لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلاًۜ كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ فَر۪يقاً كَذَّبُوا وَفَر۪يقاً يَقْتُلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 70. Ayet
Daralt
X
-
Andolsun biz İsrailoğulları'ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler.
Andolsun biz İsrailoğulları'ndan kesin söz almıştık. Cenab-ı Hak, insan türünün tamamından söz almış ve bunu diğer yaratıklara değil kendilerine özel kılmıştır, çünkü onların her birine -yaratılışının gereği- Rabbinin birliğini bilme özelliği vermiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: "Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, fakat onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi". Sonra, Allah Teala bu ayette beşer cinsinden özellikle İsrailoğulları'nı belirtmekte; Onlara peygamberler göndermiştik mealindeki beyanla, onlara kendi cinslerinden peygamberler göndererek aldığı sözlerin faziletine dikkat çekmektedir. Onlar da sanki bu sözleri kabul etmişlerdi; şu beyanlarında görüldüğü üzere: ''Allah onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim, eğer namazı dosdoğru kılarsanız ... "; "Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vadettiklerimi vereyim". Bu, Allah tarafından kendilerine verilen bir vad, onlar tarafından da Allah'a verilen bir söz idi. Cenab-ı Hak, onlar verdikleri sözde dururlarsa kendisinin de vadini yerine getireceğini haber vermiştir.
Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler. Bu ilahi kelamda İsrailoğullarının, kendi arzu ve hevalarına uymaları sebebiyle bütün peygamberlerin getirdikleri dine muhalif kaldıklarının delili vardır. Peygamberler farklı zamanlarda gelmiş olsalar da, onların hepsi de insanları aynı dine davet etmişlerdir.
Bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler. Onların bir kısmı peygamberlere yalancı demiş, bazıları da onları öldürmüştür. Şu kadar var ki onlar tarafından bir öldürme olayı gerçekleşmişse, O, resullere değil, nebilere yönelik olmuştur, çünkü Allah Teala "Elbette biz elçilerimize (resullerimize) yardım ederiz" buyurmuştur; o, burada, resullerine yardım edeceğini haber vermektedir; öldürme olayının gerçekleştiği yerde ise Allah'ın yardımı yok demektir. Bir kısmını da öldürdüler. Yani, öldürmeye kastettiler. Bu hususu daha önce açıklamıştık.
Yorumu Yorumla
-
ehaznâ (أَخَذْنَا)
Sözcüğün kökü "e-h-z" (أ خ ذ) harfleridir. Temel anlamı; almak, tutmak, kavramak ve bir şeyi kesin bir şekilde zimmetine geçirmektir. Mâide Sûresi 70. ayette "lekad ehaznâ" (andolsun ki biz aldık) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, Allah'ın İsrailoğulları ile olan o ağır ve bağlayıcı teolojik sözleşmeyi (mîsâkı) yürürlüğe koyma eylemini ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "bir şeyi eliyle sıkıca kavramak, onu kendi kontrolüne/bağına almak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "ahz" (alma) eyleminin sadece maddi nesneler için değil, manevi ve hukuki bağlayıcılıklar için de kullanıldığını tahlil eder. Râgıb'a göre Allah'ın onlardan söz "alması" (ehaznâ), fiziksel bir belgenin alınması değil; onların akıllarını, iradelerini ve geleceklerini mutlak bir itaat vaadiyle "sıkıca bağlaması" ve onları devasa bir ahlaki sorumluluk altına sokmasıdır.
mîsâka (مِيثَاقَ)
Sözcüğün kökü "v-s-k" (و ث ق) harfleridir. Temel anlamı; güvenmek, sağlamlaştırmak, bağlamak ve iki tarafı birbirine rapteden ağır yeminli sözleşmedir. Ayette "mîsâka benî isrâîle" (İsrailoğulları'nın kesin sözünü/misakını) tamlaması içerisinde geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi kopmayacak, çözülmeyecek kadar sağlam bir iple bağlamak, düğümlemek" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "mîsâk" kavramını sıradan bir sözden (vaad) veya antlaşmadan (ahd) ayırır. Râgıb'a göre mîsâk, yeminle ve ağır dini yaptırımlarla pekiştirilmiş, bozulması fıtraten ve hukuken imkansız olması gereken "çelik gibi sağlam bağdır". Onların bu bağı koparmaları, sıradan bir yalan değil, ontolojik bir firardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde mîsâk kavramını Allah ile insan (veya spesifik bir toplum) arasındaki dikey sözleşme (covenant) olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre din, tarafların birbirine "v-s-k" (güven ve bağ) ile kenetlendiği bilateral (iki taraflı) bir ilişkidir. İsrailoğulları'nın mîsâkı, Allah'ın onları koruyup seçmesine karşılık, onların da gelen tüm elçilere (rusul) şartsız itaat edeceklerine dair verdikleri evrensel anayasal teminattır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamını inceler. Öztürk'e göre Kur'an "mîsâk" kelimesiyle, Yahudi teolojisindeki Sina Dağı'nda (Tûr) verilen o meşhur tarihi söze ve Tevrat'ın ahit (covenant) metinlerine doğrudan atıf yapar. Bu kelime, onların kendi inanç sistemlerinde en çok övündükleri "seçilmişlik ve antlaşma" kalkanını, Kur'an'ın onlara karşı bir yargılama argümanı olarak kullanmasını sağlar.
rusulen (رُسُلًا)
Sözcüğün kökü "r-s-l" (ر س ل) harfleridir. Kelime, "resûl" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; yavaş ve sakin bir şekilde gitmek, ardı ardına eklenerek gelmek ve özel bir görevle gönderilmektir. Ayette "ve erselnâ ileyhim rusulen" (ve onlara elçiler gönderdik) şeklinde, mîsâkın (sözleşmenin) devamlılığını sağlayan ilahi mekanizmayı ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "bir nesneyi veya kişiyi yumuşaklıkla, kesintisiz bir silsile halinde ileri doğru sevk etmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, elçi eyleminin çoğul (rusul) ve peş peşe (erselnâ) kullanılmasındaki hikmeti tahlil eder. Râgıb'a göre Allah, mîsâkı bir kere alıp onları kendi hallerine bırakmamış; unuttuklarında hatırlatmaları ve bozulanı onarmaları için "kesintisiz bir zincir halinde" elçiler (rusul) yollamıştır. Bu, isyan eden kula karşı ilahi rahmetin ısrarlı takibidir.
tehvâ (تَهْوَى)
Sözcüğün kökü "h-v-y" (ه و ي) harfleridir. Temel anlamı; yukarıdan aşağıya düşmek, uçuruma yuvarlanmak ve insanın nefsinden doğan mesnetsiz arzulara kapılmasıdır. Ayette "bimâ lâ tehvâ enfusuhum" (nefislerinin/canlarının arzulamadığı şeylerle) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçerek, ilahi vahye karşı sergilenen o hastalıklı ve bencil içsel direnci tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki nesne arasındaki boşluk ve bir şeyin desteksiz bir şekilde o boşluğa doğru düşmesi" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, insanın asılsız arzularına neden "hevâ" denildiğini açıklar. Râgıb'a göre hevâ, aklın ve şeriatın freninden kurtulan arzuların, sahibini uçuruma (cehenneme/hâviyeye) "düşürmesi" (heviy) sebebiyle bu ismi almıştır. Elçiler onlara ağır kurallar (adalet, eşitlik, tevhid) getirdiğinde, onların nefisleri bunu "tehvâ" (arzulamaz), çünkü heva daima kolay olanı ve menfaati ister.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "hevâ" (arzular) ile "hak" (ilahi gerçeklik) arasındaki mutlak savaşı tahlil eder. Izutsu'ya göre İsrailoğulları elçileri reddederken felsefi veya mantıksal bir argümana dayanmıyorlardı. Onların yegane ölçüsü "öznellikleri", yani nefislerinin (enfus) kör hevasıydı. Vahiy, insanı hevasına boyun eğmekten kurtarıp Hakk'a (nesnel otoriteye) bağlama müdahalesidir; elçilere düşmanlık ise doğrudan hevânın (egonun) isyanıdır.
ferîkan (فَرِيقًا)
Sözcüğün kökü "f-r-k" (ف ر ق) harfleridir. Temel anlamı; yarmak, ikiye bölmek, ayırmak, farkı ortaya koymak ve bir bütünden kopan gruptur. Ayette "ferîkan kezzebû ve ferîkan yaktulûn" (elçilerin bir grubunu yalanladılar, bir grubunu da öldürüyorlar) şeklinde ikili bir tasnif içinde geçerek, gelen elçilere reva görülen o acımasız ve sistematik muameleyi kategorize eder.
İbn Fâris, kök anlamını "birbirine bitişik olan şeyleri birbirinden ayırmak ve aralarını açmak" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "ferîk" kavramının rastgele bir kalabalık olmadığını belirtir. Râgıb'a göre ferîk, asıl gövdeden ayrılmış ve kendine has bir durumu olan bölümdür. Ayette bu kelime, gelen o muazzam peygamberler ordusunu, İsrailoğulları'nın kendi işledikleri suçun türüne göre "ikiye ayırmasını" (tasnif etmesini) ifade eder. Onlar vahyi toptan yok edemeyince, taşıyıcıları (elçileri) gruplara bölerek (ferîk) imha etmişlerdir.
kezzebû (كَذَّبُوا)
Sözcüğün kökü "k-z-b" (ك ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; yalan söylemek, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak ve birini yalancılıkla itham etmektir. "Tef'il" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "ferîkan kezzebû" (bir grubu yalanladılar) şeklinde geçerek, elçilere uygulanan ilk siyasi ve teolojik suikastı (itibar suikastını) tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün "bir sözün, dış dünyadaki nesnel gerçeklikle örtüşmemesi, boş ve asılsız çıkması" anlamına geldiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "tekzîb" (yalanlama) fiilini sıradan bir yalandan ayırır. Râgıb'a göre "kezib", kişinin kendi söylediği yalandır. "Tekzîb" (kezzebû) ise, karşısındakinin söylediği mutlak gerçeği (vahyi) bilerek, kasten ve inatla "yalan/asılsız" olarak yaftalamak, o kişiyi toplum önünde yalancı (kezzab) durumuna düşürme çabasıdır. Bu, hakikati iptal etmeye yönelik aktif bir eylemdir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın dinler tarihi kurgusunda bu fiilin yerini inceler. Neuwirth'e göre "tekzîb", Kur'an'da peygamberlere karşı gösterilen şablonik (tipolojik) ilk isyan modelidir. İnsanlar (veya Ehl-i Kitap) nefslerine (hevâ) ağır gelen bir mesajla karşılaştıklarında, önce onu entelektüel ve teolojik olarak itibarsızlaştırmaya (yalanlamaya/kezzebû) çalışırlar. Bu psikolojik inkar, daha sonra gelecek olan fiziksel şiddetin (öldürmenin) ön hazırlığı ve meşrulaştırma aracıdır.
yaktulûn (يَقْتُلُونَ)
Sözcüğün kökü "k-t-l" (ق ت ل) harfleridir. Temel anlamı; öldürmek, canını almak, yok etmek, ruhu bedenden ayırmak ve mutlak manada kahretmektir. Ayetin sonunda "ve ferîkan yaktulûn" (bir grubu da öldürüyorlar) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, yalanlamanın (tekzibin) yetmediği yerde devreye giren en vahşi fiziksel susturma yöntemini mühürler.
İbn Fâris, kök anlamını "bir canlının hayatına son vererek onu hareketsiz bırakmak, yok etmek ve ona mutlak bir boyun eğdirme (kahır) uygulamak" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü bağlamında ayetin bu kapanışındaki olağanüstü dilbilgisel ve kronolojik kırılmayı (iltifat/zaman kaymasını) tahlil eder. Aydar'a göre ayet, elçileri yalanlama eylemini mazi (geçmiş zaman) kipiyle "kezzebû" (yalanladılar) şeklinde verirken; elçileri öldürme eylemini birdenbire muzari (şimdiki/geniş zaman) kipiyle "yaktulûn" (öldürüyorlar/öldürürler) şeklinde ifade eder. Geçmişte yaşanan cinayetlerin (Zekeriya ve Yahya'nın öldürülmesi, İsa'nın öldürülmeye çalışılması gibi) şimdiki zamanla anlatılması bir tesadüf veya dilbilgisi hatası değildir. Bu kullanım, onların "peygamber/hakikat katili" olma potansiyellerinin geçmişte kalmadığını; o hastalıklı, kan dökücü ve kibirli ruh halinin (hevânın) içlerinde hala aktif bir volkan gibi kaynadığını ve fırsat bulduklarında (örneğin son elçi Hz. Muhammed'e karşı da) aynı cinayeti işlemeye her an hazır (sürekli) bir karakter olduklarını ilan eden muazzam bir edebi ve psikolojik teşhistir. Cinayet, onların bitmiş bir eylemi değil, devam eden (yaktulûn) kimlikleridir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla