Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 73. Ayet

    لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lekad kefera-lleżîne kâlû inna(A)llâhe śâliśu śelâśe(tin)(m) vemâ min ilâhin illâ ilâhun vâhid(un)(c) ve-in lem yentehû ‘ammâ yekûlûne leyemessenne-lleżîne keferû minhum ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Andolsun ki 'Allah üç unsurdan biridir' diyenler de kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek Tanrı'nın dışında hiçbir ilah yoktur. Şayet bu dediklerinden vazgeçmezlerse, böylece kafir olanlar elem verici bir azaba çarptırılacaklardır.

      Andolsun ki 'Allah üç unsurdan biridir' diyenler de kafir olmuşlardır. [Birinci delil], buradaki kafir olmuşlardır ifadesi bilmelerine rağmen kafir olmuşlardır demektir. Onlar Cenab-ı Hakk'ın gerçek tanrı olduğunu biliyorlardı; peki O Allah ise nasıl olur da Allah üç unsurdan biri olur? Onlar, "O Allah'tır" dedikleri zaman, artık ortada ikincisi ve üçüncüsü yoktur; böyle bir iddia akli bir çelişki­dir. İkincisi, onlar gökleri ve yeri Allah'tan başkasının yarattığını iddia etmekte, kendilerini de Allah'tan başka birinin yarattığını söylemektedir. Sözünü ettiğimiz bu varlıkları O'ndan başka biri yaratmadığına göre nasıl başkasına ilah diyorlar? Kesinlikle kendisinden başka ilah olmayan Allah bunları yaratmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak, Halbuki bir tek Tanrı'nın dışında hiçbir ilah yoktur buyurmaktadır. Yani onlar da Allah'tan başka hiçbir tanrı bulunmadığını bilmekte, fakat bu konuda inatçılık ve kibir göstermektedir.

      Şayet bu dediklerinden vazgeçmezlerse, yani yukarıda söylenen şeylerden vazgeçmezlerse, böylece kafir olanlar elem verici bir azaba çarptırılacaklardır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kefera (كَفَرَ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, nimete nankörlük etmek ve hakikati kasten reddetmektir. Mâide Sûresi 73. ayette "lekad keferellezîne kâlû" (Andolsun ki... diyenler kesinlikle kafir olmuşlardır) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, bir önceki ayetteki (72. ayet) enkarnasyon (İsa'nın Allah olduğu) iddiasından sonra, bu kez "Teslis" (Üçleme) inancının İslam teolojisindeki mutlak hükmünü ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel olarak "bir nesnenin üzerini kalın bir örtüyle kapatıp görünmez kılmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "küfür" eylemini cehaletten ayırır. Râgıb'a göre Hristiyanların "Allah üçtür" demeleri, bilgisizlikten ziyade Allah'ın mutlak birliğini (tevhid hakikatini) kasten "örten" (kefera), onu beşeri bir matematiksel formüle hapseden korkunç bir fıtrat isyanıdır. Hakikat ortadadır, ancak onlar bu hakikatin üzerini kendi ürettikleri teolojik kuramlarla kasten örtmüşlerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde bu kelimenin teolojik sınırlarını tahlil eder. Izutsu'ya göre küfür, Allah ile insan arasındaki ontolojik mesafenin ihlal edilmesidir. Hristiyanlığın teslis (trinity) inancı, Allah'ın uluhiyetini (tanrılığını) parçalara ayırarak O'nun eşsizliğini ortadan kaldırdığı için, doğrudan doğruya "küfür" (hakikati yok sayma) kategorisine sokulmuştur.

        sâlisu (ثَالِثُ)

        Sözcüğün kökü "s-l-s" (ث ل ث) harfleridir. Temel anlamı; üç sayısı ve üçüncü demektir. Ayette "sâlisu selâsetin" (üçün üçüncüsü) tamlaması içerisinde geçerek, Hristiyan teolojisinin temelini oluşturan o meşhur dogmayı tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde sayısal bir değer olan "üç" kavramının bulunduğunu söyler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın polemik dilini ve Hristiyanlık ile girdiği teolojik çatışmayı incelerken bu ifadeye odaklanır. Reynolds'a göre "üçün üçüncüsü" (sâlisu selâse) tabiri, geç antik çağda (Late Antiquity) Süryani ve Grek kiliselerinde formüle edilen "Baba, Oğul, Kutsal Ruh" (hypostases/uknumlar) şeklindeki Teslis (Trinity) dogmasının doğrudan Arapçadaki karşılığıdır. Kur'an, Hristiyanların bu karmaşık felsefi argümanlarını laf kalabalığına boğulmadan doğrudan ve en yalın haliyle (matematiksel bir çelişki olarak) muhatabın yüzüne vurur.

        selâsetin (ثَلَاثَةٍ)

        Sözcüğün kökü de "s-l-s" (ث ل ث) harfleridir. Temel anlamı; üçlü grup, üç şeyden oluşan bütün demektir. Ayette, Allah'ın o "üçlü" yapının bir parçası olduğunu iddia edenlerin hezeyanını ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Hristiyan dogmalarına yönelik edebi ve retorik eleştirisini tahlil eder. Neuwirth'e göre "sâlisu selâsetin" (üçün üçüncüsü) ifadesindeki sesbilimsel tekrar (aliterasyon), Kur'an'ın bu inancı adeta mantıksız bir kelime oyunu gibi göstererek alaya almasını (ironiyi) sağlar. Mutlak, sonsuz ve bölünemez olan Yaratıcı'nın "üçlü bir komitenin" (selâse) sıradan bir parçası (üçüncüsü) seviyesine indirilmesi, Kur'an aklının kabul edemeyeceği en büyük mantıksal ve estetik felakettir.

        ilâhin (إِلَٰهٍ)

        Sözcüğün kökü "e-l-h" (أ ل ه) harfleridir. Temel anlamı; ibadet edilen, tapınılan, yönelinen, sığınılan ve kulluk edilen mutlak otoritedir. Ayette "ve mâ min ilâhin" (halbuki hiçbir ilah yoktur) şeklinde nefy (olumsuzluk) edatıyla geçerek, teslis inancının temelden yıkılışını başlatır.

        İbn Fâris, bu kökün "insanın korku, sevgi ve ihtiyaç anında kendisinden daha yüce bir varlığa sığınması, ona ibadet etmesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin Sami dilleri havzasındaki filolojik köklerini araştırır. Jeffery'ye göre "ilâh" kelimesi, İbranicedeki "Elohîm" veya Süryanicedeki "Alâhâ" kelimeleriyle aynı kökten beslenen, bölgenin ortak teolojik kavramıdır. Kur'an, Ehl-i Kitab'ın kendi dilindeki bu ortak kavramı kullanarak onların iç çelişkilerini vurur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın uluhiyet (tanrılık) kurgusunda "ilâh" kavramını tahlil eder. Izutsu'ya göre bir şeye "ilâh" denilebilmesi için, onun yaratılmamış, mutlak egemen ve sadece kendisine ibadet edilen tek merci olması gerekir. İsa bir insandır; doğmuş, yemiş ve ölmüştür. Dolayısıyla onun veya Kutsal Ruh'un "ilâh" kategorisine sokulması, uluhiyet kavramının anlambilimsel olarak (semantik düzeyde) imha edilmesidir.

        vâhidun (وَاحِدٌ)

        Sözcüğün kökü "v-h-d" (و ح د) harfleridir. Temel anlamı; bir, tek, eşsiz, benzersiz, parçalara ayrılamayan ve ortak kabul etmeyendir. Ayette "illâ ilâhun vâhidun" (tek bir ilahtan başka) şeklinde hasr (sınırlandırma) yapısı içinde geçerek, teslise (üçlemeye) karşı tevhidin (birliğin) mutlaklık ilanını mühürler.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin kendi başına buyruk olması, yanına veya içine başka hiçbir şeyin katılamayacak kadar bölünmez bir bütün (tek) olması" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "vâhid" kavramını niceliksel ve niteliksel olarak ikiye ayırarak inceler. Râgıb'a göre sayılardaki "bir" (vâhid), ikinin ve üçün başlangıcıdır, yanına başka sayılar eklenebilir. Ancak Allah'ın sıfatı olan "Vâhid" matematiksel bir "bir" değildir; O, parçalara ayrılamayan (cüzleri olmayan), yanına ikinci bir ilah eklenemeyen, cinsi, benzeri ve zıttı olmayan mutlak ve felsefi "Bir"liktir (Ehad/Vâhid). Teslis inancı bu felsefi birliği matematiksel bir oyuna çevirdiği için şiddetle reddedilir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kısmındaki kelamî (teolojik) vuruculuğu tahlil eder. Kılıç'a göre Hristiyanlar da "biz üç tanrıya tapıyoruz" demezler; onlar da "Tanrı birdir ama üç uknumu vardır" şeklinde karmaşık bir savunma yaparlar. Kur'an "ilâhun vâhidun" tamlamasıyla bu felsefi kıvırmaları reddeder. Bir şey hem bir hem de üç olamaz; Allah "vâhid"dir (bölünemez tektir) ve bu mutlak, rasyonel ve tavizsiz bir tevhiddir.

        yentehû (يَنتَهُوا)

        Sözcüğün kökü "n-h-y" (ن ه ي) harfleridir. Temel anlamı; durmak, son bulmak, engellenmek, vazgeçmek ve bir eylemin nihayetine (sonuna) varmaktır. Ayette "ve in lem yentehû" (eğer vazgeçmezlerse / son vermezlerse) şeklinde şart fiili olarak geçerek, teolojik uyarının pratik ve eylemsel talebini ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün fiziksel temelinin "hareket halindeki bir şeyin bir sınıra, bir duvara çarpıp orada durması (nihayet bulması)" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "intihâ" eylemini iradi bir vazgeçiş olarak okur. Râgıb'a göre ayetteki bu fiil, sadece zihinsel bir fikir değişikliği değil, Hristiyanların "Allah üçtür" söylemini yaymaktan, bu dogmayı savunmaktan ve bu şirk inancını bir din olarak dikte etmekten derhal ve kesin olarak "durmalarını, dillerini tutmalarını" emreden bir uyarıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-politik bağlamını inceler. Öztürk'e göre bu fiil (yentehû), İslam toplumunun teolojik sınırlarını koruma refleksidir. Allah onlara "düşüncenizi değiştirin" demekten ziyade, "bu zehirli ve şirke dayalı söylemi (ammâ yekûlûn) ulu orta üretmekten ve tebliğ etmekten vazgeçin" şeklinde kamusal bir "dur/vazgeç" ihtarı vermektedir. Vazgeçilmemesi halinde ise hemen ardından gelen o ağır yaptırım devreye girecektir.

        leyemessenne (لَيَمَسَّنَّ)

        Sözcüğün kökü "m-s-s" (م س س) harfleridir. Temel anlamı; dokunmak, temas etmek, arada hiçbir engel olmaksızın doğrudan isabet etmek ve çarpmaktır. Başında tekit (pekiştirme) lâm'ı ve sonunda şeddeli nûn ile (Muzari tekitli fiil) "elbette ve kesinlikle dokunacaktır / bulacaktır" şeklinde geçerek, azabın kaçınılmazlığını mühürler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki nesnenin, aralarında zerre kadar boşluk veya perde kalmayacak şekilde derinden derine birbirine temas etmesi" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "mess" eylemini sıradan bir dokunuştan (lems) ayırır. Râgıb'a göre "mess", genellikle bedene işleyen, acısı veya etkisi iliklere kadar hissedilen delici bir temastır. Ateşin veya azabın insana "mess etmesi" (dokunması), o azabın uzaktan bir tehdit olmadığını, bizzat kişinin derisine ve ruhuna yapışan varoluşsal bir sızı olacağını gösterir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin morfolojik (biçimbilimsel) gücünü tahlil eder. Aydar'a göre "leyemessenne" kelimesi, Arapçada bir eylemin kesinliğini ifade etmek için kullanılabilecek en ağır formlardan biridir. Başındaki lâm yemin bildirir, sonundaki şeddeli nûn ise tekit (vurgu) bildirir. Allah, teslis inancında ısrar edip vazgeçmeyenlerin o korkunç azapla yüzleşeceğini hiçbir ihtimale veya tesadüfe bırakmadan "kesin, mutlak ve kaçınılmaz bir yasa" olarak ilan eder.

        azâbun (عَذَابٌ)

        Sözcüğün kökü "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; tatlılığın ve rahatlığın ortadan kalkması, eziyet, ağır ceza ve ıstıraptır. Ayette, şirke sapanların (teslisi savunanların) maruz kalacağı o kaçınılmaz eskatolojik (veya dünyevi) yıkımın adı olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin asıl tatlılığını, ferahlığını yitirmesi" olduğunu belirtir. Tatlı suya "azb" denilmesi de bundandır. Cezaya (azab) bu kökten isim verilmesi, insanın hayatındaki tüm tatlılığın, huzurun ve uykunun bu ceza sebebiyle ondan sökülüp alınmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını insanın fıtratıyla açıklar. Râgıb'a göre azap; insanın ruhuna, bedenine ve doğasına son derece ağır gelen, onun iradesini kıran ve varoluşunu sarsan her türlü kahredici yüktür. Allah'ı üçleyenler (şirk koşanlar), kendi fıtratlarını bozdukları için, karşılığında fıtrata en ağır gelen bu "azap" ile cezalandırılırlar.

        elîm (أَلِيمٌ)

        Sözcüğün kökü "e-l-m" (أ ل م) harfleridir. Temel anlamı; acı veren, sızlatan, derin yara açan, elem verici ve can yakan demektir. Sıfat (ism-i fail mübalağa) formunda olan bu kelime, ayetin sonunda "azâbun elîm" (çok acı verici / elem dolu bir azap) tamlaması içerisinde geçerek, azabın niteliğini ve şiddetini belirler.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın bedeninde veya ruhunda hissettiği, tahammül sınırlarını zorlayan o delici ve yıpratıcı sızı" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "elem" (acı) kavramını sadece fiziksel bir yanma olarak değil, psikolojik bir çöküş olarak da tahlil eder. "Elîm" olan azap, sadece bedeni yakan bir ateş değil; hakikati (tevhidi) reddetmiş olmanın, dünyadaki o teolojik kibrin ahiretteki mutlak pişmanlığa dönüşmesinin yarattığı tarifsiz bir ruhsal acıdır (kederdir).

        Angelika Neuwirth, ayetin kapanışındaki bu sıfatın fonetik ve semantik etkisini (clausula) inceler. Neuwirth'e göre "elîm" kelimesi, hem ses olarak yarattığı uzatma (îm) ile bitmeyen bir iniltiyi andırır, hem de anlamsal olarak ayetin başındaki o devasa teolojik suça (Allah üçün üçüncüsüdür iftirasına) denk düşecek büyüklükte bir karşılıktır. En büyük teolojik suç (şirk), ancak en derin acıyla (elîm) dengelenebilir. Kur'an, tevhidi savunduğu bu ayeti, sarsıcı ve tavizsiz bir dehşet tablosuyla mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X