Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 91. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 91. Ayet

    اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ yurîdu-şşeytânu en yûki’a beynekumu-l’adâvete velbaġdâe fî-lḣamri velmeysiri veyasuddekum ‘an żikri(A)llâhi ve’ani-ssalâti fehel entum muntehûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?

      İçki

      Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Aslında insanlar düşmanlık ve kin için bir araya gelmiş değildir, aksine onlar ülfet ve muhabbet olsun diye toplanırlar; başka bir ifade ile şeytan onları ülfet ve muhabbet için bir araya getirir. Fakat içtikleri içki onları etkisi altına alınca aralarında düşmanlık ve kin meydana gelir. Şeytanın başlangıçta kendilerini ülfet ve mahabbet için biraraya toplamasının asıl amacı, sonunda aralarına düşmanlık sokmak suretiyle birliklerini dağıtmaktı. Bu şu ayet-i kerimedeki beyana benzemektedir: "Şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor". Şüphe yok ki şeytan başlangıçta onları alevli ateş azabına çağırmış olsaydı, şüphe yok ki insanlar ona uymayacaklardı, ne var ki o, kendilerini alevli ateş azabını gerektiren bir işe çağırmıştı. Buna göre şeytanın onları içki ve kumara çağırması aralarında düşmanlık ve kin meydana gelmesine yol açan şeye çağırmak demekti. Bu durumda yapılan işlerin daima akıbetine bakmak gerekir, nitekim 'Ameller son durumlarına göre değerlendirilir" buyurulmuştur.

      Bu ayet-i kerimede içkinin haram kılınmasına dair delil bulunmaktadır, çünkü Allah, onun şeytan işi iğrenç bir şeyden ibaret olduğunu beyan etmiştir. "Rics" (رِجْسٌ) haram demektir; şu ilahi beyanda yer aldığı gibi: "O pisliğin kendisidir, ya da günah olarak işlenmiştir" buyurdu. Şüphe yok ki şeytanın davet ettiği şey de haramdır. Nitekim bir ayette "De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır" buyrulmuştur. Helal ve mubah olan şeyde günah yoktur ve ona rics de denilmez. Resulullah'tan (s.a.) rivayet edildiğine göre o, ayağa kalkıp insanlara şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Allah Teala içki konusunda öyle dolaylı beyanlarda bulunuyor ki -bilmiyorum ama- hakkında sanki bir hüküm indirecek". O, bir süre sonra da şöyle buyurdu: "Ey Medineliler! Allah, içkinin haram olduğu hükmünü indirmiştir; binaenaleyh yeni gelen ayeti yazan kimsenin yanında -az da olsa- içki varsa onu içmesin ve satmasın''. Ravi der ki bunun üzerine halk ellerindeki içkiyi Medine sokaklarına döktüler. Hz. Ömer (r.a.) şöyle dua etmişti: Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap! Bunun üzerine Bakara suresindeki ayet nazil oldu: "Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar ... "; Bu ayet-i kerime kendisine okununca Hz. Ömer yine Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap! diye dua etti, bu defa Nisa suresindeki ayet geldi: "Ey iman edenler! Siz sarhoş iken namaza yaklaşmayın''. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) namaza dururken "sarhoş olanlar namaza yaklaşmasın! dedi" diye ilan etti. Hz. Ömer çağrıldı ve gelen ayet kendisine okundu. O, yine 'Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap" dedi. Arkasından Maide suresindeki ayet geldi: Şüphesiz şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Yine Hz. Ömer (r.a.) çağrıldı ve gelen ayet kendisine okundu. Artık vazgeçtiniz değil mi? mealindeki cümleye geldiğinde Hz. Ömer "vazgeçtik ya Rabbi, vazgeçtik!" dedi. Enes b. Malik'ten (r.a.) rivayet edilmiştir: Ben insanların sakisi idim; bizim içkimiz de kuru hurma, kuru üzüm ve koruk hurmadan oluşup hepsini karıştırmıştık. Biz bu halde oturuyor ve insanlar da bunları içiyorken müslümanlardan biri yanımıza geldi ve şöyle dedi: Ne yapıyorsunuz? Vallahi, az önce içkinin haram kılındığına dair ayet geldi. Bunun üzerine içki küpünü ters çevirip boşalttık. Sonra oradan çıktık, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi minberde, insanlara şu ayeti tekrar tekrar okuyor bulduk: Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? İki farklı şeyi karıştırıp yapılan içki de haramdır.

      Alimler içkinin azının da çoğunun da haram olduğu noktasında ittifak etmiştir; üzüm şırası köpürüp taşar ve sarhoşluk verirse o da şaraplaşır, bunun dışındaki şıralar hakkında ihtilaf vardır. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf (Allah ikisine de rahmet eylesin) şöyle demişlerdir: Hurma ve üzüm pişirilerek yapılan içecekler haramdır; taze ve kuru hurma ile kuru üzümden yapılan şıra çok içildiğinde sarhoşluk veriyorsa, onlara göre yine haramdır. Resulullah'tan (s.a.) rivayet edilen haber de bu istikamettedir: "Şarap şu iki ağacın meyvesinden yapılır, hurma ve üzüm". Haramlığın bu iki ürüne tahsis edilmesi Arapların içecek olarak onların sularını kullanmaları ve bu ikisinden içki yapmalarıdır.

      Hurma ve üzüm dışındaki ürünlerden yapılan içecekler ise, kaynatılarak elde edilse bile sarhoşluk vermediği müddetçe haram değildir; çünkü sarhoşluk versin diye yapılmazdı. Herhangi bir ürün sadece sarhoşluk versin diye kullanılıyorsa, onun azı da çoğu da mekruhtur, tıpkı hurma ve üzümden elde edilen içki gibi. İki imam (Ebu Hanife ve Ebu Yusuf) şöyle diyorlardı: Kaynatılarak elde edilen şıralar, az kaynatılsalar bile helaldir; ancak şıra müstesna, çünkü o üçte ikisi gidip geriye üçte biri kalıncaya (pekmez haline gelinceye) kadar pişirilmezse helal değildir. Onlar şıra ile diğerlerini birbirinden ayrı tutuyorlardı, çünkü şırada kendisinden başka bir şey bulunmuyor, şayet o haliyle bekletilse köpürüp kabarır ve sarhoş edici hale gelir. Üçte biri veya yarısı gidinceye kadar pişirildiğinde yine kabarır ve sarhoş edici özelliği devam eder, dolayısıyla pişirmek onu ilk özelliğinin dışına çıkarmaz; o, kaynatılmadan önce de sarhoşluk veriyordu, şimdi de veriyor, zira onun içine başka bir şey konulmamıştır. Diğer içecekler ise kabarmaz ve sarhoşluk vermez, ancak su ve başka bir şey katıldığında sarhoşluk verir. Kaynatılıp üçte ikisi gider ve geriye üçte biri kalırsa şıra gibi olur ve uzun zaman bile kalsa su katılmadığı müddetçe sarhoşluk vermez, fakat su katılırsa sarhoşluk verir. Şıra, bu halde bir müddet beklese, başka bir şeyle karıştırmadıkça kendi kendine kabarmaz, su katılıp kaynatıldığında da üzüm ve hurma konumuna döner. Hz. Ömer'in (r.a.) pekmez hakkında, onun üçte ikisi gitmedikçe helal olmaz, üçte ikisi giderse sarhoş edici gücü de ortadan kalkar, dediği rivayet edilmiştir. O şöyle diyordu: Şayet o, su katılmadan kendi kendine kabarırsa, kendisinde sarhoş edici özellik var demektir; kendi kendine kabarmaz ve üçte ikisi gidene kadar kaynatılırsa, onda sarhoş edici özellik kalmaz. Enes b. Malik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre; -Allah hepsinden razı olsun- Ebu Ubeyde, Muaz b. Cebel ve Ebu Talha, suyunun üçteki ikisi gidip geride üçte biri kalan pekmezden içiyorlardı. Ebu Hanife ile Ebu Yusuf'un kaynatılarak elde edilen pekmez ile üçte biri veya yarısı gidene kadar pişirilerek elde edilen şırayı farklı gördüklerini biraz önce söylemiştik. Üzüm ve hurmadan kaynatılarak elde edilen ile az kaynatılarak elde edilen arasındaki farka gelince, böylesinin şarap olup ve haram kılındığında ihtilaf yoktur, o şaraba dönüşen bir şıradır. Hz. Peygamber'in (s.a.) ismini verdiği ağaçların ürünlerinden az pişirilen her içecek sarhoşluk verirse haramdır. Ama bunlar belirlenen şekilde kaynatılırsa gerekli işlem yapıldığından şarap sınırının dışına çıkmış olur.

      Şöyle bir itiraz yapılırsa: Bunun az pişirilen ile mukayese edilmesi gerekir, çünkü o sarhoşluk vermektedir ve onun şarap olma özelliği vardır.

      Şu cevap verilir: Şarap sadece sarhoşluk vermek için yapıldığından bizatihi kendisi haramdır, dolayısıyla başka bir şeyin onunla kıyas edilmesi doğru değildir. Aslında kendisi haram olmayan, fakat bir sebepten dolayı haram kılınan bir şeyle mukayese edilebilir. Diğer şıraların ise ancak sarhoş edeni haramdır. Görmez misin ki rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), Ebu Musa ve Muaz'ı Yemen'e gönderirken Ebu Musa kendisine; orada bizim içkimiz bit' (بِتْع) denilen (balın keskin hale gelmesiyle yapılan) bir şıradır, biz arda neyi içeceğiz, neyi içmeyeceğiz? diye sormuş, Resulullah şu cevabı vermiş: "İçin, fakat sarhoş olmayın". İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Az olsun çok olsun bizzat şarabın kendisi, diğer içeceklerin de sarhoş edeni haram kılınmıştır. Hz. Ali de şöyle demiştir: Nebizden sarhoş olana seksen kırbaç, az olsun çok olsun şarap içene de seksen kırbaç vurulur. Hz. Ali'nin "nebizden sarhoş olana seksen kırbaç vurulur" sözünün anlamı şudur: Sarhoş olması halinde seksen kırbaç vurulur. Hz. Peygamber'in (s.a.) "Sarhoşluk veren her şey haramdır" buyurması da "nebizden sarhoş eden miktarı haramdır" anlamına gelir. Hz. Ömer'e (r.a.) bir sarhoş getirilmiş ve o, şöyle demiş: Ey müminlerin emiri! Biz mataradaki senin nebizini içiyoruz. Hz. Ömer (r.a.) şu cevabı vermiştir: Sana nebiz içtiğin için kırbaç vurmayacağım, ancak sarhoş olursan seni kırbaçlarım. Belirttiğim bu rivayetler şarabın kendisinin, diğer içeceklerin ise sarhoş eden miktarının haram olduğunu gösterir.

      Sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Bu cümle de içkinin haram olduğunu gösterir, çünkü insan sarhoş olunca bu durum, onu Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkor.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yurîdu (يُرِيدُ)

        Sözcüğün kökü "r-v-d" (ر و د) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi aramak, talep etmek, istemek, yönelmek ve irade etmektir. "İf'âl" babından muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, Mâide Sûresi 91. ayette "innemâ yurîduş şeytânu" (şeytan ancak ve ancak ... ister/arzular) şeklinde "innemâ" (hasr/sınırlandırma) edatıyla birlikte geçerek, şeytanın içki ve kumarı sunarken taşıdığı o tek ve asıl karanlık gayeyi ifşa eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi elde etmek için yavaş yavaş, adım adım ve gizlice onun peşine düşmek, etrafında dolanmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "irade" kavramını, sıradan bir arzudan (şehvet) ayırarak tahlil eder. Râgıb'a göre irade, aklın ve tutkunun birleşerek bir hedefe kilitlenmesi, o hedefi gerçekleştirmek için kararlı bir plan yapmasıdır. Şeytanın içki ve kumardaki "iradesi" (yurîdu), insanın sadece midesini veya cebini boşaltmak değil, bizzat ontolojik bir çöküş projesi tasarlamaktır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın şeytan tasavvurunu (demonology) incelerken bu fiile dikkat çeker. Izutsu'ya göre ayet, içkiyi veya kumarı cansız birer nesne olmaktan çıkarır; onları, arkasında son derece kasti, zeki ve düşmanca bir "iradenin" (yurîduş şeytân) bulunduğu stratejik silahlar olarak tanımlar. İnsan içkiyi eğlence zannederken, şeytan o eylemin arkasında insanın yıkımını "planlamaktadır/irade etmektedir".

        eş-şeytânu (الشَّيْطَانُ)

        Sözcüğün kökü "ş-t-n" (ش ط ن) harfleridir. Temel anlamı; uzaklaşmak, haktan ayrılmak, muhalif olmak, yanmak ve inatla isyan etmektir. Ayette, içki ve kumar üzerinden toplumsal düzeni bozmayı planlayan (yurîdu) fail olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün "merkezden, rahmetten ve hakikatten koparak uzaklara (bâtıla) savrulmak" anlamına geldiğini söyler. Kuyuya sarkıtılan uzun ipe de "şatan" denir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin etimolojisini inceler. Jeffery'ye göre kelime her ne kadar Arapça köklerle açıklansa da, dini terminoloji olarak Etiyopça "Šayṭān" veya Aramice "Sāṭānâ" (düşman/muhalif) kelimeleriyle derin bir Sami akrabalığı taşır.

        yûkıa (يُوقِعَ)

        Sözcüğün kökü "v-k-a" (و ق ع) harfleridir. Temel anlamı; düşmek, meydana gelmek, isabet etmek, bir şeyi bir yere şiddetle çarpmak ve düşürmektir. "İf'âl" babından muzari (nasb edilmiş) fiil olan bu kelime, ayette "en yûkıa beynekum" (aranıza ... düşürmek/sokmak) şeklinde geçerek, şeytanın planladığı o tahripkâr eylemi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "ağır bir nesnenin yukarıdan aşağıya doğru sarsıcı bir şekilde, gürültüyle düşmesi ve yerleşmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "îkâ" (düşürme/sokma) eyleminin psikolojik şiddetini tahlil eder. Râgıb'a göre düşmanlığın insanların "arasına düşürülmesi", adeta gökten atılan bir ateş topunun (veya bir tuzağın) toplumun tam ortasına isabet etmesi ve etrafı yakması gibidir. Şeytan düşmanlığı usulca fısıldamaz; içki ve kumar vasıtasıyla o nefreti toplumun kalbine sarsıcı bir şekilde "çarpar/düşürür" (yûkıa).

        el-adâvete (الْعَدَاوَةَ)

        Sözcüğün kökü "a-d-v" (ع د و) harfleridir. Temel anlamı; sınırı aşmak, tecavüz etmek, zulmetmek, çatışmak ve düşmanlıktır. Ayette, şeytanın içki ve kumarla toplumun içine düşürmek istediği ilk zehir olarak zikredilir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki nesne veya insan arasındaki adil sınırı (hukuku) ihlal ederek karşı tarafın alanına saldırmak" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" kavramını içsel bir duygudan ziyade, dışa vurulmuş bir eylem olarak tanımlar. Râgıb'a göre adâvet, nefretin eyleme (saldırıya, hakarete, zarara) dönüşmüş halidir. Sarhoş olan kişinin veya kumarda malını kaybeden kişinin gösterdiği fiziksel/sözel şiddet, adavetin ta kendisidir.

        el-bağdâe (وَالْبَغْضَاءَ)

        Sözcüğün kökü "b-ğ-d" (ب غ ض) harfleridir. Temel anlamı; şiddetli kin, nefret, içsel tiksinti ve sevginin/muhabbetin tam zıttıdır. Ayette "el-adâvete vel bağdâe" (düşmanlığı ve kini) şeklinde eşdizimli geçerek, sosyal yıkımın görünmez (psikolojik) boyutunu niteler.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın kalbinde bir şeye veya birine karşı duyulan yoğun soğukluk, iticilik ve ondan uzaklaşma arzusu" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, "adâvet" ve "bağdâ" kavramlarının yan yana gelmesinin yarattığı sosyolojik tahribatı inceler. Izutsu'ya göre İslam toplumunun (ümmetin) asıl çimentosu "uhuvvet" (kardeşlik) ve "meveddet"tir (sevgidir). Şeytanın içki ve kumarı kullanmasındaki asıl gaye, sadece insanları sarhoş etmek değil; kumar masasında malı çalınanla çalanın, sarhoşken birbirine hakaret edenlerin arasına o kardeşliği sonsuza dek yok edecek olan kini (bağdâ) ve eylemsel düşmanlığı (adâvet) yerleştirmektir. Şeytan, ahlakı bozarak toplumu (ümmeti) paramparça eder.

