Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 85. Ayet

    فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feeśâbehumu(A)llâhu bimâ kâlû cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) veżâlike cezâu-lmuhsinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Böyle söylemelerine karşılık Allah da onları, içinde ebedi olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlerle ödüllendirdi. İşte iyi davrananların mükafatı budur.

      Böyle söylemelerine karşılık Allah onları ödüllendirdi. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de yaptığı güzel övgülerle onları dünyada ödüllendirdi, kendileri kıyamet gününe kadar anılacaklar ve övülecekler; ahirette ise cennetle ve nimetleriyle ödüllendirilecekler.

      İşte iyi davrananların mükafatı budur. Burada "iyi davranan" anlamına gelen "el-muhsin" (الْمُحْسِن) kelimesi, sanki günahlardan sakınan, her türlü hayrı ve güzel şeyleri yapan kişi demektir; kötülüklerden sakınma ve iyilikleri yapma şeklindeki iki ameli gerçekleştiren kişi. Müttaki (المتقي) de, özellikle günahlardan ve kötülüklerden sakınan insandır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        esâbehum (فَأَثَابَهُمُ)

        Sözcüğün kökü "s-v-b" (ث و ب) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, bir şeyin ilk haline veya ait olduğu yere rücu etmesi, karşılık vermek ve elbiseydi (sevb). Mâide Sûresi 85. ayette "fe esâbehumullâhu" (bunun üzerine Allah onlara karşılığını / ödülünü verdi) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, bir önceki ayetlerde hakikati gözyaşlarıyla kabul eden o samimi Hristiyanlara (ruhbanlara) yönelik ilahi rahmetin eylemsel tecellisini ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir nesnenin veya durumun koptuğu/çıktığı yere gerisin geriye dönmesi" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın giydiği elbiseye "sevb" denilmesi bedeni sarıp ona dönmesindendir. İlahi ödüle "sevâb" (veya esâbe) denilmesi de, insanın dünyada yaptığı iyiliğin ahirette (veya dünyada) yepyeni, kalıcı ve muazzam bir nimet formuna dönüşerek sahibine "geri dönmesinden" dolayıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "sevab" kelimesini "ceza" kelimesiyle kıyaslar. Râgıb'a göre her iki kelime de "karşılık" anlamına gelse de, "sevab" (esâbe) genellikle insanın doğasına hoş gelen, onu mutlu eden (iyilik) karşılıkları için tahsis edilmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde fiilin başındaki "fe" (bunun üzerine/hemen ardından) edatının nedenselliğini tahlil eder. Aydar'a göre Allah'ın ödüllendirmesi, onların o cesurca "iman ettik, bizi şahitlerle yaz" (83. ayet) nidasına verilmiş çok hızlı, doğrudan ve kesin bir teolojik reaksiyondur. İnsan hakikate bir adım attığında (iman ettiğinde), ilahi rahmet (esâbe) gecikmeden o eylemin karşılığını (dönüşünü) verir.

        kâlû (قَالُوا)

        Sözcüğün kökü "k-v-l" (ق و ل) harfleridir. Temel anlamı; söylemek, söz üretmek ve beyan etmektir. Ayette "bimâ kâlû" (söyledikleri şey sebebiyle) tamlaması içerisinde geçerek, ilahi ödülün gerekçesini oluşturan o varoluşsal itirafı tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin bu bağlamdaki ontolojik ağırlığına dikkat çeker. Râgıb'a göre Allah onları içlerindeki gizli bir niyetten dolayı değil, hakikati açıkça "söylemeleri" (kâlû) sebebiyle ödüllendirmiştir. Hakikat, ancak dile döküldüğünde ve kitleler önünde kamusallaştığında (beyan edildiğinde) şahitlik vasfı kazanır ve ödüle layık bir eyleme (kavle) dönüşür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-politik bağlamını inceler. Öztürk'e göre Hristiyan ruhbanların "iman ettik" demeleri, sıradan bir söz değildi. Kendi statükolarına, kilisenin teslis dogmasına ve toplumsal baskıya karşı yapılmış olağanüstü cesur bir devrim beyanıydı. Bu yüzden ayet, ödülü doğrudan o sözün (kâlû) içerdiği muazzam ahlaki ve entelektüel bedele bağlamıştır.

        cennâtin (جَنَّاتٍ)

        Sözcüğün kökü "c-n-n" (ج ن ن) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, bitkilerin sıklığından dolayı toprağı görünmez kılan bağ, bahçe ve ebedi ödül yurdudur. Ayette "cennâtin" şeklinde geçerek, verilen ilahi ödülün (sevabın) eskatolojik adını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi yoğun bir örtüyle gözden saklamak" anlamının yattığını söyler.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "cennet" kelimesinin Sami dilleri havzasındaki (İbranice "Gan" ve Süryanice "Ganntā") teolojik ortaklığına dikkat çeker. Ehl-i Kitap (Hristiyanlar) bu kavrama kendi metinlerinden çok aşinadır. Kur'an, onlara inançlarının aslına döndüklerinde kavuşacakları ödülü, yine onların kendi teolojik lügatlerindeki (Cennet) en tanıdık ve en görkemli vadedilmiş diyar üzerinden sunar.

        tecrî (تَجْرِي)

        Sözcüğün kökü "c-r-y" (ج ر ي) harfleridir. Temel anlamı; koşmak, akmak, hızla ilerlemek ve kesintisiz devam etmektir. Ayette "tecrî min tahtihâ" (onun altından akar/çağlar) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, cennetin o ebedi ve dinamik doğa tasvirini canlandırır.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya suyun sükûnetten (durmadan) çıkarak seri ve akıcı bir şekilde hareket etmesi" olarak tanımlar.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın ahiret tasvirlerindeki estetik ve duyusal dili tahlil eder. Neuwirth'e göre "akmak" (tecrî) fiili, cennetin statik (ölü) bir mekan olmadığını, sürekli yenilenen, canlılık fışkıran, suyun şırıltısıyla kulağa ve ruha hitap eden dinamik bir varoluş olduğunu gösterir. Çöl coğrafyasının kuruluğuna (veya ruhbanlığın o dünyayı reddeden çileci sertliğine) karşı sunulan bu şırıl şırıl "akan" sular, ilahi şefkatin en serinletici ve estetik sunumudur.

        el-enhâru (الْأَنْهَارُ)

        Sözcüğün kökü "n-h-r" (ن ه ر) harfleridir. Kelime, "nehr" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; geniş su yatağı, bolca akan tatlı su ve ırmaklardır. Ayette, akan o hayat kaynağını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin genişleyerek ve bollaşarak yarılıp çıkması" olduğunu belirtir. Gündüze "nehâr" denilmesi de karanlığın yarılıp ışığın yeryüzüne bolca (bir nehir gibi) akmasındandır. Cennetteki nehirlere de bu yüzden "enhar" denir; onlar ilahi nimetin kesintisiz, bol ve genişletilmiş akışıdır.

        hâlidîne (خَالِدِينَ)

        Sözcüğün kökü "h-l-d" (خ ل د) harfleridir. Temel anlamı; bir yerde ebedi kalmak, yaşlanmamak, bozulmadan sabit durmak ve ölümsüzlüktür. Ayette "hâlidîne fîhâ" (onlar orada ebedi kalıcılardır) şeklinde hâl (durum zarfı) olarak geçerek, ödülün zamansal fânilikten (dünya yasalarından) mutlak kopuşunu mühürler.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin varlığını, niteliğini ve bulunduğu konumu, hiçbir bozulmaya veya eksilmeye uğramadan sonsuza dek muhafaza etmesi" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesinde "hulûd" (ebediyet) kavramını inceler. Izutsu'ya göre dünyadaki her ödül, ne kadar büyük olursa olsun, içinde "bir gün onu kaybedeceğim" korkusunu (fâniliği) taşır. Allah'ın onlara "hâlidîne" (ebedi kalıcılar) müjdesini vermesi, insan psikolojisindeki o en temel ontolojik endişeyi (ölüm ve kaybetme korkusunu) tamamen siler. Zaman, orada aşındırıcı bir güç olmaktan çıkar.

        cezâu (جَزَاءُ)

        Sözcüğün kökü "c-z-y" (ج ز ي) harfleridir. Temel anlamı; bir işin tam karşılığını vermek, ödeşmek, yetmek ve borcu kapatmaktır. Ayette "ve zâlike cezâul" (ve işte bu ... karşılığıdır) şeklinde geçerek, ilahi sistemin mutlak adalet dengesini (mizanını) tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir eylemin (iyilik veya kötülük) dengi olan, onu tam olarak karşılayan ve eksik bırakmayan ödeme" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kelimesinin Kur'an'daki kullanımını açıklar. Râgıb'a göre ceza kelimesi Türkçedeki salt olumsuz (hapis/azap) anlamıyla kısıtlı değildir. Kur'an lügatinde "ceza", yapılan işin tartıda tam karşılığını bulmasıdır; iyiliğe de ceza (ödül) verilir, kötülüğe de ceza (azap) verilir. Burada verilen cennet (ceza), onların döktükleri gözyaşlarının ve tasdiklerinin (Rabbena amenna) ilahi terazideki adil ve hak edilmiş karşılığıdır.

        el-muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)

        Sözcüğün kökü "h-s-n" (ح س ن) harfleridir. Temel anlamı; güzel olmak, iyi yapmak, bir eylemi kusursuzlaştırmak, estetik ve ahlaki olarak çirkinliğin (kubuh) zıttı olmaktır. "İf'âl" babından ism-i fail çoğul formunda olan bu kelime, ayetin sonunda "ve zâlike cezâul muhsinîn" (işte bu, muhsinlerin/iyilik ve güzellik üretenlerin ödülüdür) şeklinde geçerek, Hristiyan ruhbanların ulaştığı o en yüksek varoluşsal makamı mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün "insanda neşe ve hayranlık uyandıran, göze, akla ve fıtrata kusursuz (güzel) gelen her şey" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramını sadece iyilik yapmaktan ayırır. Râgıb'a göre ihsan, bir işi yaparken o işe ruhun güzelliğini katarak onu "en iyi, en kaliteli ve en zarif" formunda üretmektir. İhsan eden kişiye "muhsin" denir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak hiyerarşisinde "ihsan" kavramını tahlil eder. Izutsu'ya göre "islam" sadece itaat etmektir; "iman" kalpten inanmaktır; "ihsan" ise inancı içsel bir sanat (estetik) haline getirip eylemleri ahlaki bir zirveye taşımaktır. Ayette o ruhbanlara "mümin" yerine "muhsin" denilmesi muazzam bir iltifatı içerir. Çünkü onlar sadece inanmakla kalmamış; vahyi dinlediklerinde kalpleri titremiş, gözlerinden yaşlar boşanmış ve bütün dünyevi kibrini bir kenara atıp hakikate en "güzel/zarif" (ihsan) şekilde teslim olmuşlardır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki (clausula) bu kavramın teolojik ufuk genişliğini inceler. Kılıç'a göre "Muhsin" kavramı, sadece belirli bir dindeki dar bir etiket değildir. İster Habeşistan'daki bir Hristiyan rahip olsun, ister Mekke'deki bir sahabi olsun; kim hakikati kibirlenmeden arar, onu bulduğunda şefkatle ve gözyaşıyla ona sarılırsa, Allah onu "Muhsinler" (güzellik üretenler) locasına kaydeder. Evrensel yasa (sünnetullah) budur: Allah iyiliği güzelleştirenlerin (muhsinlerin) ödülünü asla zayi etmez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X