Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 75. Ayet

    مَا الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌۜ كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ-lmesîhu-bnu meryeme illâ rasûlun kad ḣalet min kablihi-rrusulu veummuhu siddîka(tun)(s) kânâ ye/kulâni-tta’âm(e)(k) unzur keyfe nubeyyinu lehumu-l-âyâti śümme unzur ennâ yu/fekûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Onun annesi dürüst ve inançlı bir kadındır. İkisi de yiyip içen birer insandı. Bak, ayetleri onlara nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl saptırılıyorlar!

      Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir. Bu ayet-i kerimede her iki grubun (Yahudilerle hıristiyanların) aleyhine delil vardır. Onlar sanki iki grup gibiydiler; biri onun peygamber olduğunu inkar ediyor, diğeri de onun rab ve ilah olduğunu ileri sürüyordu. Allah Teala onun Meryem'in oğlu olduğunu söylemektedir, Meryem'in oğlunun ilah olması mümkün değildir. İkincisi, Cenab-ı Hak onun sadece bir peygamber olduğunu, ondan önce de -yani İsa'dan önce de- peygamberlerin gelip geçtiğini, onların da mucizeler ve deliller getirdiklerini haber vermektedir. Önceki ümmetlerden hiçbiri, peygamberlerin ilah olduğunu söylememiştir, İsa'nın peygamber olduğuna dair mucizeler ve deliller getirmesine rağmen siz onun ilah olduğunu nasıl söylersiniz?

      Hz. Meryem'e Neden Sıddika Denilmiştir?

      Onun annesi dürüst ve inançlı bir kadındır. Denilmiştir ki o, her türlü ahlaksızlıktan tertemiz saliha bir kadındı. Bazıları ayetteki "sıddika" (صديقة) kelimesinin nebilere benzer bir anlam taşıdığını söylemişlerdir. Cebrail aleyhisselam ona gelip "Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim" dediğinde, tıpkı nebiler ve resuller melekleri tereddütsüz tasdik ettikleri gibi Meryem de onu tasdik etmişti. Diğer insanlar ise ancak peygamberlerin haber vermesiyle melekleri tasdik ederler. Meryem ise kendisinin melek ve elçi olduğunu söyleyen Cibril'i tasdik etmişti. Bundan dolayı ona Sıddika ismi verilmişti. En doğrusunu Allah bilir. Cenab-ı Hakk'ın şu ayet-i kerimede ifade buyurduğu gibi, her müminin sıddik olduğu da söylenmiştir: "Allah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler, var ya, işte onlar Rableri katında sıddiklar mertebesindedirler".

      İkisi de yiyip içen birer insandı. Bu ifade iki açıdan hıristiyanların aleyhine delildir. Birincisi, açlık onların ikisine de galip geliyor ve onlar açlığı giderme ihtiyacını duyuyordu. Kendisine açlığın galip geldiği biri nasıl ilah olabilir? İkincisi, onlar yemeğe ihtiyaç duyup yediklerinde, doygunluk karınlarını boşaltmaya kendilerini mecbur ediyor ve dolayısıyla en çirkin ve en pis yere gitmeleri gerekiyordu. Böyle yerlere gitmeye mecbur edilen biri ilah olamaz. Allah Teala bütün bunlardan yüce, hem de pek çok yücedir.

      Bak, ayetleri onlara nasıl açıklıyoruz. Ayetler, daha önce zikredilen ve onlara karşı ileri sürülen deliller olup birincisi, onun Meryem'in oğlu olmasıdır. Başkasının oğlu olan biri ilah olamaz. İkincisi, Hz. İsa'nın resul olmasıdır. Daha önce de peygamberler gelmiş, onlar da mucizeler ve deliller getirmişler, fakat hiçbiri kendisinin Rab ve ilah olduğunu iddia etmemiştir. Üçüncüsü o yemek yiyordu, başka bir şeye muhtaç olan biri ilah olamaz. Dördüncüsü, yemek yiyen kişi, onun eziyetini gidermek ve bunun için de en pis bir mekana gitmek zorundadır. Konumu bundan ibaret olan biri Rab olamaz. En doğrusunu Allah bilir ya, hıristiyanların bu konuda ileri sürdükleri görüşlere, tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimeden daha fazla, daha açık ve daha güçlü bir şekilde susturan bir ayet Kur'an'da bulunmamaktadır.

      Sonra bak nasıl saptırılıyorlar. Yani bak, nasıl tekzib ediyorlar? Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Yu'fekun" (يُؤْفَكُونَ), çevriliyorlar ve hak yoldan saptırılıyorlar demektir. Birini bir şeyden alıkoyduğunda "efektehu" (أَفَكَهُ) denilir. Yağmur tanesi yeryüzünden engellendiğinde "ufıketi'l-ardu" (أُفِكَتِ الأرْضُ) denir. Cenab-ı Hak da "Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar" buyurmuştur. İbn Abbas (r.a.) "Bunlar kendi düzmecelerinden ve sürdüregeldikleri asılsız iddialardan ibarettir" anlamına gelen ayeti "ve zalike efekehum ve ma kanu yefterun" (وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ) şeklinde okumuş ve kelimeye onları saptırdı anlamı vermiştir; onları saptırınca da doğru yoldan çevirmiş olur. Ebu Avsece şöyle demiştir: Bana göre "ifk" kelimesi haktan çevirmek anlamına gelir. Aslında "ifk" yalan demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Yu'fekun" (يُؤْفَكُونَ) haktan çevriliyor ve döndürülüyorlar demektir. Bu kelimeye, yalan dolanla aldatılıyorlar manası da verilmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-mesîhu (الْمَسِيحُ)

        Sözcüğün kökeni Sami dilleri havzasına aittir ve Arapçaya dışarıdan geçmiştir (muarreb). Mâide Sûresi 75. ayette "mâl mesîhubnu meryeme illâ resûlun" (Meryem oğlu Mesih, sadece bir elçidir) şeklinde geçerek, Hristiyan teolojisinin temel figürünün ontolojik statüsünü yeniden ve kesin bir dille tanımlar.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde kelimenin Arapça "m-s-h" (sıvazlamak, dokunmak, yeryüzünde çokça seyahat etmek) köküyle olan ses benzerliğine değinerek, İsa'ya meshetmesi (dokunarak iyileştirmesi) sebebiyle bu ismin verilmiş olabileceğini belirtir.

        El-Cevâlîkî, el-Mu'arrab adlı eserinde bu Arapça etimolojinin zorlama olduğunu, kelimenin İbranice/Süryanice kökenli olup Arapçalaştırıldığını savunur.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin filolojik serüvenini İbranicedeki "Māšīaḥ" (kutsal yağ ile meshedilmiş kral) kelimesinden başlatır ve doğrudan Aramice/Süryanice "Mšīḥā" formundan Kur'an lügatine girdiğini tahlil eder.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu kelimeyi bağlamı içinde nasıl dönüştürdüğünü inceler. Reynolds'a göre Hristiyanlıkta "Mesih" unvanı, tanrısal bir öz ve evrensel bir kurtarıcılık (soteriology) içerir. Ancak Kur'an, ayette "O sadece bir elçidir" (illâ resûl) kısıtlamasını getirerek, Mesih kelimesinin içindeki o teolojik/tanrısal iddiayı tamamen boşaltır ve onu sıradan bir beşeri peygamberin özel ismi (unvanı) seviyesine indirger.

        resûlun (رَسُولٌ)

        Sözcüğün kökü "r-s-l" (ر س ل) harfleridir. Temel anlamı; ardı ardına gitmek, yavaş ve sakin bir şekilde sevk edilmek ve özel bir mesajla gönderilmektir. Ayette, Mesih'in uluhiyet (tanrılık) iddialarını reddeden ve onun gerçek varoluşsal sınırını çizen yegane kategori olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "birini veya bir şeyi yumuşaklıkla, acele etmeden ileriye doğru yönlendirmek" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta elçi (resûl) kavramının yaratılmışlık (mahlukiyet) vasfına vurgu yapar. Râgıb'a göre elçi, gönderen makamın (Allah'ın) emri altındadır ve sadece taşıyıcıdır. İsa'nın "resûl" olması, onun kendi başına buyruk bir otorite (ilah) olmadığını, mutlak iradeye tabi bir memur olduğunu kanıtlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinde bu kelimenin yerini tahlil eder. Izutsu'ya göre Hristiyanlar İsa'yı dikey eksende en tepeye (uluhiyete) taşımışlardır. Kur'an ise "sadece bir resûldür" diyerek onu dikey eksenden alır ve yatay eksendeki (insanlık düzlemindeki) peygamberlik zincirinin bir halkası yapar. Bu, varlık kategorilerinin birbirine karışmasını önleyen mutlak bir tevhid müdahalesidir.

        halet (خَلَتْ)

        Sözcüğün kökü "h-l-v" (خ ل و) harfleridir. Temel anlamı; boş kalmak, yalnız olmak, gelip geçmek, bir zamanın veya neslin tükenip gitmesidir. Ayette "kad halet min kablihir rusul" (Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, Hz. İsa'nın tarihsel fâniliğini ilan eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir mekânın veya durumun içindekilerden arınarak boşluğa düşmesi, insanın tek başına kalması" olarak tanımlar. Zamanın geçip gitmesine de bu ismin verilmesi, o zaman diliminin içindeki aktörlerin sahneyi "boşaltmasındandır".

        Râgıb el-İsfahânî, "hulûv" (geçip gitme) eyleminin ölüm ve fânilik bağlamını açıklar. Râgıb'a göre önceki elçiler nasıl hayatlarını tamamlayıp dünyayı "boşalttılarsa" (halet), İsa da o biyolojik ve tarihsel yasanın içindedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik gücünü tahlil eder. Öztürk'e göre Kur'an, İsa'ya yüklenen ebediyet ve tanrılık mitini kırmak için bu tarihsel fiili ("gelip geçtiler") kullanır. İsa tarihin dışında, ölümsüz ve zaman üstü bir tanrı değildir; tıpkı Nuh, İbrahim veya Musa gibi tarihi bir dönemi yaşamış, "gelip geçmiş" (halet) fâni bir insandır. Bu fiil, mitolojiyi tarihe hapseder.

        ummuhu (وَأُمُّهُ)

        Sözcüğün kökü "e-m-m" (أ م م) harfleridir. Temel anlamı; anne, asıl, kaynak, kök ve kendisine yönelinendir. Ayette "ve ummuhu sıddîkatun" (ve onun annesi sıddîkadır / dosdoğru bir kadındır) tamlaması içerisinde geçer.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin aslı, dayanağı ve insanların ortak bir hedefe doğru yönelmesi" anlamına geldiğini belirtir. Çocuğun varlık kaynağı ve yöneldiği ilk sığınak olduğu için anneye "ümm" denir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin teolojik vurgusunu inceler. Aydar'a göre İsa'dan bahsedilirken "annesi" (ummuhu) kavramının araya girmesi çok stratejiktir. Tanrı doğmaz ve bir anneye muhtaç olmaz. İsa'nın bir "annesi" olduğunun vurgulanması, onun rahimden çıkan, biyolojik süreçlerden geçen bir insan olduğunu muhatabın yüzüne vurarak uluhiyet (tanrılık) tezini en başından çürütür.

        sıddîkatun (صِدِّيقَةٌ)

        Sözcüğün kökü "s-d-k" (ص د ق) harfleridir. Temel anlamı; doğru olmak, sözün gerçeğe uyması, tasdik etmek, sadakat ve yalanın zıttıdır. "Mübalağa" (yoğunluk) ifade eden ism-i fail formunda olan bu kelime, ayette Hz. Meryem'in ulaştığı mutlak ahlaki ve teolojik zirveyi tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin hem özünde hem de sözünde tam bir tutarlılık, düzgünlük ve güç (sağlamlık) bulunması" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramını tahlil ederken "sıddîk" kelimesinin ağırlığına dikkat çeker. Râgıb'a göre "sâdık", ara sıra veya çoğunlukla doğru söyleyen kişidir. "Sıddîk(a)" ise, doğruluğu varoluşunun merkezine koymuş, eylemi sözünü, sözü inancını kusursuzca tasdik eden ve yalanın hiçbir zerresine bulaşmamış kişidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi portrelerinde Hz. Meryem'in konumunu inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, Hristiyanların Meryem'e "Tanrı'nın Annesi" (Theotokos) diyerek onu ilahlaştırmasını reddeder; ancak Yahudilerin ona attığı o iğrenç "zina" iftiralarını da aynı şiddetle ezer. Onu tanrılık vasfından soyutlar ama bir insanın, bir kadının ulaşabileceği en yüce makam olan "mutlak doğruluk ve iffet" (Sıddîka) tahtına oturtur. Bu kelime, Meryem'in hem ilahlaştırılmasına hem de aşağılanmasına karşı çekilmiş ilahi bir denge kılıcıdır.

        ye'kulâni (يَأْكُلَانِ)

        Sözcüğün kökü "e-k-l" (أ ك ل) harfleridir. Temel anlamı; yemek, tüketmek, çiğnemek, yutmak ve beslenmektir. İkil (tesniye) muzari fiil formunda olan bu kelime, ayette "kânâ ye'kulânit taâm" (Her ikisi de yemek yerlerdi) şeklinde geçerek, İsa ve Meryem'in insanlıklarının en somut fiziksel ispatını sunar.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin bedenin içine alınarak eksiltilmesi, sindirilmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ekl" eyleminin ontolojik eksikliğini açıklar. Râgıb'a göre yemek yemek, varlığın kendi kendine yetememesi (muhtaç olması) demektir. Dışarıdan enerji (gıda) almayan bir beden hayatta kalamaz. Allah ise "Samed"dir (hiçbir şeye muhtaç değildir). Yemek yiyen bir varlığın ilah olması felsefi olarak imkansızdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kısmındaki muazzam yalınlığı ve mantıksal darbeyi tahlil eder. Kılıç'a göre Hristiyan teologlar asırlarca İsa'nın doğası üzerine ciltlerce felsefi kitaplar yazmışlardır. Kur'an ise bu karmaşık teolojik kördüğümü son derece basit, bedensel ve sarsıcı bir gerçekle (ye'kulâni) kesip atar: "Tanrı acıkmaz, Tanrı yemek yemez, Tanrı sindirim sistemine sahip değildir." Yemeğe muhtaç olan, tuvalet ihtiyacı olan bir bedenden "Tanrı" çıkmaz. Bu eylem, onların ilahlık iddiasını biyolojik bir kesinlikle imha eder.

        et-taâme (الطَّعَامَ)

        Sözcüğün kökü "t-a-m" (ط ع م) harfleridir. Temel anlamı; tatmak, yiyecek maddesi, besin, boğazdan geçen gıda ve rızıktır. Ayette, yedikleri nesneyi belirterek beşeri fâniliğin altını çizer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın veya canlının hayatını sürdürebilmek için midesine indirdiği (tattığı) şey" anlamının bulunduğunu söyler.

        Gabriel Said Reynolds, "taâm" kelimesinin polemik bağlamındaki ikili işlevine (double entendre) dikkat çeker. Reynolds'a göre bu kelime hem onların sıradan besinlere duyduğu biyolojik ihtiyacı kanıtlar, hem de Hristiyanlıktaki "Eucharist" (Komünyon/Ekmek-Şarap) ayinine yönelik teolojik bir eleştiri barındırır. Hristiyanlar İsa'nın bedenini (ekmek/taâm olarak) yediklerine inanırken; Kur'an, İsa'nın bizzat kendisinin "taâm" (yemek) yiyen ölümlü bir insan olduğunu vurgulayarak bu ritüelistik dogmayı tersyüz eder.

        nubeyyinu (نُبَيِّنُ)

        Sözcüğün kökü "b-y-n" (ب ي ن) harfleridir. Temel anlamı; ayrılmak, apaçık ortaya çıkmak, iki şeyin arasını açmak, gizliliği gidermek ve beyan etmektir. "Tef'il" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "unzur keyfe nubeyyinu lehumul âyât" (Bak, ayetleri/delilleri onlara nasıl apaçık açıklıyoruz) şeklinde geçerek, ilahi argümanların (yemek yeme delili gibi) zihinsel netliğini ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "iki nesnenin birbirinden uzaklaşarak aralarındaki sınırların ve farkların net bir şekilde görünür hale gelmesi" olarak tanımlar. Gerçeğin açıklanmasına "beyan" denmesi, onu yalanın karanlığından ayırıp günyüzüne çıkarmasındandır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi metnini nasıl değerlendirdiğini (self-referentiality) bu fiil üzerinden inceler. Neuwirth'e göre "nubeyyinu" (biz açıklıyoruz) eylemi, Kur'an'ın karmaşık felsefi tartışmalara girmeden, herkesin anlayabileceği "biyolojik argümanlarla" (yemek yemek gibi) uluhiyet kavramını ne kadar şeffaf, anlaşılır ve kesin bir dille ayırdığını (beyan ettiğini) muhatabın yüzüne vuran bir rasyonellik övüncü taşır.

        yu'fekûn (يُؤْفَكُونَ)

        Sözcüğün kökü "e-f-k" (أ ف ك) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi tersine çevirmek, baş aşağı etmek, hakikati saptırmak, yalan söylemek ve doğru yönden iftiraya savrulmaktır. Ayetin sonunda "summenzur ennâ yu'fekûn" (sonra bak, nasıl da haktan çevriliyorlar / savruluyorlar!) şeklinde meçhul (edilgen) muzari fiil olarak geçerek, akli delillere rağmen yaşanan o hastalıklı bilişsel kopuşu mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir nesneyi doğal duruşundan çıkarıp tepe taklak etmek, yönünü tamamen tersine çevirmek" olduğunu belirtir. Yalana ve iftiraya "ifk" denmesi, gerçeği baş aşağı etmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ifk" kavramını zihinsel bir aldanış olarak tahlil eder. Râgıb'a göre ayetteki eylemin meçhul (edilgen) formda (yu'fekûn) gelmesi çok çarpıcıdır. Onlar, gerçeğin apaçık beyanına (nubeyyinu) rağmen, kendi içlerindeki kibirleri, gelenekleri ve dogmaları tarafından adeta rüzgara kapılmış bir yaprak gibi hakikatten yalanın merkezine doğru "savrulmakta, tersyüz edilmektedirler".

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın psikolojik sözlüğünde bu kelimenin yarattığı teolojik trajediyi açıklar. Izutsu'ya göre "ifk", sadece bir yalan söyleme eylemi değil, ontolojik bir saptırmadır. İsa'nın yemek yediğini (insan olduğunu) bile bile onu tanrı ilan etmek, rasyonel aklı ve ilahi hakikati göz göre göre "baş aşağı çevirmektir" (yu'fekûn). Kur'an, "Bak nasıl da savruluyorlar" diyerek, insanın kendi ürettiği dogmalar uğruna aklını nasıl iptal ettiğini tüm insanlığa trajik bir ibret tablosu olarak sunar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X