        el-hamri (الْخَمْرِ)

        Sözcüğün kökü "h-m-r" (خ م ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, saklamak ve aklı bulandıran şaraptır. Ayette "fîl hamri" (içkide / içki vasıtasıyla) şeklinde geçerek, o nefreti doğuran ilk aracı/katalizörü tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "bir nesnenin üzerini perdeleyerek onu işlevsiz kılmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, içkinin bu ayetteki (91. ayet) sosyolojik işlevini tahlil eder. Kılıç'a göre içki (hamr), aklın üzerini örttüğü için, insanın içindeki o uyuyan hayvani dürtüleri, öfkeyi ve saldırganlığı serbest bırakır. Akıl devreden çıktığında, insanın dostuna bile hakaret etmesi, sırlarını ifşa etmesi ve kan dökmesi kolaylaşır. Bu yüzden hamr, sadece bireysel bir sarhoşluk değil, toplumsal "adâvetin" (düşmanlığın) en hızlı üretildiği fabrikadır.

        el-meysiri (وَالْمَيْسِرِ)

        Sözcüğün kökü "y-s-r" (ي س ر) harfleridir. Temel anlamı; kolay olmak, zahmetsizce elde etmek ve kumardır. Ayette "vel meysiri" (ve kumar vasıtasıyla) şeklinde içkiyle yan yana geçerek, düşmanlığı üreten ikinci aracı tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin çaba gerektirmeden, kolaylıkla akıp gelmesi" anlamının bulunduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kumarın bu ayette neden içkiyle beraber zikredildiğini sosyo-ekonomik bağlamda inceler. Öztürk'e göre kumar (meysir), haksız bir mal aktarımıdır. İnsanın aylar boyu çalışıp çabalayarak kazandığı malı, bir diğeri zar atarak (veya kura çekerek) dakikalar içinde elinden alır. Mağdur olan kişinin kalbinde kazanan kişiye karşı oluşan o korkunç yıkım, öfke ve "kin" (bağdâ), hiçbir zaman silinmez. Kumar masası, kardeşliğin bittiği ve en derin düşmanlıkların başladığı yerdir.

        yesuddekum (وَيَصُدَّكُمْ)

        Sözcüğün kökü "s-d-d" (ص د د) harfleridir. Temel anlamı; geri çevirmek, engel olmak, yönünü değiştirmek, yüz çevirmek ve barikat kurmaktır. "Muzari" (şimdiki/geniş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "ve yesuddekum" (ve sizi alıkoymak/engellemek) şeklinde geçerek, şeytanın bu iki aletle (içki ve kumar) varmak istediği asıl teolojik hedefi ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir kimseyi, gitmekte olduğu doğrultudan zorla veya hileyle başka bir tarafa saptırmak, önüne set çekmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sedd/sudd" kavramının psikolojik boyutunu açıklar. Râgıb'a göre şeytanın insanı "alıkoyması" fiziksel bir zincirle olmaz. İçkinin verdiği o bedensel ağırlık ve kumarın verdiği o bitmek bilmeyen hırs/tutku, insanın kalbiyle Allah arasına görünmez ama aşılamaz bir "duvar" (sedd) örer.

        zikrillâhi (ذِكْرِ اللّٰهِ)

        Sözcüğün kökü "z-k-r" (ذ ك ر) harfleridir. Temel anlamı; hatırlamak, anmak, akılda tutmak, unutmanın (nisyanın) ve gafletin zıttı olmaktır. Ayette "an zikrillâhi" (Allah'ı anmaktan / O'nun zikrinden) tamlaması içerisinde geçerek, şeytanın unutturmaya çalıştığı o varoluşsal bilinci tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyi zihinde daima uyanık/canlı tutmak veya dille sürekli telaffuz etmek" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde içki/kumar ile zikir arasındaki o mutlak zıtlığı tahlil eder. Aydar'a göre zikir, aklın en üst düzey uyanıklık ve farkındalık halidir. Oysa içki aklı uyuşturur, kumar ise insanı sadece maddeye (paraya) odaklayarak zihni hipnotize eder. Sarhoş bir aklın veya kumarbaz bir zihnin Allah'ı hatırlaması, evrendeki ilahi işaretleri okuması (zikir) ontolojik olarak imkansızdır. Şeytan aklı örterek, aslında zikri katletmiştir.

        es-salâti (الصَّلَاةِ)

        Sözcüğün kökü "s-l-v" (ص ل و) harfleridir. Temel anlamı; dua etmek, yönelmek, ibadet etmek, bağ kurmak ve namazdır. Ayette "ve anis salâti" (ve namazdan) şeklinde geçerek, şeytanın engellediği o temel ve eylemsel ibadeti belirtir.

        İbn Fâris, bu kökün "insanın, kendisinden üstün bir varlığa boyun eğerek dua etmesi ve ona yönelmesi" anlamına geldiğini söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini (Aramice/Süryanice "Ṣlōtā") hatırlatarak, İbrahimi dinlerdeki ritüelistik duaya atıf yapar.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın ibadet kurgusunda namazın (salâtın) yerini inceler. Neuwirth'e göre namaz, Müslüman cemaatin sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal (omuz omuza) ritüelidir. İçki ve kumar sadece aklı örtmekle kalmaz; sarhoşluğuyla, yorgunluğuyla veya nefretiyle kişiyi camiden (cemaatten) koparır. Şeytan, kişiyi namazdan "alıkoyarak" (yesuddekum), aslında onu ilahi sistemden ve inananlar topluluğundan (cemaatten) tamamen izole etmeyi hedeflemektedir.

        muntehûn (مُّنتَهُونَ)

        Sözcüğün kökü "n-h-y" (ن ه ي) harfleridir. Temel anlamı; durmak, son bulmak, engellenmek, vazgeçmek ve bir eylemin nihayetine (sonuna) varmaktır. "İfti'al" babından ism-i fail çoğul formunda olan bu kelime, ayetin sonunda "fe hel entum muntehûn" (artık vazgeçiyorsunuz değil mi? / son veriyorsunuz değil mi?) şeklinde istifham (soru) edatıyla geçerek, yasağın o sarsıcı kapanışını mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün fiziksel temelinin "hareket halindeki bir şeyin bir sınıra, duvara veya hedefe çarpıp orada kesin olarak durması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "intihâ" eylemini iradi ve kesin bir vazgeçiş olarak okur. Râgıb'a göre bu kelime, "biraz azaltın" veya "daha dikkatli olun" demek değildir; eylemi bıçak gibi kesip o fiilin "sonuna varmayı", fiili tamamen iptal etmeyi gerektirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki "fe hel entum" (Öyleyse siz... değil mi?) soru formunun edebi (belâgat) gücünü tahlil eder. Aydar'a göre Arapçada ve Kur'an retoriğinde, bazen emir kipi ("Vazgeçin!") kullanmak yerine soru kipi ("Artık vazgeçiyorsunuz değil mi?") kullanmak çok daha şiddetli, psikolojik olarak köşeye sıkıştırıcı ve kesin bir yasaklama bildirir. Allah; içkinin ve kumarın nefreti nasıl körüklediğini, şeytanın insanı namazdan ve zikirden nasıl kopardığını tüm gerçekliğiyle önlerine serdikten sonra, "Bütün bu şeytani planı gördükten sonra hâlâ devam edecek misiniz?" diyerek muhatabın aklını, fıtratını ve vicdanını vurur. Bu soru, cevap bekleyen bir soru değil; mutlak bir "Derhal durun!" fermanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X