اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعاً لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُماًۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 96. Ayet
Daralt
X
-
Kendinize ve yolculara geçimlik olmak üzere sularda avlanmak ve onu yemek size helal kılındı. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. Toplanıp huzuruna varacağınız Allah'tan korkun.
Kendinize ve yolculara geçimlik olmak üzere sularda avlanmak ve onu yemek size helal kılındı. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. Cenab-ı Hak, su ve deniz avcılığının, ayrıca onları yemenin ihramlıya helal kılındığını haber vermektedir. Müfessirler bu ayetin açıklamasında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Deniz avından maksat denizde avlanan şeydir, deniz yemeği de denizin dışarı attığı şeydir. Hz. Ömer'den (r.a.) de aynı şey nakledilmiştir: Deniz avı denizde avlanan, deniz yemeği de denizin dışarı attığı şeydir. Hz. Ebıl Bekir (r.a.) ile İbn Abbas da şöyle demişlerdir: Deniz yemeği denizin dışarı attığı şeydir. Bazı müfessirler de şöyle demiş: Deniz avı denizden taze olarak alınan balıktır, yemeği de onların tuzlanmış olanıdır. Kendinize geçimlik olmak üzere, siz mukim olanlar için faydalı olmak üzere; yolculara geçimlik olmak üzere, yolcular için faydalı olmak üzere. Bazıları ise şöyle demiştir: Deniz avı, taze olarak avladığın şey, deniz yemeği de seyahatinde azık olarak kullanmak üzere tuzladığın balıklar.
Şimdi, nassın zahirine göre hükmeden alimlerce Sularda avlanmak ve onu yemek size helal kılındı mealindeki ilahi kelamın zahirine göre bütün deniz ürünleri helal ve serbesttir. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: "Denizin suyu temiz, ölüsü de helaldir"; burada Resulullah deniz ölüsü ile diğer ölüler ve deniz yiyeceği ile diğer yiyecekler arasında bir tahsis yapmamıştır. Şu kadar var ki bize göre burada balık cinsinden olan ürünler kastedilmiştir. Çünkü Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiş: "iki ölü ve iki kan bize helal kılındı; iki ölü çekirge ve balıktır". Bu rivayet, yukarıdaki hadisin balık cinsinden olan deniz ürünlerine ait olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu ayetin anlamı kapalıdır, hayvanı sadece avlamak değil, onun etinden yemen de helal değildir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (r.a.) ihramlı iken yemeğe davet edilmiş, sofraya keklik kuşlarının etleri konmuş Hz. Ali onları görünce sofradan kalkmış, yanındakiler de kalkmış. Davet sahibine şöyle denilmiş: Hz. Ali ve yanındakiler, herhalde yemeği beğenmediklerinden kalktılar. Bunun üzerine ev sahibi Hz. Ali'ye adam göndermiş, o da gelmiş; kendisine şöyle demiş: Yemeği neden beğenmedin? Biz onu ne avladık, ne avlanmasını emrettik, ne de avlanması için işarette bulunduk! Hz. Ali (r.a.) Kara avı ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı mealindeki ayet-i kerimeyi okuyup geri döndü. Hz. Osman'dan da buna benzer bir rivayet nakledilmiştir.
Bizim kanaatimize göre kendisi avlamadığı veya kendisi adına avlanmadığı takdirde ihramlının av etinden yemesi helaldir. Çünkü Ebıl Katade'den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Ebıl Katade, Mekke yolunda Hz. Peygamber'le birlikte yol alıyordu, kendisi ihramlı değildi. Bir ara ihramlı olan arkadaşlarıyla birlikte geride kaldı. Yolda yabani eşek gördü ve hemen atına atladı. Arkadaşlarından kamçı vermelerini istedi ise de vermediler, mızrağını vermelerini istedi, yine vermediler. Bunun üzerine eşeği alıp saldırdı ve onu öldürdü. Arkadaşlarının bir kısmı ondan yediler, fakat bazıları yemediler. Resıllullah'a (s.a.) yetiştiklerinde bu meseleyi sordular. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "O bir yiyecektir, onu size her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah yedirmiştir:· Arkasından da "Onun etinden yanınızda bir parça var mı?" diye sordu. Cabir b. Abdullah'tan (r.a.) gelen diğer bir rivayet de şöyledir: Ebıl Katade bir yaban eşeği kesmişti, bizler ihramlı idik, o değildi. Hz. Peygamber (s.a.) yanımızda olduğu halde biz ondan yedik. Yine Ebıl Katade'den gelen başka bir rivayet de şöyledir: Ben bir yaban eşeği yakalamıştım. Hz. Peygamber'e (s.a.); Ya Resıllellah, ben bir yaban eşeği yakaladım, yanımda da onun etinden bir parça vardır, dedim. Kendisi orada bulunanlara "bundan yeyin" diye buyurdu, onlar ihramlı idi. Cabir b. Abdullah'tan (r.a.) gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kendiniz avlamadığınız veya sizin için avlanmadığı takdirde kara avının eti size helaldir". Hasılı Hz. Peygamber, kendisi avlamadığı ve kendisi için de avlanmadığı takdirde ihramlının kara avının etini yemesine izin vermiştir. Alimlerimiz de bunu esas almışlardır. "ihramda iken av hayvanlarını öldürmeyin" mealindeki ayet-i kerime de bizim söylediklerimizin delilidir. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayetin manası, onu avlamaktır. Görmez misin ki eti yenmeyen hayvanı avlamak da haramdır. Bu durum, ayet-i kerimenin av etini yemek konusunda değil avlanmak konusunda geldiğini göstermektedir; çünkü av eti avlanma olayının dışında bir şeydir, dolayısıyla ona haramlık hükmü gerekmez. Bu, kanatlıların yumurtaları gibi değildir, çünkü yumurta hazan avlanmak anlamına gelir, et ise onun gibi değildir. Bir de şu var: İhramlı, yumurtayı telef edecek olursa kıymetini ödemekle yükümlüdür, fakat av etini telef edecek olsa onu tazmin etmez. Dolayısıyla tazmin edilmesi gereken şeyin yenilmesi yasaktır, gerekmeyenin yenmesi ise yasak değildir. İhramlı olmayan biri tarafından avlanan hayvanın etini yemek ihramlıya haram olsaydı, Mekkeliler'e de haram olması gerekirdi, çünkü onlar Allah'ın Harem bölgesinin ehlidir. Bu ise olmayacak bir şeydir. Cenab-ı Hak kendilerine rahmet eylesin alimlerimiz, bu konuda Resıllullah'a ait Ebıl Katade'den ve diğerlerinden rivayet edilen haberleri ve Kur'an ayetinin zahirine işaret eden hükmü benimsemişlerdir; bu aynı zamanda Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve diğer sahabilerden de rivayet edilmiştir.
Buna karşılık denilirse ki İbn Abbas'tan (r.a.) ve Zeyd b. Erkam'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber ihramlıya av etini yemeyi yasaklamıştı. Zeyd b. Erkam'dan gelen başka bir rivayet de şöyledir: Resulullah'a (s.a.) av etinden bir parça hediye edilmişti, onu kabul etmeyerek "Biz ihramlıyız, onu yemeyiz" buyurdu. Başka bir rivayette de Hz. Peygambere, kendisine av eti getirilen ihramlının durumu sorulmuş, o da şöyle buyurmuş: "Ondan yeme!" Ancak bu hadisin, ihramlının kendisi adına avlandığı için yasakladığı anlamına yüklenmesi caizdir, eğer kendisi için avlanmışsa ondan yemesi helal değildir. Bunun delili de Hz. Osman'dan rivayet edilen şu sözdür: Ben av yapılmasını istemedim ve benim için de av yapılmadı. Cabir'in Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu hadis de bunun delilidir: "Bizzat kendiniz avlamadığınız veya sizin için avlanmadığı takdirde kara avının etini yemek size helaldir".
Burada başka bir mesele daha var, [o da kara avı ile deniz avını ayırdetmek meselesidir]. Bazıları şöyle demiştir: Hem karada hem de denizde yaşayan hayvanı avlama. Hayatı denizde geçen hayvan deniz hayvanıdır. Başkaları da şöyle demiştir: Yavrulayıncaya kadar hayatını suda geçiren hayvan deniz hayvanıdır. Bazıları da şu fikri ileri sürmüştür: Kara avı, avcının canlı olarak ele geçirdiği ve onun elinde öldüğü hayvandır, bu helal değildir. Onu kesmeye yetişmekle de helal olmaz, ancak (fiilen) kesmesi durumunda helal olur; durumu böyle olan hayvan denizde yaşasa da kara hayvanıdır. Avcı, suda yaşayan bir hayvanı canlı olarak eline aldığında ölürse onu yiyebilir, çünkü o deniz hayvanıdır, nitekim balık böyledir. Burada bir durum daha var: Denizin dışarı attığı hayvan dışarda ölürse onu yemek helaldir, çünkü o denizden çıkan yemektir; şayet onu yemek helal değilse demek ki o, denizden çıkan yemek değildir. Deniz yemeği olan veya denizin dışarıya atmasıyla ölen hayvan, deniz avıdır. Yenilmesi helal olmayan hayvan denize atılsa bile avlandığında deniz hayvanı sayılmaz, çünkü Allah Teala, deniz avını ve yemeğini helal kılmıştır. Deniz yemeği olmayan bir şeyi kişi oraya attığında ölse de, canlı olarak yakalasa da av değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'tan korkun. Yani Harem dahilinde av hayvanını öldürmeyi helal saymak konusunda Allah'tan korkun. Yahut yasaklandıktan sonra ihramlı iken avlanmak konusunda Allah'tan korkun. Veya helal olmayanı yemek konusunda Allah'tan korkun. Toplanıp O'nun huzuruna varacaksınız ve yaptıklarınızın karşılığını bulacaksınız, şayet iyilikse iyi, kötülükse kötü karşılığını verecektir. Toplanıp O'nun huzuruna varacaksınız mealindeki beyan, O'nun vereceği hükme sevkedileceksiniz. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hüküm yalnızca O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz". En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
uhılle (أُحِلَّ)
Sözcüğün kökü "h-l-l" (ح ل ل) harfleridir. Temel anlamı; düğümü çözmek, serbest bırakmak, yasal kılmak, helal yapmak ve üzerindeki yasağı kaldırmaktır. "İf'âl" babından meçhul (edilgen) mazi fiil olan bu kelime, Mâide Sûresi 96. ayette "uhılle lekum" (size helal/serbest kılındı) şeklinde geçerek, ihramlıyken avlanma kısıtlamalarına getirilen istisnai (deniz avı) serbestiyetini ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün asıl fiziksel anlamının "sıkıca bağlanmış bir ipin veya düğümün (ukdenin) çözülmesi" olduğunu belirtir. Ayette bu eylemin edilgen (uhılle) gelmesi, o yasağın kilidini açan otoritenin insanın kendisi değil, mutlak yasa koyucu (şari') olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "helal" kavramını, "haram" (kısıtlanmışlık) kavramıyla diyalektik bir ilişki içinde tahlil eder. Râgıb'a göre insanın normal şartlarda avlanması mübahtır. İhram ile birlikte bu mübahlık üzerine bir "düğüm/yasak" atılmıştır. Deniz avı için "uhılle" denmesi, o düğümün sucul canlılar söz konusu olduğunda ilahi bir merhametle yeniden çözülmesidir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın yasama (teşri) dilindeki yapısal karşıtlıkları inceler. Neuwirth'e göre ayetin hemen başındaki "uhılle" (helal kılındı) fiili ile, ayetin ilerleyen kısmındaki "hurrime" (haram kılındı) fiili muazzam bir hukuki ve retorik simetri (chiasmus) oluşturur. Kur'an, aynı cümle içinde hem genişlemeyi (çözmeyi) hem de daralmayı (bağlamayı) art arda vererek, yasa koyucunun sınır belirleme (hudud) yetkisini pekiştirir.
saydu (صَيْدُ)
Sözcüğün kökü "s-y-d" (ص ي د) harfleridir. Temel anlamı; vahşi hayvanları tuzağa düşürmek, ele geçirmek, avlanmak ve yakalanan avın bizzat kendisidir. Ayette "saydul bahri" (deniz avı) tamlaması içerisinde geçerek, serbest bırakılan eylemin ve nesnenin alanını belirler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "insana alışkın olmayan, doğal ortamında bulunan bir canlıyı hile, ağ veya alet yardımıyla yakalamak" anlamının yattığını söyler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki fıkhi sınırlarını inceler. Öztürk'e göre "sayd" kelimesi burada denizden çıkan her türlü canlıyı kapsayacak şekilde geniş bir kullanım (umum) ifade eder. Bedevi Arapların yaşamında deniz avcılığı, kara avcılığı kadar merkezi bir yer tutmasa da, Kur'an "sayd" eylemini deniz canlılarına uyarlayarak, özellikle sahil şeridinden Hacca gelenlerin veya yolculuk yapanların gıda güvenliğini hukuki güvence altına almıştır.
el-bahri (الْبَحْرِ)
Sözcüğün kökü "b-h-r" (ب ح ر) harfleridir. Temel anlamı; yarmak, genişlik, uçsuz bucaksızlık, deniz ve büyük nehirdir. Ayette, ihramlıyken avlanmanın serbest olduğu yegane coğrafi (ekolojik) alanı tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin ortadan yarılarak çok geniş ve derin bir alana yayılması" olarak tanımlar. Denize "bahr" denilmesi, yeryüzünü yarıp geçecek kadar devasa bir su kütlesi olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "bahr" kelimesinin bereket ve tükenmezlik boyutuyla olan ilişkisini tahlil eder. Râgıb'a göre deniz, insanın müdahalesinden ve mülkiyetinden bağımsız, Allah'ın mutlak üretkenliğinin (rızkının) en geniş havzasıdır.
taâmuhu (وَطَعَامُهُ)
Sözcüğün kökü "t-a-m" (ط ع م) harfleridir. Temel anlamı; tatmak, yiyecek, besin ve gıdadır. Ayette "ve taâmuhu" (ve onun yiyeceği/gidası) şeklinde, avlanmanın (sayd) hemen yanında ikinci bir serbestlik kategorisi olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "hayatı sürdürebilmek için yutulan ve insanın ondan besin/tat (lezzet) aldığı nesne" anlamının bulunduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde "sayd" (av) ile "taâm" (yiyecek) kelimelerinin ayette neden yan yana geldiğini tahlil eder. Aydar'a göre "deniz avı", insanın bizzat kendi çabasıyla, ağla veya oltayla tuttuğu taze balıktır. "Onun yiyeceği" (taâmuhu) ise, denizin kendi kendine sahile fırlattığı, insanın avlama eylemine girmeden doğrudan bulup yediği (veya kurutulmuş, tuzlanmış) deniz mahsulleridir. Kur'an bu iki kelimeyi yan yana getirerek denizden elde edilecek gıdanın tüm formlarını helal kılar.
metâan (مَتَاعًا)
Sözcüğün kökü "m-t-a" (م ت ع) harfleridir. Temel anlamı; geçici olarak faydalanmak, kullanıp tüketmek, ihtiyaç gidermek ve kısa süreli zevk/menfaattir. Ayette "metâan lekum" (sizin için bir faydalanma/geçimlik olarak) şeklinde mef'ul (nesne/durum) olarak geçerek, helal kılınan o deniz gıdasının varoluşsal işlevini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyden bir süre boyunca lezzet almak, yararlanmak ve sonra o nesnenin veya durumun tükenip bitmesi" anlamına geldiğini söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sözlüğünde "metâ" kavramını inceler. Izutsu'ya göre bu kelime, dünyevi nimetlerin (yiyecek, eşya, zenginlik) fâni doğasını anlatan en kritik terimdir. Denizden çıkan yiyecekler bir "metâ"dır; yani insanın dünyadaki biyolojik yolculuğunda (veya Hac seyahatinde) onu ayakta tutacak, karnını doyuracak geçici ama gerekli bir rızıktır. Kur'an nimeti verir, ancak ona "metâ" diyerek, insanın o nimete ebediymiş gibi bağlanmasını da felsefi olarak engeller.
es-seyyârati (وَلِلسَّيَّارَةِ)
Sözcüğün kökü "s-y-r" (س ي ر) harfleridir. Temel anlamı; yürümek, yol almak, hareket etmek ve seyahat etmektir. "Mübalağa" formunda (sürekli hareket edenler anlamında) ism-i fail olarak türetilen bu kelime, ayette "ve lis seyyârati" (ve yolcular / kervanlar için) şeklinde geçerek, bu helal gıdanın özellikle can damarı olduğu sosyolojik kitleyi niteler.
İbn Fâris, kök anlamını "bir yerden başka bir yere, gün veya gece boyu devam eden yatay ve düzenli hareket" olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, kelimenin Arap dilindeki gelişimini inceler. Jeffery'ye göre "seyyâre", sadece tek bir yolcu değil, çölde veya sahilde konaklayıp göçen, hareketliliği meslek veya zorunluluk edinmiş düzenli kervanlar grubudur.
Gabriel Said Reynolds, deniz mahsullerinin (kurutulmuş balığın) özellikle "yolcular" (seyyâre) için zikredilmesinin tarihsel coğrafya bağlamına dikkat çeker. Reynolds'a göre sıcak çöl ikliminde etin uzun süre bozulmadan taşınması çok zordur. Ancak tuzlanmış kurutulmuş deniz balığı, uzun Hac yolculuklarına çıkan kervanlar (seyyâre) için en dayanıklı ve pratik "metâ"dır (azıktır). Ayet, coğrafyanın bu sert gerçekliğine pratik bir ilahi çözüm sunar.
hurrime (وَحُرِّمَ)
Sözcüğün kökü "h-r-m" (ح ر م) harfleridir. Temel anlamı; yasaklamak, engellemek, dokunulmaz kılmak ve mahrum etmektir. "Tef'il" babından meçhul (edilgen) mazi fiil olan bu kelime, ayette "ve hurrime aleykum" (ve size haram kılındı) şeklinde geçerek, ayetin başındaki serbestliğin (uhılle) hemen ardından gelen o sarsılmaz hukuki yasağı ilan eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeye yaklaşmanın, onu kullanmanın veya ona dokunmanın kesin bir şekilde engellenmesi" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "tahrîm" eyleminin ilahi otoriteyle bağını açıklar. Râgıb'a göre eylemin edilgen (hurrime) olması, yasağın hiçbir beşeri içtihada, geleneğe veya faydacılığa dayanmadığını, doğrudan doğruya mutlak Hakim'in (Allah'ın) koyduğu çiğnenemez bir sınır (hudud) olduğunu gösterir.
el-berri (الْبَرِّ)
Sözcüğün kökü "b-r-r" (ب ر ر) harfleridir. Temel anlamı; geniş toprak, deniz haricindeki kara parçası, enginlik ve iyiliktir. Ayette "saydul berri" (kara avı) tamlaması içerisinde geçerek, ihramlıya mutlak surette yasaklanan ekolojik bölgeyi tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "suyun olmadığı, geniş, açık ve üzerinde serbestçe dolaşılan yeryüzü parçası" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "bahr" (deniz) ve "berr" (kara) kavramlarının oluşturduğu hukuki ve ekolojik diyalektiği tahlil eder. Kılıç'a göre Hac/Umre ibadeti "kara" (berr) üzerinde, Mekke ve çevresinde yapılan bir ibadettir. İhramlı kişinin bizzat üzerinde yürüdüğü ve ibadet ettiği o coğrafyadaki vahşi yaşama (kara avına) dokunmaması, onun Allah'ın evi (Harem) ve çevresindeki tabiatla imzaladığı "mutlak barış/şiddetsizlik" antlaşmasıdır. Deniz uzaktadır ve ihramın o mekansal kutsallık (harem) alanının dışındadır; bu yüzden helaldir, kara avı ise kutsal coğrafyaya dahil olduğu için haramdır.
dumtum (دُمْتُمْ)
Sözcüğün kökü "d-v-m" (د و م) harfleridir. Temel anlamı; devam etmek, sürmek, sabit kalmak, bir hal üzere uzun süre bulunmaktır. Ayette "mâ dumtum hurumen" (ihramlı kaldığınız/olduğunuz sürece) şeklinde zaman bildiren şart fiili olarak geçerek, yasağın süreli (kronolojik) doğasını belirler.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin hareket etmeden veya kesintiye uğramadan, başladığı gibi aynı hal ve karar üzere sebat etmesi" anlamına geldiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "devam" kavramının hukuki işlevini açıklar. Râgıb'a göre yasağın (kara avının) mutlak ve ebedi bir haram olmadığını, sadece kişinin o özel ibadet haliyle (ihramla) kısıtlı olduğunu bildiren kelime budur. İnsan o halden (ihramdan) çıktığında, yasak da onunla birlikte sona erer.
tuhşerûn (تُحْشَرُونَ)
Sözcüğün kökü "h-ş-r" (ح ش ر) harfleridir. Temel anlamı; toplamak, sürüp bir araya getirmek, dağılmış olanı tek bir merkeze sevk etmektir. Edilgen muzari fiil olan bu kelime, ayetin sonunda "ellezî ileyhi tuhşerûn" (ki O'nun huzurunda toplanacaksınız) şeklinde geçerek, ihramdaki hukuki kurallara uymanın arkasındaki o devasa eskatolojik korkuyu/bilinci (takvayı) mühürler.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "insanları veya hayvanları, bulundukları farklı yerlerden çıkarıp zorlayıcı bir güçle tek bir alana (meydana) sürmek, yığmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "haşr" kelimesinin ahiret bağlamındaki eziciliğini tahlil eder. Râgıb'a göre bu toplama işlemi, insanların kendi istekleriyle bir araya gelmesi değildir; bu, mutlak bir otoritenin emriyle mahkeme gününde hesap vermek üzere diriltilip "sürüklenmeleri" ve hesap alanına yığılmalarıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki (clausula) hac ritüeli ile haşr (kıyamet) sahnesi arasındaki o muazzam sembolik paralelliğe dikkat çeker. Aydar'a göre ihrama giren milyonlarca insanın, dikişsiz beyaz bezler (kefenler) içinde, aynı kurallara (yasaklara) uyarak Arafat'ta tek bir merkezde "toplanmaları" (hac); aslında ahiret gününde Allah'ın huzurunda hesap vermek üzere "toplanmalarının" (haşr) dünyadaki devasa bir simülasyonudur. Ayet, "Kara avı yapmayın, Allah'tan sakının; çünkü tıpkı bugün Kabe'de toplandığınız gibi, yarın da hesap vermek üzere O'nun huzuruna sürüleceksiniz (tuhşerûn)" diyerek ibadeti ahiret bilinciyle mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla