قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 77. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: taşkınlık, maide suresi, sapma, maide suresi 77. ayet, ehli kitap, maide 77, kitap, dalalet, kavim, topluluk, halk
-
De ki: Ey Ehl-i Kitap! Hakkın sınırlarını aşarak dininizde aşırılığa gitmeyin. Daha önce kendileri saptığı gibi birçoklarını da saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluluğun keyfi istek ve arzularına uymayın.
De ki: Ey Ehl-i Kitap! Hakkın sınırlarını aşarak dininizde aşırılığa gitmeyin. Cenab-ı Hak, dinde aşırılığa gitmeyi yasakladığı bu hitabı Ehl-i Kitab'a yapmıştır. Bunun gibi "Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin" mealindeki ayet-i kerimede de Allah Teala müşriklere hitap etmemiştir. Çünkü Ehl-i Kitap, kendilerinin daha önceki nebilerin ve resullerin dinine bağlı olduklarını iddia ediyordu; Yüce Allah onlara dinde aşırı gitmeyi yasaklamıştır. Buradaki "ğuluv" (غلوّ) kelimesi, belirlenen haddi aşmak, ifrata kaçmak ve eleyip sık dokumak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, fakat Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: İlahlığı ve Rablığı Allah'tan başkasına nispet ederek ve O'ndan başkasına kulluk yaparak dinde belirlenmiş sınırı geçmeyin. Müşriklere gelince, onlar güzel gördükleri her şeye tapar, çirkin gördüklerini de terk ederler, dolayısıyla onların bağlandıkları bir din yoktur. Ehl-i Kitap ise nebilerin ve resullerin dinine bağlı olduklarını iddia ederler. Bundan dolayı ayetteki hitap da onlara yöneliktir. En doğrusunu Allah bilir.
Daha önce kendileri sapıtan kişiler, yani onların önderi. En doğrusunu Allah bilir.
Birçoklarını da saptıran, yani bağlılarını.
Onlar yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluluktur, hidayet yolundan uzaklaşan bir topluluk.
Yorumu Yorumla
-
tağlû (تَغْلُوا)
Sözcüğün kökü "ğ-l-v" (غ ل و) harfleridir. Temel anlamı; suyun veya sıvının kaynayarak kabından taşması, bir şeyin kendi doğal sınırını aşarak aşırıya gitmesi, taşkınlık ve haddi aşmaktır. Mâide Sûresi 77. ayette "lâ tağlû fî dînikum" (dininizde aşırıya gitmeyin/taşkınlık yapmayın) şeklinde olumsuz emir (nehiy) kipiyle geçerek, Ehl-i Kitab'ın teolojisindeki o sapkın yüceltme (enkarnasyon ve teslis) refleksini kesin bir dille yasaklar.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "tenceredeki suyun kaynayarak (ğalayan) kendi hacminden fazlasına ulaşması ve kabından dışarı dökülmesi" olduğunu belirtir. Mecazen, bir insanın değerini veya inancın sınırlarını akıl dışı bir seviyeye taşıyarak (şişirerek) bozmaya "ğuluv" denir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "ğuluv" kavramını din felsefesi açısından tahlil eder. Râgıb'a göre dinde ğuluv, bir peygambere veya dini lidere duyulan haklı saygının kontrolden çıkarak onu "ilahlık" (tanrılık) makamına yükseltmesidir. Hristiyanların İsa'ya "Allah'ın oğlu" veya bizzat "Allah" demeleri, onu sevmelerinden değil; sevgiyi (veya teolojiyi) kendi ontolojik sınırlarında tutamayıp "taşırmalarından" (tağlû) kaynaklanan felsefi bir fecaattir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "ğuluv" (aşırılık) ile "iktisad" (itidal/orta yol) arasındaki zıtlığı inceler. Izutsu'ya göre tevhid dini, mutlak bir denge (mizan) dinidir. İnsanı tanrılaştırmak (ğuluv) ne kadar büyük bir sapkınlıksa, peygamberleri sıradanlaştırıp inkar etmek de o kadar sapkınlıktır. Kur'an, "lâ tağlû" diyerek inancı beşeri abartılardan arındırıp onu saf, sade ve rasyonel (dengeli) sınırlarına geri çeker.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine dönemindeki Hristiyan gruplarla girilen polemiklerdeki karşılığını inceler. Öztürk'e göre bu fiil, "dininizi çok ciddiye almayın" demek değildir. Aksine, dinin merkezindeki "Allah'ın birliği ve yaratılmışların O'na kulluğu" (tevhid) ilkesini, mitolojik eklemelerle, karmaşık teslis felsefeleriyle ve aziz kültleriyle "abartıp deforme etmeyin" (tağlû) diyen keskin bir dogma eleştirisidir.
el-hakkı (الْحَقِّ)
Sözcüğün kökü "h-k-k" (ح ق ق) harfleridir. Temel anlamı; gerçeğe uygun olmak, sabit ve değişmez olmak, şüpheden uzak kesin bilgi ve doğru olandır. Ayette "ğayral hakkı" (hakkın/gerçeğin dışında) tamlaması içerisinde geçerek, aşırıya gitmenin (ğuluv) insanı sürükleyeceği o asılsız ve nesnetsiz alanı (bâtılı) tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin çürütülemez, sarsılamaz ve yerinden oynatılamaz bir şekilde mutlak olarak sabit ve geçerli olması" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramını "bâtıl" (boş/asılsız) kavramının tam zıttı olarak konumlandırır. Râgıb'a göre dinde hakk olan şey; vahyin bildirdiği o saf, sade ve fıtrata uygun olan tevhid inancıdır. Bunun dışına çıkılarak üretilen her türlü teolojik spekülasyon (İsa'nın tanrılığı gibi), temeli olmayan, sonradan uydurulmuş (ğayral hakkı) felsefi bâtıllardır. Aşırılık, daima hakkın sınırları dışında yaşanır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin epistemolojik (bilgi felsefesi) ağırlığını tahlil eder. Kılıç'a göre Hristiyanlar, inançlarını felsefi olarak ne kadar karmaşıklaştırırlarsa (ğuluv) o kadar "yüce bir hakikate" ulaşacaklarını zannediyorlardı. Kur'an, gerçeğin (el-hakk) felsefi spekülasyonlarda değil, vahyin o billur gibi duru ve sarsılmaz "birliğinde" (tevhidde) olduğunu ilan ederek, onların devasa dogmalarını bir çırpıda (hakkın dışında kalarak) geçersiz kılar.
tettebiû (تَتَّبِعُوا)
Sözcüğün kökü "t-b-a" (ت ب ع) harfleridir. Temel anlamı; birinin izinden gitmek, peşine düşmek, tabi olmak ve onu rehber edinmektir. "İfti'al" babından olumsuz emir (nehiy) kipi olan bu kelime, ayette "ve lâ tettebiû" (ve peşinden gitmeyin / uymayın) şeklinde geçerek, entelektüel ve ahlaki bağımsızlığın yitirilmesini yasaklar.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "yürüyen birinin kumda veya toprakta bıraktığı ayak izlerine basarak onun arkasından gitmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" (peşinden gitme) eylemini bilinç durumu üzerinden açıklar. Eğer peşinden gidilen şey akıl, vahiy veya hakikat ise, bu erdemli bir ittibâdır. Ancak ayette yasaklanan ittibâ; düşünmeden, sorgulamadan, sırf "atalarımız böyle diyordu" veya "çoğunluk buna inanıyor" diyerek, kendilerini uçuruma götüren kör kalabalıkların "izine basarak yürümektir" (körü körüne taklittir).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik boyutta yarattığı tehlikeye dikkat çeker. Aydar'a göre dindeki sapmalar (ğuluv) genellikle bir anda olmaz. Yanlış yolda olan (veya menfaat devşiren) bir "öncü" grubun ürettiği dogmalar, kitleler tarafından sorgulanmadan "taklit edilir" (tettebiû). Kur'an, Müslümanları ve insaflı Ehl-i Kitab'ı bu kitle psikolojisine (sürü güdüsüne) karşı uyararak, dini aklın ve vahyin filtresinden geçirmelerini emreder.
ehvâe (أَهْوَاءَ)
Sözcüğün kökü "h-v-y" (ه و ي) harfleridir. Kelime, "hevâ" (arzu/heves) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; yukarıdan aşağıya düşmek, uçuruma yuvarlanmak, aklın kontrolünden çıkmış bencil istekler ve sübjektif heveslerdir. Ayette "ehvâe kavmin" (bir topluluğun arzularına/heveslerine) şeklinde geçerek, peşinden gidilmesi yasaklanan o karanlık psikolojik ve dogmatik kaynağı niteler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki nesne arasındaki büyük boşluk ve o desteksiz boşluğa doğru tepe taklak düşme" anlamının bulunduğunu söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "hevâ" kavramını, ilahi iradenin (vahyin) ve nesnel aklın tam zıttı olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre "hevâ", insanın sadece bedensel arzuları değil; kendi kibrini, ırkçılığını ve asılsız felsefi kurgularını (teslis gibi) dinin yerine koymasıdır. Hristiyanların İsa'ya dair ürettikleri o aşırı yüceltmeler (ğuluv), ilahi bir gerçeğe (hakk) değil, doğrudan doğruya kendi felsefi fantezilerine ve kurumsal güç tutkularına (ehvâ) dayanmaktadır.
dallû (ضَلُّوا)
Sözcüğün kökü "d-l-l" (ض ل ل) harfleridir. Temel anlamı; kaybolmak, yoldan sapmak, yönünü şaşırmak ve hakikatten uzaklaşmaktır. Ayette "kad dallû min kablu" (onlar daha önceden sapmışlardı) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, peşinden gidilen o teolojik önderlerin (ruhban sınıfının veya geçmişteki sahte filozofların) asıl ontolojik iflasını ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "geçerli ve güvenli olan istikametin yitirilmesi, zayi olmak ve helake sürüklenmek" anlamına geldiğini belirtir. Suya karışıp eriyen ve kaybolan nesneye de bu fiil kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramını kasti sapanlar üzerinden okur. Râgıb'a göre buradaki sapma (dallû), çölde bilmeden yolunu kaybetmek değildir. Vahyin (İncil'in) aydınlığı ellerindeyken, Yunan felsefesini ve pagan inanışlarını dinin içine katarak kasten, kendi elleriyle o aydınlık yoldan "çıkmalarıdır".
Gabriel Said Reynolds, "dalâlet" kavramının İbrahimi dinlerdeki (özellikle Kitab-ı Mukaddes'teki) "yolunu kaybeden sürü" (straying flock) metaforuyla olan paralelliğine dikkat çeker. Reynolds'a göre Kur'an, kendilerini sürünün "çobanları" (ruhbanları) olarak görenlerin, aslında sürüyü uçuruma sürükleyen en büyük "kaybolmuşlar" (dallû) olduğunu çok sert bir teolojik retorikle ilan eder.
edallû (وَأَضَلُّوا)
Sözcüğün kökü yine "d-l-l" (ض ل ل) harfleridir. "İf'âl" babından mazi fiil olan bu kelime (geçişli form), ayette "ve edallû kesîran" (ve birçoğunu da saptırdılar) şeklinde geçerek, bireysel sapkınlığın (dallû) nasıl organize ve kitlesel bir teolojik yıkıma dönüştüğünü tanımlar.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eylem dizilişindeki (syntax) bu muazzam ardışıklığı tahlil eder. Neuwirth'e göre "dallû" (kendileri saptılar) ile "edallû" (başkalarını saptırdılar) fiillerinin yan yana gelmesi, yozlaşmanın sosyolojisini verir. Kendi inançlarını bozan (teslisi üreten) din adamları ve liderler bununla yetinmemişler; kurdukları kiliseler, engizisyonlar ve konsiller vasıtasıyla bu sapkınlığı "büyük kitlelere" (kesîran) dikte ederek onları da yoldan çıkarmışlardır (edallû). Suç, bireysellikten çıkıp kurumsallaşmıştır.
kesîran (كَثِيرًا)
Sözcüğün kökü "k-s-r" (ك ث ر) harfleridir. Temel anlamı; çok, yığın, kalabalık ve sayısal fazlalıktır. Ayette "ve edallû kesîran" (pek çoğunu/kalabalıkları saptırdılar) şeklinde, kurumsal yalanın kurbanı olan o devasa kitleyi ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "birikme ve sayısal olarak azlığın (kıllet) zıttı olan büyüklük" anlamının bulunduğunu söyler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu kavram üzerinden "çoğunluk psikolojisine" vurduğu darbeye odaklanır. Öztürk'e göre Ehl-i Kitap (özellikle Hristiyanlık), Roma İmparatorluğu'nun resmi dini olduktan sonra muazzam bir nüfusa (kesîran) ulaşmıştı. Ancak Kur'an, dinin haklılık ölçütünün "kalabalıklar" veya "devlet gücü" olmadığını; o devasa kalabalıkların (çoğunluğun) aslında yozlaşmış bir ruhban sınıfı tarafından "saptırılmış kurbanlar" olabileceğini ilan ederek, hakikati nicelikten (sayıdan) kurtarıp niteliğe (tevhide) bağlar.
sevâi (سَوَاءِ)
Sözcüğün kökü "s-v-y" (س و ي) harfleridir. Temel anlamı; düz olmak, eşit olmak, tam ortada bulunmak, adalet ve dengedir. Ayette "sevâis sebîl" (yolun tam ortası / dengeli ve doğru yol) tamlaması içerisinde geçerek, terk edilen o mutlak ahlaki ve teolojik istikameti niteler.
İbn Fâris, kök anlamını "iki nesnenin veya durumun birbirine denk olması, pürüzlerin giderilerek düz, pürüzsüz ve sarsılmaz bir satıh (seviye) elde edilmesi" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "sevâ" kelimesini aşırılığın (ğuluv) tam zıttı olarak açıklar. Râgıb'a göre ayetin başındaki "aşırı gitmeyin" (lâ tağlû) emri ile sonundaki "yolun ortası" (sevâ) tanımı birbirine bağlanmıştır. Aşırılık yolun kenarlarına (uçuruma) savrulmaktır; "sevâ" ise uçurumlardan uzak, adil, dengeli ve emniyetli olan "merkezdir".
es-sebîl (السَّبِيلِ)
Sözcüğün kökü "s-b-l" (س ب ل) harfleridir. Temel anlamı; yol, açık güzergah, akış, çare ve yöntemdir. Ayetin sonunda "ve dallû an sevâis sebîl" (ve o dümdüz/dengeli yoldan bütünüyle saptılar) şeklinde geçerek, ilahi hidayetin metaforik mekânını tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesnenin aşağıya doğru uzaması, uzatılması veya kesintisiz bir çizgi/akış halinde devam etmesi" anlamının yattığını belirtir. Yağmura da (sebel) gökten yere uzanan bir yol gibi aktığı için bu isim verilir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerini incelerken, "Sebîl" (veya Tarîk) kelimesinin bölge dinlerinde "İlahi Yasa/Hakikat Yolu" (The Way) anlamında ortak bir teolojik terminoloji olduğuna dikkat çeker.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışındaki "sevâis sebîl" tamlamasının varoluşsal estetiğini tahlil eder. Kılıç'a göre Allah, dinini gizli dehlizlerde aranan karmaşık bir labirent olarak değil; apaçık, dümdüz ve herkesin rahatça yürüyebileceği "istikrarlı bir ana yol" (sebîl) olarak kurgulamıştır. İsa'yı tanrılaştırarak veya mitolojiler üreterek aşırıya gidenler, kendi fantezileriyle (ehvâ) bu dümdüz yoldan çıkmış, aklı ve fıtratı bütünüyle kör düğümlere hapsetmişlerdir. "Sevâis sebîl", aklın ve tevhidin konforudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla