Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 83. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 83. Ayet

    وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ semi’û mâ unzile ilâ-rrasûli terâ a’yunehum tefîdu mine-ddem’i mimmâ ‘arafû mine-lhakk(i)(s) yekûlûne rabbenâ âmennâ fektubnâ me’a-şşâhidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman hakikate dair bilgileri bulunduğundan dolayı gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz! İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle beraber yaz:

      Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Yani Resulullah'ın (s.a.) vasfını ve özelliğini dinledikleri zaman onun gelişinden memnun kalarak büyük bir sevinç gösterirler. Sevinç çok şiddetli ve kalp de çok mutlu olduğunda hazan insanda gözyaşı döktürür. Gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün ifadesi, kendi kavimlerine yönelik üzüntüden dolayı da olabilir. Zira, kendilerine tebliğ edilen nübüvvet alametleri ve risalet izleri onlara da tebliğ edildiği halde neden iman etmemişlerdir? Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Harcayacak bir şey bulamamanın üzüntüsünden gözyaşları dökerek geri dönenler". Evet onlar harcayacak bir şey bulamadıkları için gözyaşı döküyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Derler ki: Rabbimiz! İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle beraber yaz. Denilmiştir ki: Burada bizi nebiler ve resullerle beraber; yine denilmiştir ki: Muhammed aleyhisselamın ashabı ile beraber. Bunların ikisi de aynı şeydir. Bazı rivayetlerde bu ayetin Necaşi ve arkadaşları hakkında nazil olduğu belirtilmiştir. İncil'i bilenlerden Müslüman olan kırk kişi hakkında nazil olduğu da söylenmiştir; bunların bir kısmı Habeşistan'dan, bazıları da Suriye'den gelmişti. Onlar Hz. Peygamber'den (s.a.) Kur'an'ı dinlemiş, bu, İsa hakkında söylediğimiz sözlere ne kadar benziyor! diyerek gözyaşı dökmüş ve onu tasdik etmişlerdi. İşte bu ayet onlar hakkında gelmiştir. Biz, bu olayın nasıl vuku bulduğunu ve ayetin kimler hakkında geldiğini bilmemekteyiz, çünkü ayette herhangi bir açıklama yoktur. Onların Kur'an'ı şiddetle arzulamaları ve duydukları büyük sevinç dışında, bizim onları bilmeye de ihtiyacımız yoktur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kâlû (قَالُوا)

        Sözcüğün kökü "k-v-l" (ق و ل) harfleridir. Temel anlamı; söylemek, konuşmak, söz üretmek ve beyan etmektir. Mâide Sûresi 83. ayette "kâlû rabbenâ âmennâ" (Rabbimiz, biz iman ettik, derler) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, hakikati (Kur'an'ı) işiten o mutedil Hristiyan grubun (kıssîs ve ruhbanların) içlerindeki o derin uyanışı sözlü olarak nasıl dışa vurduklarını ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "sadece bir ses çıkarmak değil, zihinde anlamlı bir inanç veya niyet barındıran, karşı tarafa bir mesaj ileten söz" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "kavl" (söz) eyleminin buradaki işlevine dikkat çeker. Râgıb'a göre bu "kâlû" (dediler) fiili, zoraki veya taktiksel bir ikrar (münafıkların âmennâ demesi gibi) değildir; bu, birazdan gelecek olan gözyaşlarıyla (tefîdu minad dem') desteklenmiş, kalbin tasdikinin dil aracılığıyla coşkulu bir şekilde evrene ilan edilmesidir. İman, dilde "kavl" (söz) ile bedene bürünür.

        rabbenâ (رَبَّنَا)

        Sözcüğün kökü "r-b-b" (ر ب ب) harfleridir. Temel anlamı; terbiye eden, büyüten, sahip olan, efendi, koruyup gözeten ve mutlak otoritedir. Ayette "Rabbimiz" şeklinde nida (sesleniş) formunda geçerek, Hristiyan grubun İslam tevhidini benimserken kullandıkları ilk ve en temel teolojik hitabı tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi adım adım, özenle ve onun tabiatına uygun şekilde büyüterek kemale/olgunluğa erdirmek" olduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kurgusunda "Rabb" kavramının İbrahimi dinler arası bir köprü olduğunu inceler. Izutsu'ya göre Hristiyan ruhbanlar, Kur'an'ı duyduklarında İsa'ya "Rabb/Efendi" demekten (teslisten) anında vazgeçmişler ve bu kelimeyi (Rabbenâ) doğrudan ve sadece evrenin Yaratıcısına tahsis ederek, İslam'ın o saf ve katıksız (şirksiz) dikey ilişkisine (Rabb-Abd) geri dönmüşlerdir. Bu nida, teolojik bir arınmadır.

        âmennâ (آمَنَّا)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" (أ م ن) harfleridir. Temel anlamı; güvenmek, emniyette olmak, şüpheden arınmak ve kalbin tasdik etmesidir. Ayette "âmennâ" (iman ettik / biz güvendik) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, o meveddet (sevgi) ehli Hristiyanların ulaştığı nihai epistemolojik durağı mühürler.

        İbn Fâris, kök anlamını "korkunun, yalanın ve hıyanetin zıttı olan; ruhun mutlak bir sükûnete ve güvene (emniyete) kavuşması" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu fiilin ayetteki bağlamını inceler. Aydar'a göre "iman ettik" beyanı, onların eski dinlerini (Hristiyanlığı) toptan inkar ettikleri anlamına gelmez; aksine, İsa'nın getirdiği asıl mesajın (İncil'in) Kur'an ile doğrulandığını (tasdik edildiğini) fark etmenin verdiği o devasa güven (emniyet) hissidir. Hakikatin parçaları birleştiği için ruhları sükûnet bulmuştur (âmennâ).

        fektubnâ (فَاكْتُبْنَا)

        Sözcüğün kökü "k-t-b" (ك ت ب) harfleridir. Temel anlamı; yazmak, kaydetmek, farz kılmak, kalıcı hale getirmek ve iki şeyi birbirine bağlamaktır (harfleri dizmek gibi). "Fe" edatıyla (o halde/öyleyse) başlayan bu kelime, ayette "fektubnâ ma'aş şâhidîn" (o halde bizi şahitlerle beraber yaz/kaydet) şeklinde dua/emir kipiyle geçerek, o taze inancın evrensel ve eskatolojik sicile işlenmesi talebini ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "dağınık olan şeyleri (deriyi, boncukları veya harfleri) bir araya getirip dikmek, sağlamca bağlayıp kalıcı (kayıtlı) bir forma sokmak" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'a yöneltilen "bizi yaz/kaydet" (uktüb) duasının kelamî felsefesini açıklar. Râgıb'a göre onlar Allah'ın zaten bildiğini biliyorlardı. Ancak "yazılmayı" istemek; bu imanın geçici bir heves olmadığını, kendilerini o evrensel tevhid ordusunun değişmez, resmi ve kalıcı bir ferdi (kayıtlı üyesi) olarak tescilleme (kaderlerini İslam ile bağlama) yönündeki o muazzam irade beyanıdır.

        ma'a (مَعَ)

        Sözcüğün temel anlamı; beraber, birlikte, eşliğinde ve yanındadır. Ayette "ma'aş şâhidîn" (şahitlerle beraber) tamlaması içerisinde geçerek, bireysel bir aydınlanmanın nasıl kitlesel ve tarihsel bir aidiyete dönüştüğünü gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, "beraberlik" (ma'iyyet) kavramının sosyolojik gücünü inceler. Reynolds'a göre bu Hristiyan ruhbanlar, hakikati anladıklarında kendilerini yeni ve yalıtılmış bir mezhep olarak kurgulamadılar. "Bizi şahitlerle 'beraber' (ma'a) yaz" diyerek; Mekke'deki ilk Müslümanların, kendilerinden önceki İbrahimi haniflerin ve bizzat Hz. Muhammed'in (ümmetin) o büyük ve tarihsel gövdesine entegre olmayı (beraberliği) talep ettiler. İman, cemaate (şahitlere) katılmaktır.

        eş-şâhidîn (الشَّاهِدِينَ)

        Sözcüğün kökü "ş-h-d" (ش ه د) harfleridir. Kelime, "şâhid" (tanık/şahit) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; hazır bulunmak, gözüyle görmek, kesin bilgi sahibi olmak, tanıklık etmek ve şehit olmaktır. Ayetin sonunda, imanı sadece kalbinde tutmayıp bunu yeryüzünde eylemiyle ve duruşuyla "görünür kılan" (şahitlik eden) o devasa tevhid kadrosunu tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir olayın meydana geldiği yerde (mecliste) bizzat hazır bulunmak ve gerçeği hiçbir şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta beyan etmek" olduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehadet" kavramını sadece mahkemedeki bir tanıklıktan ayırarak Kur'ani boyuta taşır. Râgıb'a göre "şahitler", kelime-i şehadeti sadece dilleriyle söyleyenler değildir. Onlar; hakikatin, vahyin ve tevhidin yeryüzündeki adaletini kendi bedenleri, eylemleri ve hayatlarıyla "gözler önüne seren", Hakk'ın yeryüzündeki canlı delilleri/temsilcileridir (ümmeten vasatan li tekûnû şühedâ).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Necaşi ve onun yanındaki ruhbanlarla olan tarihsel (sebeb-i nüzul) bağını tahlil eder. Öztürk'e göre Habeşistan'a hicret eden Müslümanların (şahitlerin) Kur'an okuyuşunu (Meryem Sûresi'ni) dinleyen o Hristiyan önderler, işte bu tarihsel sahnede o Müslümanların duruşuna ve anlattıklarına "şahit olmuşlar" ve kendilerinin de o şahitlerin (hakikati korkusuzca savunanların) kütüğüne (fektubnâ) kaydedilmelerini niyaz etmişlerdir. Gözyaşıyla (dem') sulanan bu şehadet, dinler tarihi açısından en saf ittifak beyanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X