Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 89. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 89. Ayet

    لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yu-âḣiżukumu(A)llâhu billaġvi fî eymânikum velâkin yu-âḣiżukum bimâ ‘akkadtumu-l-eymân(e)(s) fekeffâratuhu it’âmu ‘aşerati mesâkîne min evsati mâ tut’imûne ehlîkum ev kisvetuhum ev tahrîru rakabe(tin)(k) femen lem yecid fesiyâmu śelâśeti eyyâm(in)(c) żâlike keffâratu eymânikum iżâ haleftum vahfezû eymânekum(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekum âyâtihi le’allekum teşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz, fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta seviyesinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Buna imkanı olmayan ise üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğinizde (bozarsanız) yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinize bağlı kalın. Allah ayetlerini sizin için bu şekilde açıklıyor ki şükredesiniz.

      Yeminler ve Kefaretler

      Mesele: Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz diye başlayıp ayetin sonuna kadar devam eden ilahi beyanda zikredilen meselelerin açıklanması hakkında alimler farklı yorumlar yapmıştır. Bu yorumların hepsinde insanların bilmek ihtiyacında olduğu şeyler vardır. Şunu belirtmek gerekir ki fıkıh alimleri öteden beri bu alandaki ilmi tartışmanın sona ermeyeceğini benimsemişler, bunun yanında bu tartışmaları dinleyen herkesin meselenin mahiyetini kavrayamayacağını da kabul etmişlerdir. Tartışma ve irdelemede bulunmanın şartlarından biri de irdelenen konuda fikir sahibi olmak, onu araştırmak, anlayanlara ve açıklayabileceklere sormak veya önceden bilenlerin fikirleriyle karşılaştırmak icap etmektedir -zira bunu bilmekte kulağına gelen cümlenin manasını açıklamak sözkonusudur- yahut da delil olabilecek diğer şeylere bakmak vardır. Çünkü ulaşılmasına imkan bulunmayan ve imtihana tabi tutulan konuya dair açıklama bulunmayan bir hususta sınava çekilmek caiz değildir, çünkü bu takdirde muhal olan bir işin yapılması emredilmiş olur, bu ise akıldan uzak olan bir durumdur. Aslında sem'i-nakli açıklama akli açıklama çerçevesinde olabilir. Çünkü bilgilerin bir kısmı duygularla elde edilir, bir kısmına öğretim veya istidlal ulaşılır, böylesi sem'i bilginin fonksiyonudur. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz. Cenab-ı Hak, iki yerde yaptıkları yeminden dolayı insanları sorguya çekmeyeceğini beyan etmekte, fakat onun hangi yemin olduğunu ve neden sorguya çekmeyeceğini açıklamamaktadır, halbuki bunu bilmeye ihtiyaç vardır. Aslında burada sorguya çekme hakkı elinde olan Allanın, bir işten dolayı bağışlamayı lütfetmesi sözkonusudur. Hükmü duyan insanın kendisine şükretmesi için Allah'ın lütfettiğini bilme görevi bulunmaktadır.

      Bilindiği üzere yemin, şayet talak ve köle azadı ile ilgiliyse, sahibi bundan sorumlu olur. Çünkü Hz. Peygamber'den (s.a.), üç şeyin ciddisinin de şakasının da ciddi olduğu rivayet edilmiştir: Talak, köle azadı ve nikah. Kasıtsız yemin eden de iki şeyin (şaka veya ciddi olmanın) ötesine geçemez. Bununla birlikte talak ve köle azat etme fiilini gerçekleştiren kişi yemine bağlı olarak yapmışsa şart aranmaksızın gerekli olur. Yeminde sorumluluğu kaldırmasında en büyük etken yemin yapmaktan çekinmektir. Şaka ve ciddi olması hali, talak ve köle azadı dışında da sözkonusudur, şu kadar var ki ayette bu konuda tafsilat verilmemektedir. Fakat açıkladığımız sem'i ve akli delile dayanarak bu hususun aslına vakıf olmak gerekir. Bununla birlikte bu konuda herhangi bir ihtilaf bilinmemektedir. Bu, Allah adına yapılan yeminlerdeki affı açıklığa kavuşturmaktadır. Yapılan yeminlerden dolayı sorumluluk terettüp edenle etmeyen buna göre düzenlenmiştir. Bu ise Allah'a yaklaştırıcı amellere yemin eden kişiye kefaretin gerektiğine delil getiren kişinin iddiasını çürütmektedir, Allah Teala yeminde kefareti gerekli kılmıştır. Fakat bu, ancak Allah adına yapılan yemin içindir, O'na (namaz ve oruç gibi) yaklaştırıcı (kureb) amellerle yemin ederek değil. Allah'a yaklaştırıcı amellerle yemin konumunda olsa bile bunda hiçbir şey gerekmez. Mesela kişinin şöyle yemin etmesi gibi: "Köle azadı adına yemin ederim ki şöyle yapmayacağım", yahut "namaz adına, oruç adına yemin ederim ki ... " Şayet "Allah adına" demiş olsaydı kefaret gerekirdi. Anlaşılmış olmalıdır ki kefaretin gerekmesi ve sözün yemine dönüşmesi için onun adaklar konumunda olması gerekir. Allah ve Peygamber'i, yapılan adaklara vefa gösterilmesini emretmiştir, işte onlara yemin etmek de böyledir. Bu hususu açıklayan şeylerden biri de adamın "eğer şöyle yaparsa falanı öldüreceğine veya malını telef edeceğine" dair yaptığı yemindir. Bu yeminden dolayı ona hiçbir şey gerekmez. Buradan şu ortaya çıkmaktadır ki bu tür yeminlerde önemli hale gelen şey adaklarda gerekli olmasına bağlıdır. Böylesinin icabı başka değil gereğinin yerine getirilmesidir. Şu da var ki hadislerde Allah adına yemin etmek emredilmekle, başkası adına ise yasaklanmakla birlikte yeminin hakkı sözüne vefa göstermektir. Adaklar başka bir şeyle yerine getirilmiş olamaz. Şu halde bu hükmün adak hakkında olduğu sabit olmuştur, bu sebeple de verilen söze vefa göstermek gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu konuda asıl olan şudur: Allah'tan başkası adına yemin etmek ikiye ayrılır. Biri için hiçbir şey gerekmez. Diğeri ise şayet gerçekleşirse talak ve köle azadı gibi ismi zikredilen şeyin gereğini yapmak icabeder. Allah'a yakınlık çerçevesinde (namaz kılmak, oruç tutmak) yapılan yemin O'ndan başkası adına yapılan yemin olup biraz önce anlatılan hususların yerine getirilmesini gerektirir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayet-i kerimede yer alan "lağv" (اللَّغْو) kelimesinin anlamında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun günah anlamına geldiğini söylemiştir, şu ilahi beyanlarda olduğu gibi: "Orada ne boş bir söz işitirler ne de günaha sokacak bir şey"; "Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir". Sonra bu anlamı verenler de ikiye ayrılmıştır. Birincisi, ilahi beyanı şöyle yorumlanmıştır: İçinizde kesinleştirmeyip söylemekle kalan yeminlerinizi, Cenab-ı Hak size günah yazmayacaktır. Hz. Aişe buna benzer bir beyanda bulunmuştur: "O, bir adamın 'hayır, vallahi öyle olmadı' demesidir". Ebu Bekir el-Keysani el-Esam da Tefsir'inde aynı şeyi söylemiştir. Nitekim "Allah kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar" mealindeki ayet-i kerime de bunu teyit etmektedir. Konuyla ilgili birinci yorum, kalbin yönelmeyip sadece dilde dolaşan fiili esas almıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, korunmasında günah bulunan yemine sadık kalınmamasını Cenab-ı Hak sorgulamaz. Bunun delili de bu ayetin bağlantısı olan şu ayettir: "Yeminlerinizden dolayı Allah'ı iyilik etmeye engel kılmayın". Sanki bu ikinci görüşün taraftarları şu yasak gelmeden önce yemin edenlerin onu koruyamayacağından endişe etmişlerdir. Günah olan şeyi korumaktan ''Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın". Bunun üzerine şu ilahi beyan gelmiştir: Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizi -korunması günah olduğu takdirde- bozmaktan ötürü sizi sorumlu tutmaz. Bu, Resulullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadis-i şerifle aynı şeyi ifade etmektedir: "Bir şeye yemin eden kişi onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, (yeminini bozup) daha hayırlı gördüğü şeyi yapsın, yemini için de kefaret versin".

      Fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar, mealindeki de buna göre anlaşılmalıdır. Müminin, Rabbini tazim için yaptığı yeminden sorumlu tutulma ihtimali yoktur, fakat eğer o korunması günah olan bir şeyse bilerek yaptığı yeminini korumaktan dolayı sorumlu olur. Şayet günah yoksa buna, Yeminlerinize bağlı kalın hükmü devam eder. En doğrusunu Allah bilir. Said b. Cübeyr de ayetin tefsirinde aynı görüşü benimser.

      Bazıları da şöyle demiştir: "Lağv" (اللغو),oyun gibi gerçek olmayan şeydir. "Gürültü yapın" mealindeki ilahi beyan da bu anlamdadır; inkarcılar bir şeyin hakikatini ortaya çıkarmayı değil, gürültü ve konuşma ile ortalığı karıştırmayı istiyorlardı. "Orada boş söz işitmezler", mealindeki ayet de böyledir, yani orada batıl ve anlamsız söz işitmezler, aksine her işittikleri söz haktır ve hikmettir.

      Şimdi, lağv kelimesine iki yorum yapılmıştır. Birincisi, yukarıda açıklanan gibi kalbin yönelmesi olmadan dilde yapılan yemindir. İkincisi, kişinin doğru olduğunu zannettiği, fakat gerçekte doğru olmayan bir şeye doğrudur diye yemin etmesidir. Nitekim ayetin tefsiri hakkında İbn Abbas ve Hasan-ı Basri'den de böyle rivayet edilmiştir.

      Ayet-i kerime hakkındaki ilk yorum kabul edilirse, o zaman ayetin özellikle günah olan şeyin kaldırılmasına yönelik olduğu anlaşılır. Bu Said b. Cübeyr'in belirttiği yorumdur. Kefarete gelince, bu konudaki merfü hadiste belirtildiği üzere kefaret verilmesi gerekmektedir, ayrıca yeminini bozmak ve sözünde durmamak da bunu gerektirmektedir. Bu konum her iki hususta da vardır, bundan dolayı her iki halde de kefaret verilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte hata ettiği veya kasten yaptığı yeminler için de, kendisini kefaretten kurtaracak istisna delili bulunmadığından yine kefaret vermesi gerekir. Bu, kefaretin yaptığı yemini bozduğu için gerekli olduğunu gösterir. Yahut da yaptığı iş ile yemini karşılaştırıldığında, adına yemin ettiği Allah'ı hafife almak anlamı ortaya çıktığı için [çünkü Allah adına yapılan yemin Allah'a tazimi ifade eder, yeminini bozan da Allah'a tazimi korumamış demektir] kefaret ödemesi icabeder; her ne kadar müslümanın, bu gibi şeyleri yapması sözkonusu değilse de ona kefaret ödemesi emredilmiştir. Her iki yorumda da bu anlam vardır. Bundan dolayı her iki durumda da kefaret gereklidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer ayet ikinci yoruma göre ele alınacak olursa, tevilin iki yorumundan birine göre, o zaman hem günahla hem de kefaretle sorumlu tutulmaması gerekebilir. Bu yorumu açıklayan husus Cenab-ı Hakk'ın her iki ayette de sorguya çekmeyi belirtmiş olmasıdır. Bunlardan biri kalplerin yönelmesi, diğeri de bilerek yapılmasıdır ki her ikisi de (kesbi) kasıt ve iradeyi ifade eder. Bununla sorumlu tutulmak, haklar ve kefaretler sebebiyle değil, yapılan şeyin günah olması sebebiyledir; çünkü bir şeye sadece kalbin yönelmesi sebebiyle kefaret veya gerekli görülen hak alınmaz; her ne kadar organlara ait fiillerde hakkı gerektiren hususlar varsa da; ama bu, kalp için sözkonusu değildir. Ne var ki sadece kalp yoluyla taat ve masıyet meydana gelebilir. Şu ayet-i kerime bunu ifade etmektedir: "Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz". Kalp günaha yönelirse kabul edilmez. Şunu da belirtmek gerekir ki herhangi bir hususta yemin etmek akit açısından günah sayılmaz, çünkü o, Allana tazim anlamına gelir. Peygamberlerin de yemin ettikleri rivayet edilmiştir. Anlaşılmış olmalıdır ki kefaret bilerek yapılan yeminler için sözkonusudur, kasıtsız yapılan yeminler için ise kefaret yoktur. Cenab-ı Hakk'ın, insanı yeminden dolayı sorguya çekeceğini iki defa, sorguya çekmeyi de aynı şekilde zikretmesi bunu teyit etmektedir; şayet bir hal için sorumlu tutulmak sözkonusu olsaydı onun da bir defa belirtilmesi yeterli olurdu. Bu durum onun iki ayrı hal olduğunu ifade etmektedir. Bağışlanma konusu da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şu da var ki yemin ayetinde sorguya çekmenin şekli açıklanmıştır, fakat kalbin yönelmesi konusunda bir açıklama yoktur. Sorguya çekmenin beyan edildiği yerde affın bulunması, onun beyan edilmediği yerden daha gereklidir. Bu, sorguya çekmenin kefaretle kaldırılacağını göstermektedir. Şayet bu husus Said b. Cübeyr'in söylediği gibi olsaydı daha önce açıklaması yapılan şeyden dolayı kefaret gerekirdi. Bu nedenle, "ayete göre kefaret verilmesi daha önceliklidir" demekteyiz. En doğrusunu Allah bilir.

      Lağv'in kefareti gerektirmeyen şeylerden olduğu sabit olunca, kişinin bu yolla Allah'a isyan etmediğinden böyle olma ihtimali vardır. Bir ihtimale göre de bunun sebebi, onun yemininin, bozulma olayı ile beraber veya ondan önce mevcut oluşuydu. Dolayısıyla ona yemin adı verilse bile gerçekte yemin değildir; aslında isimler, akitlerin mutlak olarak kullanıldığında fasit ve sahih olanlarının bulunması mümkündür. Fakat bunların hükümleri de maksatları da farklı olur. Eğer yapılan yeminde Allah'a isyan etme sözkonusu değilse, her yemin bozma olayında kefaret gerekmez. Uygulamada, yemin bozma işinde kefaret lazım gelmediği emrine uymak gerekiyorsa, yemin bozma fiili hata yoluyla uykuda, cinnet halinde veyahut yemin edenden başka birinin fiili ile meydana gelebilir, aynı hüküm bu haller için de geçerlidir. Çünkü insan başkasının yaptığı şeyle günahkar olmaz. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez". Buna göre o, Allah'a isyan etmediği için kefaret ödemez, fakat az önce zikrettiğimiz yorumdan dolayı öder. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra, bu anlam, yemn-i ğamus denilen bilerek yalan yere yapılan yemin için de geçerlidir. Bu yemini yapana yemin kefareti gerekmez, böylesine yaptığı cüretkarlığın ve Allana muhalefetin kefareti gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu kurala iki açıdan destek vardır. Birincisi, yalan yere yapılan yemini bozan kişide iki şeyin eşit halde bulunmasıdır. Geçmişte yaptığı yemini bozmakta Allah'a isyan veya itaatin her ikisi de eşit seviyede olarak bulunur. Bu iki halden birisi için kefaret gerekmiyorsa, öbürü için de gerekmez. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, lian uygulamasında lanetleşme yapıldıktan sonra rahmet peygamberinin (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "İkinizden biri mutlaka yalan söylüyor, tövbe etmek isteyen var mı?" Bilindiği üzere onların açıklamaya olan ihtiyacı -şayet onda kefaret gerekli olsa- ikisinden birinin yalancılığını açıklamaktan daha fazladır. Sonra o durumda tövbenin gerekli olduğunu anlamak için insan akıl fukarası da olsa, hakim de olsa başkasının öğretmesine lüzum hissetmeden bilir, kefaret ise ancak başkasından duymakla bilinir. Anlaşılıyor ki onlara da kefaret yoktur. İki hasım hakkında rivayet edilen haberler de böyledir; Hz. Peygamber (s.a.) -ağır tehdit ifadeleri kullandıktan sonra- taraflardan birinin lehine hüküm vermiş, sonra da onlara malı aralarında paylaşmalarını ve birbirleriyle helalleşmelerini tavsiye etmiştir. Burada kefaret olmadığı gibi başka bir açıklama da yoktu. Yemini bozmakla emredilen hallerde de durum böyledir. Çünkü bu, gözleriyle görmeyen insanın haline benzemektedir. İshak şöyle demiştir: Bu konuda kefaretin gerekmediği hususunda müslümanlar ittifak etmişlerdir. Kefareti gerekli gören kimse, insanlara yönelik yeni bir şeriat koyan ve Allah Tealaya hüküm vaz' etmeden kişinin sözünü söylemiş olur, halbuki Cenab-ı Hak kimseyi kendi vereceği hükme ortak etmemiştir.

      Bu konuda asıl olan şudur: Akitleri kaldıran ve haramları gerektiren sebepler, akitler ve helal kılma yolları geciktiği takdirde, bunlar farklı şeyler olmasına rağmen onları birbirine yaklaştırdığında başlangıcı ortadan kaldırır. İşte yemini bozmanın sebebi buna dayanır. Bundan dolayı yemin batıl olur. Buradaki kefaret yemin kefaretidir, yeminin olmadığı yerde kefaret de olmaz.

      Bu, gökyüzüne dokunmak ve benzeri imkansız bir yemin gibi değildir, çünkü buradaki yemin, olabilen şey hakkındadır; binaenaleyh bozulma sebebi yeminle beraber değildir, bu sebeple sahihtir. Şayet yemini bozmanın sebebi kısasta uymuyorsa bundan dolayı iki şey birbirinden farklı olmuştur.

      Bu mesele, yukarıda sözü geçen iki adamın durumunu açıklamaktadır. Şafii, kefareti yemini bozulması için gerekir, demiştir. Halbuki burada bozulması sözkonusu değildir, çünkü gerekli olan yemin oluşmadığı için bozma olayı da yoktur; ayrıca bozmak yeminin kesinleşmesinden sonra mümkündür, halbuki burada kesinleşmemiştir. Kaldı ki ayet, korunmasını emrettiği kesinleşmiş yemin için kefaretten söz etmektedir. Bu yeminde koruma emrinin olması ise muhaldir. Koruma yemin ettikten sonra gerekli olur. En doğrusunu Allah bilir. Ebu Ubeyd' in durumuna gelince, o, yemin akdi için kefareti gerekli görmektedir. Halbuki ona göre yemn-i ğamus, kefaret gerektirmeyen bir yemindir. Bu da kefaretin, yeminin kendisi için değil, yemine gelen bazı arızalar için gerekli olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazı alimler Fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı Allah sizi sorumlu tutar ... onun kefareti... diye başlayıp devam eden ayet-i kerimeyi kefaretin gerekliliğine delil gösterir. Onlara göre kesinleşmiş olan yeminlerin kefareti vardır, çünkü ayette kefarete atıf yapılmamaktadır, ayette akitten başka kefaretin nispet edileceği başka bir kavram yoktur. Ayrıca Yeminlerinizin kefareti işte budur mealindeki buyruk da yemine nispet edilmiştir. Müminlerin "yemin kefareti" diye isimlendirmesi de buna dayanır. Şu kadar var ki bunun muteber olan iki yönü vardır. Birincisi, Resulullah (s.a.) Hz. Hamza'nın (r.a.) (Bedir savaşında) cesedinin parçalandığını görünce, bunun aynısını Kureyş'e uygulayacağına yemin etmişti. Ardından onu, bu yemine uymayı yasaklayan vahiy geldi, o da yemini için kefaret verdi. Bilindiği üzere Hz. Peygamber, ancak hayatı boyunca yeminine sadık kalma ihtimali bulunmadığı zaman yemini bozar. Buna göre onun verdiği kefaret yaptığı yemin içindi. Ayrıca "Bir şeye yemin eden kişi onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, (yeminini bozup) hayırlı gördüğü şeyi yapsın, yemini için de kefaret versin" mealindeki hadis-i şerif bunu ifade etmektedir. Ancak yemininin kefaretini vermesi, Resıllullah'a emredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Ebıl Ubeyd şöyle demiştir: Cenab-ı Hak ''Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, 'Şu işi yarın yapacağım' deme!" mealindeki beyanıyla istisnasız vadde bulunmayı yasaklamıştır. Bu yasak yemin konusunda daha güçlü ve daha şiddetlidir. Binaenaleyh istisnasız yemin eden kimse Allah'a asi olmuştur, kefaret ödemesi gerekir.

      Bize göre bu konuda asıl olan şudur: Kefaret vermek, yemini bozmanın karşılığıdır; çünkü ona "kefaret" denilmiştir, kefaretler ancak kötülükleri örtmek içindir. Nitekim Cenab-ı Hak "Sizin küçük günahlarınızı örteriz" buyurmuştur ve benzeri ayetler. Sevapları örtmek ise aklın kabul etmeyeceği bir şeydir, aksine güzellikler kötülükleri örter. Yeminini bozmak, hakikatte günah işlemenin adıdır. Aslında yemin bozma "hins" (حنث) günahın bir adını oluşturur. Buradaki günah kavramı şundan ortaya çıkmaktadır: Kişi şu işi yapmayacağına dair Allah'a söz vermiştir. Şu halde onu yaptığı takdirde verdiği sözü bozmaktadır, işte söz vermekle değil, verdiği sözü bozmakla günaha girmiş olur. Bundan dolayı Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ''Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın". Hülasa Allah Teala müminlerin kendisine verdikleri sözlerden cayılmalarını değil, onlara uyulmalarını istemiştir. Allah, yemini kendisine verilen söz kabul etmiş ve onu yerine getirmemizi emretmiştir. Dolayısıyla yemin bozmak, Allah'a verilen söze muhalefet etmek ve O'nun ahdini bozmak anlamına gelir. Binaenaleyh insan yaptığı yeminle değil, yeminini bozmakla günah işlemiş olur ve bundan dolayı kefaret vermesi gerekir. Şayet yapılan yemin için kefaret gerekli olsaydı, yemini bozmak kefaret ödemeye daha güçlü bir sebep teşkil ederdi. Bunu da belirtmek gerekir ki kişinin, Allah'a asi olacak şeyle O'na itaatte bulunmaya yemin etmesi mümkün değildir. Şu ortaya çıkmıştır ki kefaret şayet yapılan yemin için gerekli olsaydı, günah işlemeye dair yemin için de kefaret gerekirdi. Hemen belirtmek gerekir ki böylesi bir yeminin konumu onu bozmaktan ibarettir. Bu konuda Ebu Hureyre'nin şöyle bir rivayeti vardır: Bir şeye yemin eden kişinin ondan başka bir şey yapmayı daha hayırlı gördüğü takdirde onun kefareti o hayırlı gördüğü şeyi yapmasıdır. Yerine getirmekten vazgeçme ihtimali varsa yemin kefareti de bunun gibidir. Vazgeçilmesi mümkün olmayan yeminin kefareti ise tövbe etmektir, yoksa dönüş yapmak değil; sevap işlemek de kefaret yerine geçer. Bütün kefaretler böyledir; o işten vazgeçmek ve dönmek ihtimali varsa, onun kefareti tövbe ve yaptığı fiili bozmasıdır. Böyle bir ihtimal yoksa artık o dikkate alınmaz. Şayet yemin için kefaret olsaydı başka değil tövbe etmek ve onu bozmaktan ibaret olurdu. Allah Teala dönüş yapmaktan başka bir şeyi gerekli kıldığına göre onun yemini bozmak için olduğu ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yemin etmek için kefaretin gerekmediğine ilişkin delillerine gelince [onları şöylece belirtmek mümkündür] ;

      a) Yemin, Cenab-ı Hakk'ı tazim ve tebcil etme anlamına gelir. Allah Teala onu kendisine sığınma, lütuf ve ihsanına nail olma vasıtası kılmıştır. Bundan dolayı yeminler, yapılan ithamları bertaraf etmek ve halk nazarında işin gerçek yüzünü yemin edenler adına ortaya koymak içindir. Çeşitli deliller bunu desteklemektedir:

      Birincisi, Hz. Peygamber'den ( s.a.) rivayet edilen şu hadistir: "Yemin edeceğiniz zaman, Allah adına yemin ediniz". Yine O, şöyle buyurmuştur: "Atalarınız adına ve tagütlar adına yemin etmeyiniz". Resul-i Ekrem, Allah'tan başkası adına yemin etmeyi yasaklamıştır, çünkü bu işte onu yüceltme ve konumunu bulunduğu yerin fevkine yükseltme vardır. Hz. Peygamber, müminleri, Allah Tealadan başka hiçbir kimseye bu konumu nispet etmemeye mecbur etmiştir.

      İkincisi, "Anlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın" mealindeki ayettir. Günah işlemekten vazgeçmeyi yasaklamak ve masiyet dahi olsa verilen sözü tutmayı emretmek caiz değildir.

      Üçüncüsü, rahmet peygamberinin de çeşitli yer ve zamanlarda yemin ettiği herkesin bildiği bir husustur. Yaküb aleyhisselam ve çocukları kıssasında, Hz. İbrahim (s.a.) ve putlar olayında ve Hz. Eyyub (s.a.) olayında onların da yemin ettikleri görülmektedir. Yemin ettikleri için onların Allah'a asi olmaları caiz değildir. Bu örnekler "yeminde istisna edatı (inşallah lafzı) kullanmayan kimse Allah'a asi olmuştur" diyenin cüretkarlığını ortaya koymaktadır, halbuki zikrettiğimiz peygamberler istisna yapmadan ve buna dair lafzı kullanmadan yemin etmişlerdi. Bu husus bir şeyi vadetmek gibi değildir, çünkü insan o işi yapmayı kendine nispet etmekte ve Allanın dilemesi çerçevesinde onu yapmaktadır. Allah adına yapılan yemin ise, O'ndan yardım istemek ve O'na sığınmaktır. Bundan dolayı yemin ve vad birbirinden farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      b) Yapılan yemine kefaretin farz olmadığının delili, Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen hadistir: "Bir şeye yemin eden kişi onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, o hayırlı gördüğü şeyi yapsın ve yeminine kefaret versin!': yahut "Yeminini (bozup) kefaret versin ve hayırlı gördüğü şeyi yapsın". Şayet yemine kefaret farz olsaydı, insanın kendisine farz kıldığı o şeyi yapmaktan başka çıkış yolu olmazdı, Hz. Peygamber'in de "yemin eden yeminine kefaret versin" demesi gerekirdi. O böyle demeyip faydası az olan bir şeye yemin ettiğinde diye söylediğine göre, kefaret vermek ancak o zaman gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      c) Başka bir delil de şudur: Yapılan yemin yerine getirildiği takdirde kefaretinin olmadığı, yeminden dönüş yapıldığında ise kefaretin gerekli geldiği noktasında ittifakın bulunuşudur. Mutlak anlamda yapılan yemine kefaret gerekseydi yerine getirildiğinde daha tekidi bir şekilde lazım gelirdi. Gereği ifa edilen yemine kefaret gerekmediğine göre demek ki bozulan içen gereklidir. En doğrusunu Allah bilir.

      d) Alimler tarafından şu noktada ittifak edilmiştir: Adamın biri gerekli bir sebep yokken kendi eşi ile cinsel ilişkide bulunmayacağına yemin etse, fakat bu yemini bozsa böylesine ila hükmü lazım gelmez. Eğer kefaret, yemin etmek suretiyle gerekli hale gelseydi yemin eden kişiye hiçbir şey gerekmezdi ve ila hakkı da ortadan kalkardı. Ama gerçekte bu hakkın hükmü devam ettiğine göre -çünkü Kur'an'da ve Sünnet'te mevcuttur- kefaretin gerekliliği görüşünün yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Şimdi, bu durum sabit olduktan sonra geride ayetin iki yorumu kalmıştır. Birincisi, Fakat bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar, şu ilahi beyanda yer aldığı gibi: "Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın"; şayet yemininizi korumayı terk ederseniz şu kadar kefaret vermeniz gerekir. İkincisi, ayetteki üstü kapalı ifade ile şöyledir: Bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı, yani onları bozmanızdan dolayı sizi sorumlu tutar. Bu, kefaret konusunda itiraz edilemeyecek bir husustur. Tıpkı Cenab-ı Hakk'ın şu ayet-i kerimede ifade buyurduğu gibi: "Haccı ve umreyi yapmaktan engellenirseniz ... İçinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa ... " Bu, özürden dolayı vücubu değil, ruhsatın kullanılması gerektiğini ifade eder, çünkü özür kefaretin farz olmasının sebebi değildir. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bunun gibidir: Allah'a tazim göstermek, kefaretin farz kılınmasının sebebi olmaz, dolayısıyla yeminini bozma ifadesi ayette gizlenmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yemin bozmanın yeminlere nispet edilmesi, oruç bozma kefaretinin oruca, kurban kesme cezasının hacca ve namazda fazladan yapılan secdelerin yanılmaya nispet edilmesi gibidir; her ne kadar kefaretler nispet edildikleri şey için olmasa da böyledir. Bunu benim anlattığım hususlar desteklemektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Peygamber aleyhisselamın (Hz. Hamza'yı öldürülmüş olarak gördüğünde yaptığı) yeminine kefaret vermesi, kendisinin masiyetten korunmuş olmasından dolayıdır, halbuki bu yeminde vefa göstermek masiyetti; çünkü bunu yapması yasaklanmıştı, onun yemini ise yasaklanmadan önce vuku bulmuştu, dolayısıyla yeminini yerine getiremezdi. Bundan dolayı yeminini bozması, onu yerine getirmesinin imkansızlığından dolayı idi. Ondan başkasına gelince, böylesi masum olmadığından onun ümitsizlik vakti ölümüdür. Resıllullah (s.a.) ise masumdu, binaenaleyh onun ümidini kesme vakti, yasağın konulduğu vakitti. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Onun kefareti on fakire yedirmektir. Dilde şöhret bulmuş kullanıma göre burada gıdayı temlik etmek için değil yemeleri için onlara götürmektir. Nitekim halk arasında insanların birbirlerine yemek yedirmeleri (it'am) konusunda bu anlamda yaygınlaşmıştır. Cenab-ı Hakk'ın ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden anlamındaki ifade de bunu desteklemektedir. İnsanın ailesine yemek yedirmesi ifadesinden temlik anlaşılmaz, kimsenin aklına da böyle bir şey gelmez. Allah Teala insanlara farz kıldığı şeyi, herkes tarafından malum olan şekilde anlatmıştır. Çünkü bir aileye mensup olmayan veya kendisinin bir ailesi olmayan insan dünyada pek enderdir. Dolayısıyla ailenin (ehl) ne demek olduğunu kişinin bilmemesi ve sormak ihtiyacı duyması ihtimali yoktur. Bu itibarla ayet-i kerime, bu farizayı akıllardan cehalet vehmini kaldırmak suretiyle koymuş olmaktadır. Sonra da bunun ne olduğunu anlatma ihtiyacı duyulmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu husus ibret açısından anlatan husus şudur ki Allah Teala, On fakire yedirmektir buyurmuştur. "Fakirlik" anlamına gelen "meskenet", ihtiyaç sahibi olmak demektir. Fakirin yemeğe olan ihtiyacı mülk edinmek değil yemek olduğu herkesin malumudur. Bütün çeşitleriyle mülkiyet ihtiyacı ise fakirleri de diğer insanları da kapsar. Şu da var ki fakirler için "yeterince ve doyuracak kadar" diye de ölçü verilmiştir, bu durumda kefareti ödemek için gıdayı vermek değil yedirmek sözkonusudur. Fakat onun karnını doyuracak kadar olan yiyeceği vermek de caizdir. Bu cevaz ile fakirin karnını doyuracak kifayet miktarda her imkanı veya elde bulunan şeyi ona vermek gerekir. Çünkü temlikin caiz olması nassın gerektirdiği bir husus olmayıp temkin (imkan verme) konumudur. Parayı vermekle arzu edilen şeye ulaşmak mümkün olduğuna göre, fakir de o para ile istediği gıdayı alır, şüphesiz bu da ihtiyacını karşılamaya daha uygun olan bir haldir. Şayet uygulama özellikle yiyecek maddesini vermek şeklinde olursa ihtiyaç sahiplerini davet edip onlara sunmanın iki bakımdan daha uygun olması sözkonusudur. Birincisi, yoksulun ancak zorlukla ve uzun zaman sonra ulaşabileceği bir imkanı ona vermek, açlığı gidermeye ve yoksulluğu bitirmeye daha uygun olur.

      İkincisi, insan tabiatının hoşlanmadığı bir şey olan kefaret vermek, insana malını elinden çıkarmanın ve dağıtmanın acısını tattırmak için meşru kılınmıştır. İnsan bununla, izin verilmeyen şehveti nefsine tattırmasının kefaretini ödemiş olur. Nitekim sevapların günahları örtmesinin anlamı da budur. Bir de şu var: Yoksulları çağırmak, onları yemekte toplayıp hizmet etmek ve istedikleri şeyleri sağlamak, insan tabiatına, onlara tasaddukta bulunmaktan daha zor gelir. Bu durum, onun bağışlanması için daha uygun bir davranıştır. Buna göre nefse hoş gelmeyen para vermenin caiz olması aynen yemek yedirmenin caiz olması gibidir. Ancak fakirlerin hakkı olan o yiyecek maddelerinin parasını ödeyecek olan kişinin, onu fakirlerin rızasıyla ödemesi gerekir. Bütün haklarda mübadelenin bu şekilde yapılması caiz olduğu gibi kefaretlerde de caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Cenab-ı Hak da "Kolayınıza gelen bir kurban gönderin" buyurmuştur. Onda bu türün dışında olan şey de caiz olur. Keza bütün sadakalarda da caizdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yemin kefaretinde fakirlere verilecek yemek iki sebepten dolayı iki öğün olarak takdir edilmiştir. Birincisi, ayet-i kerimede yoksullara yedirmek meyanında kullanılan mutlak ifadedir. Bununla yoksulluğu gidermek kastedilmiştir. Yoksul, boynu bükük insandır. Ona verilecek en uygun nitelik dilencidir, çünkü boynunu bükerek insandan dilenmektedir. Bir Ramazan bayramında Resulullah'ın (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Bu gibi günlerde fakirleri dilenmekten kurtarın!" Sonra, bu konudaki rivayetlerde asgari ölçü olarak yarım sa' buğday verilmesi gerektiği haber verilmiştir. Buna göre fakire verilecek olan sadaka budur. Fakiri iki defa doyurması halinde de bu miktara benzer harcama yapar. Hastalık yüzünden hacdan geri kalanların da kefaret olarak üç sa' erzakı altı fakire dağıtması gerektiği Resıllullah'tan (s.a.) rivayet edilmiştir. Burada da yedirmek kastediliyorsa, bir fakirin yiyeceği kadar bir erzak verilmesi emredilmektedir. Üzerinde durduğumuz şey de böyledir. Bu, iki öğün yemeğe denk düşmektedir. Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) böyle demişlerdir.

      İkincisi, Cenab-ı Hak, Ailenize yedirdiğinizin orta seviyesinden, buyurmaktadır. Burada orta anlamına gelen "evsat" (أَوْسَط) kelimesinin üç sınırı ve her birinin üç yönü vardır. Birincisi, yenilen yemek kalitesinin ortalaması, ikincisi yenen miktarın ortalaması, üçüncüsü de yiyen insanın ortalamasıdır. Bunların ilkinde yemeğin iyi, kötü ve orta halli olması kastedilmiştir. İkincisinde israf edilmesi, cimrilik yapılması ve orta yolun tutulması, üçüncüsünde de bir günde bir defa, üç defa ve bu ikisi arasında (iki defa) yedirilmesidir. Bu konuda başvurulabilecek bir rivayet bulunmadığına göre ihtiyata uygun olan, farzı yerine getirmek için hepsinin ortalamasını almaktır. İşte iki öğün yemek bundan dolayı vacip olmuştur. Gerçi tür ve miktarın ortalamasını -iki tarafın sınırı bulunmadığından- bilinemez, ancak öğün olarak en azı ile en çoğu bilinebilir, işte dikkate alınması gereken şey bunun ortalamasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Şunu da belirtmek gerekir ki yemin kefaretinin çeşitleri içinde en belirgin olanı fakirleri yedirmektir. Her ne kadar ayette belirtilmemişse de bu yedirmenin bir tanımlamaya dayandığı noktasında icma vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, muhtemelen onun tanımlaması iki açıdan Kur'an'ın hükmünden elde edilmiştir. Birincisi, ayet-i kerimenin konusu yenilen ve içilenle ilgili olunca bunda örfe itibar edilmesi gerekir, çünkü hiç bir kimse yoktur ki yedirdiğinin son noktasına ulaştırsın da bu yolla onun "yedirme" denilecek başlangıcını belirlesin. Şu var ki örfte az bir şey de tasadduk edilebilir. Bundan dolayı yedirme emrinde bir tanımlama sözkonusudur, çünkü alanında belirleme mevcuttur. Bu konuda nakle dayalı herhangi bir açıklama da nakledilmemiştir. İhrama girdikten sonra hastalanan kişinin anlatımında buna yönelik bir işaret de yoktur, fakat "it'am" (إطعام) lafzının delaletinde mevcuttur, çünkü o konuda yerleşen bir örf bulunmaktadır. Sadakalar hakkında gelen açıklamalar da buna bağlıdır, fakat yedirme konusunda sadece ihtiyaç halinde belirtilmiştir. Buna göre gıdanın mülkiyetini vermek (temlik) olmasa bile yedirmenin (it'am) de caiz olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Ailenize yedirdiğinizin orta seviyesinden mealindeki ayetin ifadesidir; bilindiği üzere her şeyin bir ortası vardır, onun etrafı ve sınırları bulunmaktadır. Allah Teala hükmü ailenin yediği yemeğe havale ettiğine göre burada mutlaka doyurmak şartı vardır. Bundan dolayı burada böyle bir sınırlandırma yapmak gerekmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ayette sözü edilen yiyecek miktarının gerçek mahiyeti sabit olduğuna göre, hakiki maksadı anlamak için bunu ona bağlamak gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu durumda Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: On fakirin yemeğini yedirmek. Çünkü örf açısından on kişinin yemeği kendilerinin yemeğinden ibarettir, on kişiyi yedirmek ise yedirme fiilinden ibarettir. Ayette ikisinin de kastedildiği sabit olmuştur, sanki peşpeşe anılmışlardır. Böyle düşünsek bile burada kişi sayısını korumak konumu yoktur, sadece o miktarda yemek sayısını koruma durumu vardır, bu bir veya daha çok olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Bundan dolayı alimlerimiz, yemeğin hepsini bir fakire on günde yedirmeyi caiz görmüş, buna mukabil bir günde yedirmeye onay vermemişlerdir. Çünkü işin aslı, sabah ve akşam yemeğini yedirmektir -şayet bu mümkün ise- zira ayetteki "yedirme" (إطعام) böyle gerçekleşir; böylece fakirin yemek problemi ortadan kalkar, fakat aynı kişiye aynı gün fazlası verilemez. Yahut caiz olduğunu söylediğim şey doğru olunca, onun bozulması kendisine gelen başka bir manadır, çünkü o buna onay verilmesinin dışında kalmaktadır. Bu, yemin kefareti yemeği verilen fakirlerden bir kısmının bazı işleri için sofradan ayrılmasına benzer, ki bu doğru olmaz, şayet buna cevaz verilirse söylenenin aksi yapılmış gibi olur. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayetteki on kişi lafzının, mutlaka on kişi olarak şart kılınmadığının başka bir delili de şudur: Kefaretin, fakirlere vermenin veya yedirmenin caiz olduğu anlamına geldiği bilinmemektedir. İnsan, beşer tabiatının hoşlanmadığı bu şeyleri yapmakla nefsani arzularına uymasına, yasaklandığı şeyleri yapmasına ve Allanın emrine muhalif davranmasına kefaret olmak üzere O'nun rızası için tekrar tekrar vermenin acısını nefsine tattırmakta, böylece bu tür şeyleri yapmaktan kaçınmasını sağlamaktadır. Çünkü kişi o davranışıyla Allah'a veya kendine vermiş olduğu sözden caydığını, verdiği sözde durmadığını gösterir. Dolayısıyla onun yaptığı iş, ahdini bozan ve Allah'a vadettiğine aykırı davranan birinin yaptıkları gibidir. Bu davranışın ise, verilen sayıyı gözetmekle ve "vermeden önce bu onların hakkıydı" anlayışıyla değil, malını dağıtmak anlamıyla ilgisi vardır. Aksine malı vermek için belli bir grubu seçtiği zaman, onlar buna hak kazanmış olmaktadır; çünkü onları başkalarına tercih etmiştir. Köle azat etmek ve oruç tutmak suretiyle bundan vazgeçmek ise fakirlere bir menfaat getirmeyecektir. Ancak kefaret, zaman değiştikçe ve günler geçtikçe ihtiyacı da yenilenen bir fakiri bu halden kurtarmak arzu edildiğinde onu sabah ve akşam yedirmek içindir. Bunda, günahların üzerinde kalması korkusu vardır. Belki de ölüm kısa zamanda onu yakalar ve kefareti verilmemiş olduğu halde günahlarından kurtulmaz. İşte bu, Cenab-ı Hak onun işini kolaylaştırmak ve kefareti kaybetmek manasında değil fakat yapmış olduğu şeyden kurtulmak anlamında kendisine imkan vermek için fakirler hakkında bir ayırım yapmıştır. Bundan dolayı söylediğim husus caiz olmuştur. Bu yorum, kefareti bir günde vermenin caiz olmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra, insan bir fakiri doyurduğunda geride doyurması gereken dokuz fakir kalmıştır; bu durum, kendisine dokuz fakiri doyurmak emredilmiş olsa doyurmaya başlaması gereken sayıyı gösterir, dolayısıyla emredilen sayıdan biri çıktığında geride kalan miktar da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra şayet verilen sayıya uymak şart olsaydı, tek kişiye verilmesi halinde onun düşürülmesi gerekirdi. Çünkü bu, işlenen günaha kefaret ve ondan arınmak içindir. Bütün bunların, hakkında sayı zikredilen abdestsizlikten, cünüplükten ve pislikten yıkanmak manaları ile alakası vardır, kefaret de bunun gibidir. Bilindiği üzere her fakirin belli bir yemek ihtiyacı vardır, şunu da belirtmek gerekir ki bu bir kişinin ihtiyacı olan miktarı bölüştürmek durumunda, yine on kişiye yetecek kadarını vermek gerekir. Buna göre onun fakirliği, zikredilen fakirlerin sayısı kadar güne yayılmakta ve her gün ihtiyacı yenilenmektedir. Bu aynı zamanda üç taşla büyük abdestten temizlenmekle ilgili rivayete de benzemektedir, belirlenen taş miktarına uyulmazsa gereken temizlik yapılmamış sayılır. İşte konuştuğumuz mesele de böyledir; ihtiyaç ortaya çıktığı andan itibaren ilkine yemeğini vermedikçe, o her gün başka bir fakirin hakkıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bu, şahitlerin sayısı meselesi gibi değildir; çünkü şahit tek kişi olduğu takdirde kendisinin itham edilebileceğinden yahut şahsı tasdik etmekle bir menfaat sağlayacağından veya hükmü engellemek ve delilleri başkasına teslim etmekle bir tür çıkar elde edebileceğinden dolayı belli sayıda şahit bulunması gerekli görülmüştür. Bunda da açıklamış olduğumuz kefaret anlamı vardır. Şu kadar var ki ikinci gün yapılan şahitlik ilk gün yapılanın tekrarıdır; yemek yedirmek ise öncekinin tekrarı değil yeniden vermektir. Şahitliklerde bir kişi hazan, her birinin yenileme hakkı olduğunda yüz kişinin yerine geçer. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra Cenab-ı Hak, akraba veya yabancı, mümin veya kafir, küçük veya büyük ayırdetmeksizin yahut fakirliğinin derecesini veya bilinen halini belirtmeksizin on kişiye yedirmektir buyurdu ki, sözünü ettiğimiz her açıdan insanları tanımaya ihtiyaç vardır. İnsanlar hakkında da her açıdan farklı görüşler vardır. Kastedilen anlamı kavramak için -meselenin özellikle bir isme tahsis edilmediğinde, fakirliğin sınırını tayinde esas olanın, içinde miskin kelimesinin geçtiği şey olduğunda ve kendisine kefaret verilmesinin caiz olduğu konusunda fakirin de burada miskin gibi sayıldığında ittifak olmakla birlikte- yine de araştırmaya ve öğrenmeye ihtiyaç vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra, küçükler için büyüklerin bir lokması kadarının yeterli olacağı ve bunun da yedirmek değil temlik şeklinde olacağında alimler arasında fikir birliği vardır. Çünkü ona verilmesi gereken miktarın en azı bir "müd"dür (830 gram). Müd de onun gibi on küçük çocuğa yeterlidir. Bu ise ayetteki hitabın onun gibilerine yönelik olmadığını gösterir, Cenab-ı Hakk'ın ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden mealindeki beyanı, onun gibi küçükleri kasdetmediğini teyit etmektedir, çünkü küçüklerin yediği ailenin yediğinin en az miktarına bile ulaşamaz. Buna göre şayet aile kelimesi ile zevcesi kastedilmişse küçükleri doyuran miktarla erkek karısını doyuramaz. İşte bu durum ayette sözü edilen hususun kastedildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu konuda esas olan, söylediğimiz gibi vermekten insan tabiatının acı duyduğu miktardır. İnsan tabiatı bir günlük çocuk gibisini bile emzirmeye meyleder, hatta bunu geciktirmeyi bile düşünmez. Ama bunun gibisi fakire yedirilemez. Dolayısıyla ayetteki yedirme emri belli bir miktara bağlıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu söylediklerimiz çerçevesinde ebeveyn ve çocuk hakkında şöyle demişlerdir: Onlara kefaret yemeği yedirmek caiz değildir; çünkü insan tabiatı bunların fakirliğini gidermek şöyle dursun fakirliğinden elem duyar. Aksine Cenab-ı Hak insan tabiatına, ebeveyn ve çocuklara bela ve sıkıntı gelmesine tahammül edemeyecek bir tabiat yerleştirmiştir. Bundan dolayı her insan onların sıkıntısını gidermeye, kendi başından sıkıntı giderir gibi çalışır ve onların haysiyetlerini korumak için bütün varlığını feda eder. Öyle ki böyle yapmayan kişi hor görülür ve en şiddetli şekilde kınanır. Durum böyle olunca ayetteki yedirme emri onları kapsamaz, çünkü onlar bunu, Allah'ın emri olduğu için değil, tabiatları gereği zaten yapmaktadırlar. Kefaretin ise, insan tabiatına aykırı düşen bir ceza anlamına geldiğini daha önce açıklamıştık. En doğrusunu Allah bilir. Zekatını dağıtmakla emredilen, fakat oğlu tarafından alınan sahabi hakkındaki rivayet bunun bir örneğidir. Baba ve oğul Resıllullah'ın (s.a.) yanına gidip durumu anlatınca Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ya falan, sana niyet ettiğin şey verilecektir" buyurmuş, öbürüne de "Aldığın şey de senindir" demişti. Şayet yemin kefareti ödemesinin ebeveyn ile evlat arasında yapılabilseydi, bu, insanın daha çok sevdiği ve istediği bir şey olurdu. Bir de şu var: Resıllullah sallallahu aleyhi ve sellemin "Sen de malın da babana aitsiniz" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu durum karşısında böyle bir tercihi kabul etme ihtimali yoktur, çünkü insan kendi çocuğuna vermekle sanki kendine vermiş olmaktadır, babasına vermekle de sanki kendine vermiş olur. Bu sebeple böyle bir şey caiz değildir.

      Bize göre karı-kocanın durumu da bunun gibidir, çünkü onların arasında şehvet hissi ve birbirlerine karşı tabii bir meyil vardır. Evlilik de bu yolla gerçekleşmektedir, evliliğin dört sebeple yapıldığı ifade edildiği üzere, onların biri kadının zengin olmasıdır ve insanın yaratılışında bulunan diğerleri insan tabiatında var olan bir duygudur. En doğrusunu Allah bilir. Şahitlik meselesi de bunun gibidir, çünkü o, davacının ithamlarını reddetmek için tesis edilmiştir. İnsanların menfaatleri ileri sürdükleri delillere bağlanınca (haksız da olsa) fikirlerine yerleşir ve dolayısıyla kabul edilemez olur.

      Hülasa şahitlik yapmak, zekatları ve kefaretleri ödemek, emanetler konumundadır, bu sebeple emanetçilerin onlardan yararlanmaları caiz değildir. Emanete veren kimsenin faydalanabileceği durumlardan istifade etmesinde örf açısından hiçbir engel bulunmamaktadır. Kişinin yaratılışında menfaatini tercih etme özelliği varsa bu his ortadan kalkmadıkça güvenilir bir kişi olamaz, böylesine emanet verilemez. En doğrusunu Allah bilir.

      Kefareti mükateb köleye vermek ve onun için şahitlikte bulunmak da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Kefaret bedelini kafirlere vermek konusuna gelince, kıyas açısından bütün bunların caiz olması gerekir, çünkü vereceği kişileri seçme hakkının kendisine ait olması veya verme işinin kendisine ağır gelmesi ve nefsinin hoşlanmaması anlamı hurda da vardır. Bu kurala göre verilen kefaretler kanaatimizce caiz olur. Nitekim şu ayet-i kerime bunu desteklemektedir: "Sadakaları açık olarak verirseniz ... Bu sizin bir kısım günahlarınıza kefaret olur". Cenab-ı Hak sadakaları, ayette zikredilen günahlara kefaret kılmıştır. Sonra müfessirlerin "Onları doğru yola iletmek senin üzerine borç değildir" mealindeki ayet hakkında "Bu ayette kafirlere de sadaka verilebileceği işaret edilmektedir" şeklindeki sözleri de buna işaret etmektedir; yani Allah onlara da sadaka vermene engel olmaz; O, bunu, sadakaların günahlara kefaret olacağını vadettikten hemen sonra belirtmiştir, bunu yapmaları için onlara imkan vermiştir; ancak kefaretler için fakirlik şartına uymak kaydıyla. Kafir olsalar bile dilenciyi geri çevirmek müslüman ahlakına uygun olmayan bir davranıştır, onlara da sadaka vermek caizdir. Hülasa, dinen izin verilmediği halde nefsin arzu ettiği şeyi vermeyi tercih ettiği için, kendisine helal olan bir şeyi (verdirmek suretiyle) nefsinden engellemiş olması onun için kefaret olur. Bu anlam, kafirlere tasadduk etmek konusunda da geçerlidir. Kaldı ki kafirlere tasaddukta bulunmanın, onları müslüman olmaya özendirmesi de sözkonusudur, dolayısıyla onlara sadaka verilmesini engellemek caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Zekatlara gelince, halkın zenginlerinden alınan bu malın kimlere verileceği konusunda özel olarak gelen ayette verilecek kişiler açıklanmış ve uygun kişileri bulmaları için tahsildarlar görevlendirilmiştir. Kefaretlere gelince, o, bunu vermek zorunda kalan kişi için konulmuştur ve o yükten kurtulmak için uygun kişileri arayıp bulması gerekmektedir. Şu kadar var ki zekatlar herhangi bir kötülük yapmadan ve Allah'ın lütfettiği nimetlere şükür için verilmesi gerekir. Şükür de Allah'a itaat yolunda infak etmektir. Şu da var ki Allah'a itaat eden kişiye infakta bulunmak O'na itaat yolunda yardım etmek anlamına gelir, dolayısıyla kafire verilmez. Şükür manasının gerçekleşmesi için şartın tamamına uyulması gerekir. Kefaret, nefse arzu ettiği şeyi vermiş olmanın karşılığı olarak konulan bir cezadır, Allah, nefsi, arzu etmediği bir şeyi yapmakla imtihan etmektedir. Bu anlam, kefaretin kafire verilmesi halinde de tam anlamıyla mevcuttur, dolayısıyla zekat ile kefaretin durumu farklıdır. Sonra, insan hiçbir şey yapmasa (suç işlemese) bile zekatları vermek durumundadır; Allah kesin bir ifadeyle bunu hak olarak belirlemiş, sonra veraset haklarıyla ilgili olarak mülkiyet farklılığını açıklamıştır. Kefaretler ise, insanların yapmış oldukları hatalardan dolayı verilir. Kazanılmış haklar konusunda ise her ikisinde müştereklik vardır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Bu konuda asıl olan şudur: Zekatlar malda fakirlerin hakkı olarak farz kılınmıştır. Bir de o, vermesi kendisine farz olan kişiye yöneliktir. Vermesinin kendisine farz kılındığı kişi bilinmeyince, veraset hakkının yakın akrabaya ait olduğuna benzer şekilde bir uygulama yapılmaz. Kefaretler ise servet için konulmuş bir farz değildir. Ancak kefareti ödemek için gereken zamana kadar beklenir; öyle bir durum ortaya çıkınca malı olursa verir, olmazsa bir şey gerekmez. Burada haklar sanki ödemekle gerçekleşir; çünkü kişi, kefaret gerektiği anda zenginlik ve fakirlik söz konusu olursa, değişen bir durum ortaya çıkmaz. Durum böyle olunca, insanın nafile, adak ve benzeri şekillerde tasaddukta bulunması caiz olur. Zekatlar ise insanın sahip olduğu maldan, verilmesi gereken kişilere vermesidir; bu kimseler konusunda da, onların kimler olduğu konusunun açıklanmasına ihtiyaç duyulur. En doğrusunu Allah bilir.

      Fıtır sadakası, oruç tutmanın sevincini ortaya koymak ve dilenmeyi ortadan kaldırmaktır; nitekim Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Böyle günlerde fakirleri dilenmekten kurtarın". Dolayısıyla bu, insanın vermesi gereken malına ait bir hak değil, yardım etme konumudur. Akıl da her dilenciyi geri çevirmeyi gerekli görür, özellikle bütün müslümanların sevinçli olduğu günlerde dilenmek zorunda kalmamaları için fukaraya destek verilmesi icap eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Şunu da belirtmek gerekir ki zekatlar öncelikle fakirlerin hakkı olarak farz kılınmıştır. Çünkü her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, yaratıkların rızıklarını içlerinden bazılarına mülk olarak vermiş ve bu malları kendilerine vermediği kişilerin mali ihtiyaçlarını karşılamayı onlara yüklemiştir, çünkü O, başlangıçta rızkı bütün yaratıklar için yaratmış değildir. Zekatları gerektiren mali durumlar başlangıçtan itibaren mevcut olup mükellefleri bu sayede zengin olunca; küfür ehli zenginlerin mallarında muhtaç olan fakirlere hak tanıyan bu dini benimsememiştir, dolayısıyla fakirlere tanınan bu hak onların mezhebinde bulunmamaktadır. Şayet böyle olsaydı müslüman zenginlerin mallarında bu hak bulunduğuna göre, kendi mezheplerinin zenginlerine ait mallarında da aynı hak olurdu. Üzerinde bu hak bulunan kişiler de kendi dindaşları için onu kabul ederler, dolayısıyla başkaları buna dahil olmaz.

      Şunu da belirtmek gerekir ki kefaretler, adaklar ve benzerleri din bağlamında fakirlerin hakkı kılınmış değildir, bunlar ancak kendilerini Rablerine yaklaştırmaları gereken ve kendi mezheplerine göre işlemiş oldukları kötülükten kurtulmak isteyenler tarafından ihtiyacı olan kişilere vermek içindir. Cenab-ı Hak bu konumu bütün sadakaların içine ve kimsenin menfaatinin bulunmadığı ibadetler arasına koymuştur. Böylece sadaka vermenin fakirlere gerekli olmadığı anlaşılmıştır. Bu konuda müslümanlar için şart olan, ancak Allah'a ibadet ve yakınlaşmak gayreti içinde olmalarıdır. Yüce Allah sadakaları kafirlerin fakirlerine de, Allah'a ibadet ve yakınlık niyetiyle vermeyi caiz kılmıştır.

      Köle azat etme konusundaki kanaatimiz de bunun gibidir. Bu konuda bütün muhaliflerimize karşı bizim söylediklerimiz daha isabetlidir. Çünkü onların görüşüne göre, engelleyici bir delil olmadığı müddetçe hükmü genelleştirmek gerekir. Bütün gruplara göre fakirler (المساكين) kavramı ile köle azat etme (تحرير رقبة) kavramı umumidir. Yine onlara göre bunun hususiliği için kıyastan başka bir delil bulunmamaktadır. Muhaliflerimize göre, bir ismin kapsadığı şeylerden bazılarını dışarda tutmak, onun has olmasını gerektirmez. Bu durumda onların, bunun dışındaki meselelerde de tahsisin varlığını öngörmemeleri gerekir, çünkü bu daha uzak bir ihtimaldir. Onlar birbirini takiben gelmeyen şeylerde kıyas yapılamayacağında ittifak etmiştir, yeminler meselesi de bunun gibidir. Hülasa kölede değiştirilmesi mümkün olmayan birçok kusurun bulunması halinde ise kefaret olarak köleyi azat etmek caiz olur; kusurlu bir dine (küfre) mensup olması halinde ise daha da uygun olur. Çoğunluğun, kölenin hastalığı sebebiyle çalışıp kazanmaktan aciz olması da azat edilmesine engel değildir şeklindeki görüşü de böyledir, çünkü o da düzelebilir. Şu halde çalışmaktan aciz olmayan ve kusurunu giderme iradesine sahip bulunan köleyi azat etmenin caiz görülmesi daha doğrudur. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu meselede aslolan şudur: Cenab-ı Hak, imanı şart kıldığı kefarette köle azat etmeyi üç fırka halinde zikretmiş ve bunların her birinde mümin köleyi sözkonusu etmiştir. Allah bundan başka bir yerde, Cenab-ı Hakk'a yakınlaşmanın vesilelerinden biri olarak ondan söz etmemiştir. Şayet yapılan beyanın mübalağasız olduğuna, kifayet manasına geldiğine veya bu konuda düşünmek gerektiğine hamledilirse, o zaman oruç kefareti örneğinde olduğu gibi bir defa söylenmesi yeterli olurdu. Yakın anlamlarda bir defa söylenmekle yetinilmediğine göre onun aynı manaya bağlanmasına izin verilmeyen bir hüküm çeşidi olduğu ortaya çıkmıştır. Hatta izin verilmiş olsa bile, başka şeylerde olmasa da adam öldürmekte çeşitli anlamlar bulunur. Dolayısıyla başka şeylerin ona kıyas edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle bir itiraz yapılırsa: Cenab-ı Hak "Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir" buyurmuş, fakat zıhar ve adam öldürme gibi kötülüklerin cezası olarak köle azat edilmesi ve peşpeşe iki ay oruç tutulması cezasını koymuştur. Yeminini bozma kötülüğünün cezası olarak da köle azat etmeyi ve üç gün oruç tutmayı nasıl emreder? Şayet üç gün oruç tutmak köle azat etmeye denk gelen bir ceza ise, o zaman zıharda ve adam öldürmede ilave ceza koymuş demektir.

      Buna şu cevap verilir: Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, deriz ki buna üç türlü cevap verilebilir. Birincisi, dünyada verilen cezalar öncelikle imtihan için verilmektedir, mutlak anlamda ceza olsun diye değil. Binaenaleyh ceza değil, imtihan olarak onu arttırmak veya bağışlamak suretiyle azaltmak mümkündür. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz"; "Onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik". Ahirette verilen ceza öncelikle imtihan için değildir, ancak bizzat ceza olarak verilecektir. Şanı yüce olan Allah hikmet sahibidir, adildir; hikmetin gerektirdiğinden fazlasını kimseye yüklemez, fakat cömert ve bağışlayıcı olduğu için cezadan vazgeçmesi caizdir. Bundan dolayı sözkonusu iki ceza birbirinden farklıdır.

      İkinci olarak şöyle denilebilir: Köle azat etmenin öngörüldüğü her cezanın karşılığı peşpeşe iki ay oruç tutmaktır; fakat affetmek Allah'a ait bir sıfattır, O'nun gördüğü bir maslahattan dolayı yeminini bozana böyle muamele etmiş, üç gün oruç tutmasına razı olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü, yemin kefareti için belirtilen oruç miktarı ona ait bir cezadır, adam öldürme ve zıhar konusunda belirlenen oruç miktarı da onların cezasıdır. Son iki suçun hakkı olan bir diğer ceza da köle azat etmektir, yeminde ise daha düşük bir cezadır. Fakat köle azadı tecezzi kabul etmediği (azat etme işini parçalara ayırmak mümkün olmadığı) için tam olarak belirlenmiştir. Parçalanamayan her şeyin konumu, bir parçaya bir hüküm uygulamak gerektiğinde tümüne uygulamaktır. Köle azat etmek de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yine deriz ki bunun bir örneği, Ebıl Yusuf (r.h.) ve İmam Muhammed'in (r.h.), kölenin bir cüz'ünü azat etmek gerektiğinde tamamı azat edilir demeleridir, çünkü insan bedeni parçalanmaya müsait değildir. İşte bunun delili, kefaretler meselesidir. En doğrusunu Allah bilir. Ebu Hanife (r.a.) ise, köle azat etmeyi parçalara ayırmak mümkün olmamakla birlikte tecezziyi (kısmen etmeyi) caiz görür. Köle hukukunu parçalara ayırmak mümkün olmasa ve parçanın azadı bütünün azadı anlamına gelse de o, kölenin kısmen azadını mümkün sayar. Bu konunun açıklanmaya ihtiyacı vardır. Cenab-ı Hak köleyi zikretmekle hürriyeti de öngörmüştür. Şayet özgürlük açısından parçalara ayırma mümkün olmasaydı, o zaman azat etmekten söz etmek köleyi belirtmeyi kapsamış olurdu. Emrettiği her şeyde onu belirttiğine göre, azadın tam olması için onu da belirtmiş demektir, hiç sözünü etmeden tamamlanması için değil. Boşama konusu da böyledir, En doğrusunu Allah bilir ya, onun bir kısmını azat etme ihtimali bulunmadığından talak konusunda köleden söz etmemiştir. Sonra, haklar ya menfaate, ya söze, ya zarara veya benzeri bir şeye dönüşmektedir; kölenin sadece bir parçasının azat edilmesinin ise fiilen uygulama ihtimali yoktur. Şu halde azat etme tam olarak yapılmadıkça bu haklar da gerçekleşmez, çünkü bütünün terk edilmesinde beklenen faydayı elden kaçırmak sözkonusudur. En doğrusunu Allah bilir.

      Şu da var ki mülk olması itibariyle kölenin bir parçasını azat etmek caiz olabilir. Hürriyet ise şahsın tamamıyla ilgilidir, menfaatler temasla (mübaşeret) sağlanır. Temasın temyiz ihtimali yoktur. Onunla ilgili söz ve onun mülk olması ise temyiz ihtimali olan bir cümledir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Buna göre talak meselesinde de mülkiyet sözkonusu değildir, o sadece bir temas (mübaşeret) ve faydalanmadır, binaenaleyh parçalanmayı kabul etmez. Dolayısıyla hükmün başkasına değil boşanan kişiye uygulanması gerekir. Bundan dolayı en isabetli olanı budur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yüâhızukum (يُؤَاخِذُكُمُ)

        Sözcüğün kökü "e-h-z" (أ خ ذ) harfleridir. Temel anlamı; almak, tutmak, yakalamak, kavramak ve bir eylemden dolayı sorumlu tutarak cezalandırmaktır. Mâide Sûresi 89. ayette "lâ yüâhızukumullâhu" (Allah sizi sorumlu tutmaz/cezalandırmaz) şeklinde "mufâale" babından muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, ilahi hukukun yeminler konusundaki cezai sınırını çizer.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel olarak "bir nesneyi elle sıkıca kavramak ve kendi kontrolüne almak" olduğunu belirtir. Mecazen bu durum, suç işleyen birinin yakalanıp adaletin kıskacına alınması (muâhaze) anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "muâhaze" kavramının hukuki boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre "mufâale" babı (işteşlik), burada kulun kendi özgür iradesiyle işlediği bir suça karşılık, Allah'ın da onu o suçun bedeliyle "tutması" (hesaba çekmesi) şeklinde bir diyalektiği ifade eder. Allah, kastı olmayan sözlerden dolayı insanı bu cezai kıskaca almaz.

        bil lağvi (بِاللَّغْوِ)

        Sözcüğün kökü "l-ğ-v" (ل غ و) harfleridir. Temel anlamı; boş söz, anlamsız ses, kasıtsız yapılan hata, hükümsüz ve geçersiz olandır. Ayette "bil lağvi fî eymânikum" (yeminlerinizdeki boş/kasıtsız olanlar sebebiyle) tamlamasında geçerek, iradeden bağımsız, dil alışkanlığıyla söylenen yeminleri tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "hiçbir mantıklı hedefe, niyete veya sağlam bir temele dayanmayan, akıp giden değersiz ses" anlamının bulunduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki sosyo-kültürel bağlamını inceler. Öztürk'e göre Arap toplumunda günlük konuşma dilinde "Vallahi hayır, Billahi evet" demek, bir inanç akdi değil, sadece cümlenin vurgusunu artıran bir "lağv" (dil alışkanlığı/boş laf) idi. Kur'an, niyet barındırmayan (lağv olan) bu tür dilsel refleksleri hukuki bir yemin saymayarak (iptal ederek) ilahi adaletin şekilciliğe değil, "kasta ve niyete" dayandığını ilan eder.

        eymânikum (أَيْمَانِكُمْ)

        Sözcüğün kökü "y-m-n" (ي م ن) harfleridir. Kelime, "yemîn" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; sağ el, sağ taraf, güç, bereket ve antlaşmadır. Ayette "sizin yeminleriniz" şeklinde geçerek, insanın kendi sözünü en üst otoriteyle (Allah'ın adıyla) teminat altına almasını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bedenin güçlü olan sağ tarafı" (yemîn) olduğunu belirtir. Yemine (ant içmeye) bu ismin verilmesi, Arapların bir konuda antlaşma yaparken birbirlerinin "sağ ellerini" (yemîn) tutarak tokalaşmalarından ve o akdi güçlendirmelerindendir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "yemîn" kavramının felsefi dönüşümünü tahlil eder. Izutsu'ya göre cahiliye döneminde yemin, kabile onurunu veya kişisel intikamı güçlendiren sihirli bir söylemdi. Kur'an, yemini kabileci bir refleks olmaktan çıkarıp, insanın Allah'ı şahit tutarak kendi iradesine ve vicdanına vurduğu ciddi bir ahlaki/hukuki prangaya (bağa) dönüştürmüştür.

        akkadtumu (عَقَّدْتُمُ)

        Sözcüğün kökü "a-k-d" (ع ق د) harfleridir. Temel anlamı; düğüm atmak, iki ucu birbirine bağlamak, sözleşme yapmak, karara bağlamak ve sağlamlaştırmaktır. "Tef'il" babından mazi (geçmiş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "bima akkadtumul eymâne" (fakat yeminleri sağlamca bağladığınız/kasten yaptığınız şeyler sebebiyle) şeklinde geçerek, "lağv" (boş laf) ile "gerçek yemin" arasındaki o varoluşsal ve hukuki sınırı çizer.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir ipin iki ucunu birbirine dolayıp çözülmeyecek şekilde sıkıca düğümlemek" olarak tanımlar. "Akide" (inanç) kelimesi de kalbe atılan kördüğüm olduğu için bu köktendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ta'kîd" (sağlamca düğümleme) eyleminin psikolojik mahiyetini açıklar. Râgıb'a göre yeminlerin düğümlenmesi; sadece dilden çıkan bir söz değil, o sözün kalpteki niyetle, iradeyle ve şuurla birleştirilip "sımsıkı bir karara" dönüştürülmesidir. Hukuki sorumluluk ancak bu şuurlu "düğümleme" işlemi gerçekleştiğinde başlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin fıkhi (hukuki) boyutuna dikkat çeker. Aydar'a göre "akkadtumu" fiilindeki "tef'il" babı, eylemin bilerek, isteyerek ve yoğun bir kasıtla (tasarlayarak) yapıldığını gösterir. İnsan, kendi iradesiyle attığı bu düğümü (yemini) bozduğunda, ilahi sistem o düğümün bedelini ondan tahsil eder.

        keffâratuhû (فَكَفَّارَتُهُ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, silmek ve bir hatanın üzerini kapatan bedeldir. Ayette "fe keffâratuhû" (onun keffareti/bedeli ise) şeklinde geçerek, bozulan yeminin ahirette yaratacağı cezai hasarı dünyada "örtecek" olan hukuki işlemi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesneyi, kusurunu veya kirliliğini görünmez kılmak için üzerine kalın bir örtü çekmek" anlamının yattığını söyler.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin İbranicedeki "Kippūr" (günahların bağışlandığı Kefaret Günü) veya Süryanicedeki "Kappêr" (silmek/bağışlamak) terimleriyle aynı Sami kökten geldiğini tahlil eder.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın "kefaret" kavramına getirdiği muazzam devrimi bu ayet üzerinden inceler. Reynolds'a göre Yahudilikte (Tevrat'ta) günahların örtülmesi (kippur/kefaret) genellikle kanlı kurban ritüelleriyle (hayvan kesimiyle) sağlanırdı. Kur'an ise bozulan yeminin kefaretini kanlı bir sunuya değil; fakirleri doyurmak, onları giydirmek veya köle azat etmek gibi "sosyal yardımlaşma ve insan hakları" pratiklerine bağlayarak, teolojik arınmayı tamamen yatay (toplumsal) bir dayanışma sistemine dönüştürür.

        it'âmu (إِطْعَامُ)

        Sözcüğün kökü "t-a-m" (ط ع م) harfleridir. Temel anlamı; yedirmek, gıda vermek, beslemek ve rızıklandırmaktır. "İf'âl" babından mastar olan bu kelime, ayette "it'âmu aşerati mesâkîne" (on yoksulu doyurmak) şeklinde geçerek, birinci kefaret seçeneğini sunar.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın veya canlının hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan enerjinin (gidanın) boğazdan aşağıya indirilmesi" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "it'âm" (yedirme) eyleminin ahlaki dinamiğini tahlil eder. Kılıç'a göre insan kendi ahlaki zafiyetinden dolayı yeminini bozduğunda (ruhunda bir gedik açtığında), bu gediği ancak başkasının fiziksel bir boşluğunu (midesini/açlığını) doldurarak tamir edebilir. Kendi lüksünden feragat edip toplumsal açlığı gidermek, günahı eriten aktif bir eylemdir.

        mesâkîne (مَسَاكِينَ)

        Sözcüğün kökü "s-k-n" (س ك ن) harfleridir. Kelime, "miskîn" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; durmak, sükûnet bulmak, hareketsiz kalmak ve çaresizlikten yerinden kalkamayan mutlak yoksuldur. Ayette doyurulması emredilen hedef kitleyi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "hareketin, ivmenin ve canlılığın tamamen durarak mutlak bir dinginliğe (veya çakılıp kalmaya) dönüşmesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fakir" ile "miskîn" arasındaki felsefi farkı açıklar. Râgıb'a göre fakir, ihtiyacı olan ama hâlâ çalışabilen, hareket eden kimsedir. "Miskîn" ise, yoksulluğu onu adeta yere çivilemiş (sükûnete/hareketsizliğe mahkum etmiş), elinden hiçbir şey gelmeyen, sokağa çıkıp yardım bile isteyemeyecek kadar dermansız kalmış (veya gururlu) en alt tabakadır. Kefaret, en çaresiz olana (miskine) yönlendirilmiştir.

        evsatı (أَوْسَطِ)

        Sözcüğün kökü "v-s-t" (و س ط) harfleridir. Temel anlamı; iki ucun tam ortası, merkez, en dengeli, en adil ve orta halli olandır. İsm-i tafdil formunda olan bu kelime, ayette "min evsatı mâ tut'ımûne ehlîkum" (ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden / standart olanından) şeklinde geçerek, kefaretin kalite standardını belirler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin sağa veya sola (aşırılığa) kaymadan tam merkezde (vasat) durması" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "evsat" kavramının ahlaki ölçüsünü tahlil eder. Râgıb'a göre "evsat", ne en lüks olanı sunup kendini zorlamak, ne de en bayat/kötü olanı verip fakiri aşağılamaktır. Kendi ailene ortalama ne yediriyorsan (yaşam standardın neyse), miskine de onu vereceksin diyen bu kavram, kefareti bir "sadaka lütfundan" çıkarıp, sosyal bir eşitlik (empati) mekanizmasına dönüştürür.

        kisvetuhum (كِسْوَتُهُمْ)

        Sözcüğün kökü "k-s-v" (ك س و) harfleridir. Temel anlamı; giydirmek, üzerini örtmek ve elbiseyle kuşanmaktır. Ayette "ev kisvetuhum" (yahut onların giydirilmesi) şeklinde, ikinci kefaret opsiyonu olarak geçer.

        İbn Fâris, kök anlamını "bedenin veya bir nesnenin dış yüzeyini, onu korumak ve güzelleştirmek (ayıbını örtmek) amacıyla bir kumaşla/örtüyle kaplamak" olarak tanımlar.

        tahrîru (تَحْرِيرُ)

        Sözcüğün kökü "h-r-r" (ح ر ر) harfleridir. Temel anlamı; serbest bırakmak, hür kılmak, ısıtmak, saflaştırmak ve kölelik bağından kurtarmaktır. "Tef'il" babından mastar olan bu kelime, ayette "ev tahrîru rekabetin" (yahut bir boynun/kölenin hürriyetine kavuşturulması) şeklinde, kefaretin en üst ve en erdemli üçüncü seçeneği olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin içine karışmış olan yabancı maddelerden, kölelikten veya pislikten arındırılarak kendi öz (saf) haline döndürülmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hürriyet/tahrir" kavramının ontolojik boyutunu açıklar. Râgıb'a göre insanın asıl durumu hürlüktür (özgürlüktür). Tahrir eylemi, köleyi yeni bir duruma sokmak değil, onun üzerindeki "mülkiyet prangalarını" kırarak onu Allah'ın yarattığı o asıl saf ve bağımsız (hür) fıtratına iade etmektir. Kendi yeminini bozan kişi, başkasının prangasını (köleliğini) bozarak (tahrir ederek) günahından arınır.

        rekabetin (رَقَبَةٍ)

        Sözcüğün kökü "r-k-b" (ر ق ب) harfleridir. Temel anlamı; boyun, ense, gözetlemek, beklemek ve köledir. Ayette doğrudan "köle" anlamında kullanılır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "omuzların üzerindeki boyun/ense bölgesi" olduğunu belirtir. Mecazen, birini gözetlemeye de (rakîb) yüksek bir yere çıkıp "boyun uzatarak" bakıldığı için bu isim verilmiştir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik yapısında köle için "abd" kelimesi yerine "rakabe" (boyun) kelimesinin kullanılmasındaki edebi sanatı (synecdoche / parça-bütün ilişkisini) tahlil eder. Neuwirth'e göre köleliğin bütün ağırlığı, zilleti ve tahakkümü tarih boyunca kölenin "boynuna" (rakabesine) geçirilen zincirler ve halkalarla sembolize edilmiştir. Kur'an, "bir köleyi serbest bırakın" demek yerine "bir boynu hürriyetine kavuşturun" (tahrîru rekabetin) diyerek, hem köleliğin o ezici fizikselliğine (boyunduruk) dikkat çeker hem de o tasmanın kırılmasının muazzam ahlaki değerini vurgular.

        sıyâmu (فَصِيَامُ)

        Sözcüğün kökü "s-v-m" (ص و م) harfleridir. Temel anlamı; kendini tutmak, hareketsiz kalmak, yemekten, içmekten veya konuşmaktan uzak durmaktır (oruç). Ayette "fe sıyâmu selâseti eyyâm" (fakat kim bunları bulamazsa üç gün oruç tutmasıdır) şeklinde, maddi imkanı olmayanlar için bedensel kefaret opsiyonu olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün "herhangi bir eylemden, sözden veya hareketten geri durarak mutlak bir sükûnete ve hareketsizliğe geçmek" anlamına geldiğini söyler. Rüzgarın durmasına veya güneşin tepede hareketsiz kalmasına da "savm" denir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek, Arapça kökün varlığına rağmen, dini bir ibadet olarak oruç (sıyâm) kavramının Süryanicedeki "ṣawmā" kelimesiyle doğrudan bir teolojik süreklilik (Ehl-i Kitap pratiği) taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıyâm" eylemini kefaretin felsefesi üzerinden açıklar. Râgıb'a göre yeminini bozan kişi iradesine yenik düşmüştür. Fakiri doyuracak veya köle azat edecek gücü (malı) yoksa, o kişiye "sıyâm" emredilir. Oruç, en temel biyolojik arzulara (yemeye/içmeye) karşı iradeyi "frenleme, tutma ve sükûnet" (savm) eğitimidir. İradesine yenilip yeminini bozan kişi, üç gün boyunca oruçla iradesini yeniden inşa eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X