onların başına bekçi dikilmek değildir; onun tek görevi, ilahi mesajı muhatabın aklına, kulağına ve vicdanına "hiçbir şüphe ve mazeret bırakmayacak şekilde tam olarak ulaştırmaktır" (belâğ). Mesaj ulaştığı an, peygamberin mesuliyeti biter.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin siyasi ve hukuki bağlamını tahlil eder. Öztürk'e göre bu ayet, Medine döneminde güçlenen İslam toplumunda peygamberin konumunu netleştirir. Peygamber bir diktatör veya insanların vicdanlarını denetleyen bir "inanç polisi" değildir. Onun görevi (belâğ), dini kuralları ve hakikati beyan etmektir. Toplumun bu kurallara uyup uymaması peygamberin kişisel meselesi değil, kul ile Allah arasındaki bir hesaplaşmadır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın polemik yapısında "hasr" (sınırlandırma) kurgusunu inceler. Neuwirth'e göre "Elçiye düşen sadece (illâ) tebliğdir" cümlesi, Ehl-i Kitab'ın peygamber algısına yönelik çok sert bir düzeltmedir. Peygamberleri mucizeler yaratan doğaüstü varlıklar, günahları affeden rahipler veya tanrısal oğullar olarak gören geleneğe karşı Kur'an; peygamberi son derece rasyonel, insani ve sınırlı bir memuriyet (belâğ) makamına indirgeyerek tevhidi korur.
ya'lemu (يَعْلَمُ)
Sözcüğün kökü "a-l-m" (ع ل م) harfleridir. Temel anlamı; bilmek, idrak etmek, kavramak ve nesnenin asıl doğasına nüfuz etmektir. Ayette "vallâhu ya'lemu" (Allah bilir) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, peygamberin tebliğ (belâğ) görevinden sonra başlayan o devasa ilahi denetim safhasını başlatır.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin üzerinde iz/işaret bırakmak suretiyle onun mahiyetini, cehalete ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavramak" anlamına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde eylemin kurgusal geçişini tahlil eder. Aydar'a göre "Elçinin görevi sadece tebliğdir" denildikten hemen sonra "Allah bilir" denilmesi, sorumluluğun (ve yargılamanın) peygamberden alınıp doğrudan Allah'a devredildiğinin (transfer edildiğinin) ilanıdır. Elçi dışarıdaki eylemi görür ve söyler; ancak kalplerdeki asıl imanı veya nifakı "bilme" (yargılama) yetkisi sadece Alîm olan Allah'a aittir.
tubdûne (تُبْدُونَ)
Sözcüğün kökü "b-d-v" (ب د و) harfleridir. Temel anlamı; ortaya çıkmak, görünmek, açıkça belli olmak, bedevi (çölde açıkta yaşayan) ve sırrı ifşa etmektir. "İf'âl" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "mâ tubdûne" (açıkladığınız/açığa vurduğunuz şeyleri) şeklinde geçerek, insanın dış dünyadaki kamusal varoluşunu tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir şeyin gizliyken aniden görünür hale gelmesi, örtüsünün açılarak göz önüne çıkması" olduğunu söyler. Çöle "bâdiye", orada yaşayana "bedevi" denilmesi, ufukta hiçbir engel/örtü olmaksızın açıkta bulunmalarındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "ibdâ" (açığa vurma) eylemini insanın sosyal maskesi olarak açıklar. Râgıb'a göre dille söylenen iman sözleri, bedensel olarak kılınan namazlar veya başkalarının gözü önünde (kamusal alanda) yapılan her türlü söz ve eylem "tubdûne" kapsamındadır. Peygamber sadece bu "açığa çıkan" (bedevîleşen/görünen) kısma bakarak insanlara muamele etmek zorundadır.
tektumûn (تَكْتُمُونَ)
Sözcüğün kökü "k-t-m" (ك ت م) harfleridir. Temel anlamı; gizlemek, saklamak, sır tutmak, örtbas etmek ve içte (kalpte) tutmaktır. Ayetin sonunda "ve mâ tektumûn" (ve gizlediğiniz/sakladığınız şeyleri) şeklinde geçerek, insanın asıl niyetlerini barındıran o derin psikolojik karanlığı tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi sıkıca örtmek, dışarıya sızmasını veya görünmesini mutlak surette engellemek" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kitmân" (gizleme) kavramını "ibdâ" (açıklama) kavramının tam zıttı olarak konumlandırır. Râgıb'a göre bu, insanın dışarıya dindar görünürken içinde küfrü, nifakı, kini veya günahkâr arzuları sır gibi saklamasıdır. Kalp, insanın en büyük mahzenidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan psikolojisini tahlil edişinde "ibdâ" (açığa vurma) ve "kitmân" (gizleme) diyalektiğini inceler. Izutsu'ya göre insan, içiyle dışı genellikle birbirinden farklı olan (ikiyüzlü/münafık) derin bir varlıktır. İnsanlar "gizlediklerini" (tektumûn) peygamberden, toplumdan ve kanunlardan saklayabilirler. Ancak ayet, Allah'ın ilminin (ya'lemu) insanın ürettiği o sosyal maskeyi (ibdâ) delip geçtiğini ve en derin psikolojik dehlizlerdeki sırları (kitmân) eşzamanlı olarak kavradığını ilan eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki varoluşsal ağırlığı tahlil eder. Kılıç'a göre Allah, "Açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilirim" diyerek dindarlığı toplumsal bir performans olmaktan çıkarıp, tamamen "birey ile vicdanı (ve Yaratıcısı) arasındaki" şeffaf bir hesaplaşmaya dönüştürür. Elçinin omuzlarından "insanları denetleme" yükü (belâğ ile) alınmış; insanın omuzlarına ise "Allah'tan hiçbir şeyi saklayamayacağı" mutlak gerçekliğinin ve kendi niyetinin ağır faturası yüklenmiştir. Gerçek ahlak, gizlediklerimizle açığa vurduklarımızın eşitlendiği yerde başlar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla