تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 80. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ebedi azap, maide suresi, gazap, maide suresi 80. ayet, yanlış dostluk, maide 80, allah, azap, dostluk
-
Onlardan birçoğunun inkarcıları dost edindiklerini görürsün. Onların önceden kendileri için hazırladığı şey, yani Allah'ın onlara gazap etmesi ne kötü bir sonuçtur! Hem de onlar azapta sürekli kalacaklardır.
Onlardan birçoğunun inkarcıları dost edindiklerini görürsün. Buradaki onlardan birçoğu mealindeki beyanıyla münafıkların, inkarcıları dost edindiklerini görürsün beyanıyla da Yahudilerin kastedildiği söylenmiştir, çünkü Yahudiler Resıllullah'a (s.a.) ve ashabına karşı inatçılık yapıyordu. Onlardan birçoğu beyanıyla Yahudilerin, inkarcıları dost edindiklerini görürsün mealindeki ifadeyle de Arap müşriklerinin ve diğerlerinin kastedildiği de söylenmiştir. Onlar Resıllullah'la müminlere düşmanlık gösteriyor ve onların aleyhine müşriklere yardım ediyordu. Aslında bunu her iki grup da yapıyordu. Bunların dışında şöyle bir ihtimal de ileri sürülmüştür: Onlardan birçoğu, yani Resıllullah'ın döneminde bulunanların birçoğunun, İnkarcıları dost edindiklerini görürsün, yani onların geçmişlerini ve reislerini dost edindiklerini görürsün; nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ey Ehl-i Kitap hakkın sınırlarını aşarak dininizde aşırılığa gitmeyin. Daha önce kendileri saptığı gibi birçoklarını da saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluluğun keyfi istek ve arzularına uymayın". İşte bunlar, onları dost edinmiş ve onların arzularına uymuşlardı.
Onların önceden kendileri için hazırladığı şey, yani Allah'ın onlara gazap etmesi ne kötü bir sonuçtur! Yani Onların önceden kendileri için hazırladığı şey'den maksat, Allah'ın kendilerine gazap etmesidir.
Yorumu Yorumla
-
terâ (تَرَىٰ)
Sözcüğün kökü "r-e-y" (ر أ ي) harfleridir. Temel anlamı; görmek, bakmak, idrak etmek ve bir durumu bütün çıplaklığıyla fark etmektir. Mâide Sûresi 80. ayette "terâ kesîran minhum" (onlardan birçoğunu görürsün) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, Medine'deki Ehl-i Kitap (özellikle Yahudi) topluluklarının sergilediği siyasi ve teolojik ihanetin, peygamberin ve inananların gözü önünde açıkça sahnelenmesini ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi gözle algılamak veya akılla/kalple ona dair kesin bir kanaat (rü'yet) oluşturmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "rü'yet" (görme) eylemini salt fiziksel bir bakıştan ayırarak tahlil eder. Râgıb'a göre ayette peygambere hitaben kullanılan "terâ" (görürsün) fiili, sadece onların bedenlerine bakmayı değil; onların kapalı kapılar ardında kurdukları gizli ittifakları, inkarcılarla girdikleri o tehlikeli siyasi ilişkileri "basiretle, açık ve net bir şekilde teşhis etmeyi" emreden bir idrak fiilidir.
kesîran (كَثِيرًا)
Sözcüğün kökü "k-s-r" (ك ث ر) harfleridir. Temel anlamı; çokluk, yığın, kalabalık ve sayısal olarak üstün olmaktır. Ayette "onlardan birçoğu/çoğunluğu" şeklinde geçerek, siyasi hıyanete sapanların azımsanmayacak bir kitle olduğunu niteler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "azlığın (kıllet) zıttı olan; bir araya gelip yığılma ve sayısal büyüklük" anlamının bulunduğunu söyler.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın sosyolojik analizlerinde "çoğunluk" (kesîran) kavramına getirdiği ontolojik eleştiriyi tahlil eder. Reynolds'a göre Kur'an, kitle psikolojisine asla güvenmez. Tevrat ehli olmalarına rağmen onların "çoğunluğunun" (kesîran) putperestlerle ittifak kurması, dinin veya ahlakın ölçüsünün kalabalıklar olamayacağının; büyük yığınların menfaat uğruna kendi teolojik ilkelerini çok kolay feda edebileceğinin tarihsel ilanıdır.
yetevellevne (يَتَوَلَّوْنَ)
Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. Temel anlamı; arada hiçbir yabancılık kalmayacak şekilde yakın olmak, bitişik olmak, müttefik edinmek, sığınmak ve siyasi/dini koruyucu olarak benimsemektir. "Tefa'ul" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "yetevellevnellezîne keferû" (inkar edenleri veli/dost ediniyorlar) şeklinde geçerek, ayetin asıl politik ve teolojik krizini tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "iki nesnenin veya kişinin, aralarında en ufak bir mesafe kalmayacak şekilde birbirine raptolması (velâyet)" olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "velâyet" (ittifak/dostluk) kavramını incelerken, bu eylemin ideolojik boyutuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre veli edinmek (tevellî), basit bir ticari ilişki değil, kader birliğidir. Kendilerine kitap verilenlerin (Ehl-i Kitab'ın), tevhid inancını tamamen reddeden putperestlerle (küfre sapanlarla) "kader birliği" (yetevellevne) yapması, varoluşsal bir çelişkidir ve ahlaki pusulanın tamamen kırıldığını gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine dönemindeki nüzul (iniş) ortamına dair sosyo-politik bağlamını tahlil eder. Öztürk'e göre bu fiil, Medine'deki Yahudi kabilelerinin (Kurayza, Nadir), Müslümanları yok etmek için sırf siyasi menfaat (ve İslam nefreti) uğruna Mekkeli müşriklerle (inkar edenlerle) kurdukları stratejik askeri ittifakları tanımlar. Tek tanrılı bir dinin mensuplarının, putperestleri Müslümanlara tercih edip onları "veli" (koruyucu/müttefik) edinmeleri, teolojik bir intihardır.
keferû (كَفَرُوا)
Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek ve hakikati inkar etmektir. Ayette "ellezîne keferû" (inkar edenler) şeklinde geçerek, müttefik olarak seçilen o karanlık bloğu (müşrikleri) ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "fiziksel veya manevi bir şeyi kalın bir örtüyle kapatmak, görünmez kılmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının bu bağlamdaki ironisini açıklar. Ehl-i Kitap, normal şartlarda ellerindeki vahiy (Tevrat) sebebiyle "küfrü" (putperestliği) en çok reddetmesi gereken gruptur. Ancak onlar, İslam'a duydukları haset yüzünden, hakikati tamamen "örten/kapatan" (keferû) cahiliye müşrikleriyle yan yana gelmekte hiçbir teolojik beis görmemişlerdir.
bi'se (لَبِئْسَ)
Sözcüğün kökü "b-e-s" (ب أ س) harfleridir. Temel anlamı; kötü olmak, çirkin olmak, şiddet ve iğrençliktir. Başındaki tekit (pekiştirme) lâm'ı ile birlikte "le bi'se" (ne kadar da kötüdür/çirkindir) şeklinde kınama (zemm) fiili olarak geçerek, kurulan bu şeytani ittifakın ahlaki boyutunu mühürler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "fıtrata aykırı, şiddetli zorluk ve tahammül edilemez çirkinlik" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "bi'se" kelimesinin Kur'an'daki retorik işlevini tahlil eder. Râgıb'a göre bu kelime, sıradan bir olumsuzluk sıfatı değil; bir eylemin (burada putperestlerle ittifak kurmanın) ilahi terazide yarattığı o derin iğrentiyi (kubuh/çirkinlik) dile getiren, sarsıcı ve kategorik bir kınama formudur.
kaddemet (قَدَّمَتْ)
Sözcüğün kökü "k-d-m" (ق د م) harfleridir. Temel anlamı; öne geçmek, öncelik vermek, önden göndermek, sunmak ve ilerlemektir. Ayakta durulan ve yürürken öne atılan "ayak" (kadem) kelimesi de aynı köktendir. "Tef'il" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "mâ kaddemet lehum enfusuhum" (nefislerinin kendileri için önden gönderdiği/hazırladığı şey) şeklinde geçerek, insanın dünyadaki eylemlerinin ahirete bir ön yatırım (kargo) olarak gitmesini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin zaman veya mekân olarak ön safhaya çıkması, geride kalmanın (tehirin) zıttı" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "takdîm" (önden gönderme) eyleminin eskatolojik (ahirete dair) kurgusunu açıklar. Râgıb'a göre insanın dünyada yaptığı her tercih, aslında kendi ahiretine şimdiden "kargoladığı/sunduğu" (kaddemet) bir sermayedir. Müşrikleri veli edinen bu kitleler, bu siyasi hamleleriyle aslında kendi ahiret mahkemelerine kendilerini mahkum edecek korkunç bir suç dosyasını "önden göndermişlerdir".
sehıta (سَخِطَ)
Sözcüğün kökü "s-h-t" (س خ ط) harfleridir. Temel anlamı; şiddetle öfkelenmek, hoşnutsuz olmak, darılmak, nefret etmek ve gazap duymaktır. Rızanın (hoşnutluğun) tam zıttıdır. Ayette "en sehıtallâhu aleyhim" (Allah'ın onlara öfkelenmesi / gazap etmesi) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, o iğrenç ittifakın ilahi boyuttaki karşılığını tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir duruma karşı insanın iç dünyasında beliren şiddetli rahatsızlık, nefret ve o eylemi kabul etmeme (rızasızlık) hali" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "sehat" kavramı ile "ğadab" (kızgınlık) kavramı arasındaki ince teolojik farkı açıklar. Râgıb'a göre her sehat bir ğadab içerir, ancak sehat daha şiddetlidir. Sehat, sadece kızmak değil; karşıdakinin eylemini o kadar "iğrenç/nahoş" bulmaktır ki, bu öfke doğrudan bir cezalandırma iradesine dönüşür. Allah'ın onlara "sehat" etmesi, onların bu siyasi riyakarlıklarından dolayı ilahi hoşnutluğun (rızanın) kapılarının onların yüzüne sonsuza dek kapatılmasıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Allah'a nispet edilen bu öfke fiilinin kelamî mahiyetini tahlil eder. Aydar'a göre Allah'ın "sehat" duyması (öfkelenmesi), insani bir sinir krizi veya duygusal bir taşkınlık değildir. Bu kelime, vahyin emanetçisi olan bir kavmin (Ehl-i Kitab'ın) putperestlerle ittifak yapacak kadar alçalması karşısında yürürlüğe giren "mutlak ilahi adaletin sertliğidir". İlahi merhamet ve inayet tamamen geri çekilmiş, yerini mutlak bir "hoşnutsuzluğa/azap kararına" (sehat) bırakmıştır.
el-azâbi (الْعَذَابِ)
Sözcüğün kökü "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; tatlılığın ortadan kalkması, eziyet, ağır ceza ve insana elem veren ıstıraptır. Ayette "ve fîl azâbi" (ve onlar azabın içinde) şeklinde geçerek, ilahi öfkenin (sehat) varacağı o kaçınılmaz eskatolojik/bedensel mekânı niteler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin asıl tatlılığını ve rahatlığını yitirerek insana acı veren bir hale bürünmesi" anlamının bulunduğunu söyler. Azap, hayatın tüm konforunu ve lezzetini söküp alan yegane gerçekliktir.
hâlidûn (خَالِدُونَ)
Sözcüğün kökü "h-l-d" (خ ل د) harfleridir. Kelime, "hâlid" (ebedi kalan/kalıcı) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; bir yerde uzun süre veya sonsuza dek kalmak, değişmeden sabit durmak, yaşlanmamak ve ebediyettir. Ayetin sonunda "hum hâlidûn" (onlar temelli kalıcıdırlar) şeklinde geçerek, azabın zamansal hudutsuzluğunu ilan eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin bulunduğu hal üzere bozulmadan, göçmeden ve bitmeden sabit bir şekilde kalmaya devam etmesi" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesinde "hulûd" (ebediyet) kavramını inceler. Izutsu'ya göre insan aklı zamanı bir başlangıç ve son (fânilik) olarak algılar. Ancak eskatolojik düzleme geçildiğinde zamanın doğası değişir. Putperestlerle ittifak kurarak (yetevellevne) kendi ahiretlerini önden yakanların "hâlidûn" (ebedi kalıcılar) olması, onların o azabın içinden çıkamayacakları, azabın şiddetinin azalmayacağı ve zamanın onlar için o acı noktasında "donup kalacağı" (sabitleneceği) ontolojik bir dehşet tablosudur. İhanetin bedeli, zamansızlıktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla