اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 98. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: maide suresi 98. ayet, merhamet, şiddetli azap, maide suresi, maide 98, allah, rahim, mağfiret, rahmet, ilim, bilgi
-
Bilin ki Allah'ın cezalandırması çetindir ve Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
Bilin ki Allah'ın cezalandırması çetindir. Yani kendisine karşı çıkıp emrine muhalefet edeni; halbuki siz olan biten her şeyin O'nun bilgisi dahilinde bulunduğunu bilmektesiniz. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Şunu da bilin ki Allah tövbe edip kendisine dönüş yapana karşı çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Cezalandırması çetindir. Çünkü bazı cezalar çetin değildir, özellikle ahiret cezaları ateşle uygulanır. Hiçbir ceza yoktur ki, az da olsa ona katlanmak mümkün olmasın, ancak ahiret azabı müstesna, çünkü ahiret cezası ateşle gerçekleşir, bu sebeple ona hiç kimse katlanamaz. Bir de dünya cezaları ve azabı biter, ahiret azabı hiç bitmez ve sona ermez. Bundan dolayı çetin diye nitelendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
i'lemû (اعْلَمُوا)
Sözcüğün kökü "a-l-m" (ع ل م) harfleridir. Temel anlamı; bilmek, idrak etmek, kavramak ve şüpheyi ortadan kaldıran kesin bir kanaate ulaşmaktır. Mâide Sûresi 98. ayette "i'lemû" (bilin / iyi bilin ki) şeklinde emir kipiyle geçerek, muhatabı zihinsel bir teyakkuza çağıran ve hemen ardından gelecek olan o devasa teolojik gerçeği (ilahi adaletin iki ucunu) kavramaya zorlayan bilişsel bir uyarıdır.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyin üzerinde iz veya işaret bırakmak suretiyle onun mahiyetini, gerçek doğasını şüpheye yer bırakmayacak şekilde idrak etmek" anlamına geldiğini belirtir. Emir kipiyle kullanıldığında, bu idrakin pasif bir öğrenme değil, hayata yön verecek aktif bir bilinç durumu olması istenir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "ilim" eylemini cehaletin ve zannın zıttı olarak konumlandırır. Râgıb'a göre ayetin başındaki bu emir, "Allah'ın cezalandırıcı ve bağışlayıcı olduğunu sadece ezberleyin" demek değildir. Bu emir; insanın kendi eylemlerini, günahlarını ve tövbelerini bu iki mutlak gerçeğin (ceza ve af) terazisinde tartabilecek "varoluşsal bir farkındalığa" (ilme) ulaşmasını talep eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu emir kipinin retorik işlevini açıklar. Aydar'a göre "i'lemû" (bilin ki) hitabı, Kur'an'ın muhatabını sarsmak ve dikkatini en üst düzeye çıkarmak için kullandığı bir anlambilimsel alarmdır. Allah, yeryüzündeki yasa koyucu ve yargılayıcı gücünün (şiddet ve merhametinin) sınırlarını ilan etmeden önce, insanın aklını bu gerçeği kavraması için "bilgiye/idrake" davet eder.
şedîdu (شَدِيدُ)
Sözcüğün kökü "ş-d-d" (ش د د) harfleridir. Temel anlamı; sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, katılık, tavizsizlik, zorluk ve şiddettir. Ayette "şedîdul ıkâbi" (cezası/azabı çok çetin/şiddetli olan) tamlaması içerisinde geçerek, ilahi hukukun ihlal edilmesi durumunda devreye girecek olan sarsılmaz yaptırım gücünü tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir düğümü çözülmeyecek kadar sıkı ve sağlam bir şekilde bağlamak, esnekliğin zıttı" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "şiddet" kavramının adaletle olan bağını inceler. Izutsu'ya göre ilahi şiddet (şedîd), kontrolsüz bir öfke veya keyfi bir gaddarlık değildir. Bu kelime, Allah'ın koyduğu kuralları (haramları) kasten ve kibirle çiğneyenlere karşı, ilahi adaletin hiçbir "esneklik, taviz veya tolerans" göstermeden, en katı haliyle işleyeceğinin ontolojik garantisidir. Şiddet, yasanın ciddiyetidir.
el-ıkâbi (الْعِقَابِ)
Sözcüğün kökü "a-k-b" (ع ق ب) harfleridir. Temel anlamı; topuk, birinin hemen peşinden/ardından gitmek, izlemek, sonuç ve cezadır. Ayette "şedîdul ıkâb" (cezası çetin) şeklinde geçerek, işlenen suçun peşini bırakmayan o adil karşılığı ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin, başka bir şeyin topuğuna (akibine) basarcasına onu yakından takip etmesi ve onun yerine geçmesi" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "ıkâb" (ceza) kavramı ile suç arasındaki o ayrılmaz nedensellik bağını tahlil eder. Râgıb'a göre cezaya "ıkâb" denilmesi, onun suçtan bağımsız harici bir felaket olmamasındandır. Ikâb, tıpkı insanın gölgesinin onu takip etmesi gibi, işlenen günahın "hemen ardından (topuğundan) gelen", suçun kendi doğurduğu kaçınılmaz ontolojik sonuçtur. Suç varsa, onun peşinden gelen "ıkâb" (ceza) da muhakkak vardır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ilahi sistemdeki yerini inceler. Öztürk'e göre Allah'ın "ıkâb" sahibi olması, O'nun evreni yaratıp başıboş bırakmadığını, yeryüzünde işlenen hiçbir zulmün, cinayetin veya ihlalin karşılıksız (cezasız) kalmayacağını gösterir. İlahi adalet, suçluyu "topuğundan" (akabinden) yakalar ve faturayı en çetin (şedîd) şekilde keser.
ğafûrun (غَفُورٌ)
Sözcüğün kökü "ğ-f-r" (غ ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, korumak, bağışlamak ve kirliliği silmektir. "Fa'ûl" vezninde, süreklilik ve mübalağa (yoğunluk) bildiren sıfat formunda olan bu kelime, ayette "ve ennallâhe ğafûrun" (ve şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır) şeklinde geçerek, çetin cezanın (ıkâbın) hemen karşısına dikilen o devasa ilahi merhamet duvarını ilan eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir nesneyi kirden veya darbeden korumak için onun üzerini sağlam bir örtüyle çekmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Ğafûr" sıfatını insanın af dilemesi (tövbesi) bağlamında açıklar. Râgıb'a göre Allah, kulun işlediği suçu (ıkâbı gerektiren ameli) kul samimiyetle tövbe ettiğinde öyle bir "örter" ki, ahiretteki o çetin ceza tablosunu tamamen ortadan kaldırır. Fa'ûl vezni, bu örtme/bağışlama işleminin sınırsız kapasitesini gösterir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik dengesinde (havf ve reca / korku ve umut) bu zıtlığın inşasını tahlil eder. Neuwirth'e göre "şedîdul ıkâb" (çetin ceza) ile "ğafûr" (çok bağışlayan) sıfatlarının aynı kısa ayet içinde art arda verilmesi (ve her ikisinin başına da vurgu edatı olan 'enne/şüphesiz' getirilmesi), muazzam bir teolojik diyalektiktir. Kur'an insanı ne mutlak bir cehennem korkusuyla felç eder, ne de sonsuz bir bağışlanma garantisiyle şımartır. İnsan bilinci, bu iki mutlak gücün (korku ve umudun) tam ortasında, dengeli bir ahlak üretmeye mecbur bırakılır.
rahîm (رَّحِيمٌ)
Sözcüğün kökü "r-h-m" (ر ح م) harfleridir. Temel anlamı; acımak, şefkat göstermek, korumak, incelik, lütuf ve merhamet etmektir. Ayetin sonunda "ğafûrun rahîm" (çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir) şeklinde ikinci bir esma-i hüsna olarak geçerek, ilahi affın (örtmenin) eksik kalan estetik ve sevgisel boyutunu tamamlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "birine karşı kalpte duyulan derin bir incelik, rikkat ve ona iyilik etme/onu koruma güdüsü" olduğunu belirtir. Annenin yavrusunu taşıdığı organa (rahim) bu ismin verilmesi de, o mekânın mutlak bir koruma, besleme ve şefkat alanı olmasındandır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda "Ğafûr" ve "Rahîm" isimlerinin eşdizimli (yan yana) gelmesinin felsefi derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre "Ğafûr" sıfatı negatif bir eylemdir; yani insanın üzerindeki kirliliği, günahı ve çetin cezayı (ıkâbı) siler/kaldırır. Ancak sadece günahın silinmesi insanı boşlukta bırakır. İşte bu noktada "Rahîm" sıfatı devreye girerek pozitif bir eylem yapar; temizlenen o ruhu ilahi şefkatle, sevgiyle ve sayısız nimetle doldurur. Allah'ın adaleti suçluyu cezalandırır (şedîdul ıkâb), ancak Allah'ın merhameti (Rahîm) her zaman gazabını geçer. İnsandan beklenen "bilgi" (i'lemû), bu adaleti ve merhameti aynı anda idrak etmesidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla