Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 67. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 67. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-rrasûlu belliġ mâ unzile ileyke min rabbik(e)(s) ve-in lem tef’al femâ bellaġte risâleteh(u)(c) va(A)llâhu ya’simuke mine-nnâs(i)(k) inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kafirler topluluğunu hidayete erdirmez."

      Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. En doğrusunu Allah bilir ya, kafirler zümresi üç tabaka halindeydi. Onların bir grubu şöyle diyordu: "Biz ne bu Kur'an'a inanırız ne de bundan öncekilere!"; "Bu Kur'ana kulak vermeyin, - okunurken gürültü yapın". Bazıları da Hz. Peygamber'i korkutuyor ve öldürmek için kendisine tuzak kuruyordu. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hatırlar mısın? İnkar edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı" buyurmaktadır. Bir kısmı da bu işten vazgeçmesi ve kendilerini mensubu olduğu dine davet etmemesi için ona kadınlar ve mal teklif ediyordu. İşte onlar belirttiğimiz gibi üç kategoride bulunuyordu. Allah Teala ise ona mesajını insanlara iletmesini emretmekte, kafirlerin kendisini öldürmek için kurdukları tuzakların ona engel olamayacağını ve onların hilelerinden korkmamasını söylemekteydi. Çünkü insan şu sebeplerle kendisine verilen görevi yerine getirmekten vazgeçer: Öldürüleceğinden endişe etmesi, sevgi ve dostluğa ulaşma arzusu, üçüncüsü de yalan söylemekle itham edilmesi ve bu sebeple rencide olması. Aziz ve celil olan Allah ise Peygamber aleyhisselama, öldürülmekten veya söylediklerinin yalanlanmasından yahut da dostluk talebinin bitmesinden korksa bile Allah'ın kendisine indirdiklerini insanlara tebliğ etmesini emretmiştir. Yani hiçbir şey, Allah'ın sana indirdiklerini tebliğ etmekten kendini alıkoymasın, diye buyurmaktadır. Yahut bu ayetteki emir, önceki zamanlarda olduğu gibi şimdi de devam etmelidir. Yahut Allanın kendisine indirdiği emirleri tebliğ etmekle emrolunması, beyan ederek tebliğ etmesi anlamındadır, yani indirilen ayeti tebliğ ettiğin gibi sana gelen beyanı da tebliğ et. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "istisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın". Yüce Allah, ilahi ahkamı milletine beyan etmesi için her peygamberi kendi milletinin dili ile gönderdiğini haber vermektedir. Açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabbinden sana indirileni tebliğ et, yani Cenab-ı Hakk'ın senin risaletine alamet ve nübüvvetine delil kıldığı ayetleri, delil ve kanıtları tebliğ et, ta ki böylece kesin deliller onları sorumlu kılsın. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Yani seni öldürmeleri ve tuzak kurmalarından korkarak sana indirileni tebliğ etmezsen, sanki baştan beri ilahi mesajı tebliğ etmemiş gibi olursun. Allah Teala, ilahi mesajı insanlara tebliğ etmeyi can korkusu yüzünden olsa bile terk etmesi halinde Peygamberini (s.a.) mazur saymamaktadır. O, kalbi imanla dolu olduğu halde küfre zorlanan ve canından korktuğu için küfrü kabul ettiğini söylemesi mubah görülen kimse gibi değildir. Yüce Allah, Peygamberine (s.a.), can korkusu taşısa bile ilahi mesajın tebliğini terk etmesini mubah görmemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, ilahi mesajı tebliğ etmek kalp ile değil dil ile ilgili bir iştir, imanın ise dil ile değil kalp ile alakası vardır. Dolayısıyla kişi küfre zorlandığında, kalbi imanla dolu olması halinde küfrü kabul ettiğini söylemesi mubah görülmüştür. Fakat ilahi mesajı tebliğ etmenin dilden başka bir yolu yoktur. Bundan dolayı ölüm korkusu olsa bile tebliğin terki mubah görülmemiştir. Bu, talak ve köle azat etme konusunda zorlanan kişi hakkında söylediklerimize delil oluşturur. Böylesinin boşamayı veya köle azat etmeyi dile getirdiği takdirde işleme konulur, çünkü bunlar kalple değil dil ile ilişkilidir. Hülasa icbar altında kalma, kalbi değil de dili ilgilendiren bir hususta ise geçerliliği ortadan kalkmaz, biraz önce temas ettiğimiz risalet gibi. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer bunu yapmazsan. Yani ilahi mesajı yeni dönemde tebliğ etmezsen, geçmiş zamanda da tebliğ etmemiş sayılırsın. Yahut önceleri tebliğ ettiğin gibi yeni gelen vahiyleri açıklamazsan, inen ayeti önceleri tebliğ ettiğin gibi gerekli olan açıklamayı da mesajı iletmemiş olursun. En doğrusunu Allah bilir.

      Hz. Muhammed'in Nübüvveti

      Allah seni insanlardan koruyacaktır. Bu ayet-i kerimede Hz. Peygamber'in risaletinin delili vardır, çünkü Allah Teala onu insanlardan koruyacağını haber vermektedir, netice de böyle olmuştur. Demek ki O, bu bilgiyi Allah'tan almıştır. Cenab-ı Hakk'ın "Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!" mealindeki beyan da bunun gibidir. O (Hud aleyhisselam) kafirlerin ortasında "haydi hepiniz bana tuzak kurun" dediği halde onların tuzaklarından kendisine hiçbir şey gelmemiştir. Bu da onun Allah Teala sayesinde vuku bulduğunu gösterir. Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre: Resulullah (s.a.) görevini yapan insanlar tarafından korunuyordu, Allah seni insanlardan koruyacaktır mealindeki ayet gelince şöyle buyurmuştur: "Artık evlerinize gidebilirsiniz, çünkü Allah beni insanlardan koruyacaktır:· Bunun üzerine onlar da dağıldılar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        er-resûlu (الرَّسُولُ)

        Sözcüğün kökü "r-s-l" (ر س ل) harfleridir. Temel anlamı; yavaş ve sakin bir şekilde gitmek, birbiri ardına eklenerek akmak, birini özel bir görevle bir yere göndermek ve elçiliktir. Mâide Sûresi 67. ayette "Yâ eyyuher resûlu" (Ey Elçi!) şeklinde doğrudan Hz. Peygamber'e nida (sesleniş) formunda geçerek, onun şahsi kimliğinden ziyade üstlendiği kurumsal ilahi misyona dikkat çeker.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi veya kişiyi yumuşaklıkla, acele etmeden ve sükûnetle ileri doğru sevk etmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "resûl" kavramını sıradan bir haberciden (nebiden) ayırır. Râgıb'a göre nebi, kendisine ilahi bilgi (nebe') verilen kişidir; resûl ise bu bilgiyi belirli bir şeriat ve otorite çerçevesinde kitlelere aktarmakla (gönderilmekle) yükümlü olan aktif elçidir. Bu ayetteki "resûl" hitabı, onun tebliğ sorumluluğunu eyleme geçirmesi için yapılmış en üst düzey bürokratik/ilahi çağrıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim felsefesinde bu kelimeyi tahlil eder. Izutsu'ya göre "resûl", aşkın (müteal) olan Yaratıcı ile sonlu olan insanlık arasındaki dikey iletişimi kuran ontolojik köprüdür. Hitabın doğrudan "Ey Muhammed" şeklinde değil de "Ey Resul" şeklinde gelmesi, Allah'ın muhatap aldığı şeyin onun beşeri kimliği değil, doğrudan o "iletişim/elçilik" vasfı olduğunu gösterir.

        bellığ (بَلِّغْ)

        Sözcüğün kökü "b-l-ğ" (ب ل غ) harfleridir. Temel anlamı; ulaşmak, varmak, hedefine erişmek, olgunlaşmak ve tam olarak iletmektir. "Tef'il" babından emir kipi olan bu kelime, ayette "bellığ mâ unzile ileyke" (sana indirileni tebliğ et / ulaştır) şeklinde, elçilik görevinin en ağır ve mecburi eylemini ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesnenin veya sözün, yöneldiği en son noktaya ve nihai hedefe eksiksiz bir şekilde ulaşıp dayanması" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "tebliğ" eyleminin kökenindeki "belâgat" (açıklık/etkililik) vurgusuna dikkat çeker. Râgıb'a göre tebliğ etmek, bir mesajı sadece mırıldanmak veya kapalı kapılar ardında söylemek değildir. "Bellığ" emri, vahyi muhatabın aklına, kalbine ve kulağına hiçbir şüpheye veya yanlış anlaşılmaya yer bırakmayacak (beliğ) bir netlikte, cesaretle ulaştırmaktır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü bağlamında bu emir kipinin mutlaklığını inceler. Aydar'a göre "tebliğ et", peygamberin şahsi inisiyatifini, korkularını veya "acaba toplum ne der" endişesini tamamen sıfırlayan katı bir hukuki emirdir. Elçi, mesajın sahibi değil sadece taşıyıcısıdır (postacıdır); mesajın acılığına veya muhatabın tepkisine bakmaksızın onu sahibinden aldığı gibi teslim etmek zorundadır.

        unzile (أُنزِلَ)

        Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; yüksek bir yerden aşağı inmek, konaklamak ve intikal etmektir. "İf'âl" babından meçhul (edilgen) mazi fiil olan bu kelime, ayette "mâ unzile ileyke" (sana indirilen şeyleri) şeklinde geçerek, tebliğ edilecek malzemenin (vahyin) ilahi kaynağını belirler.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir varlığın yüce ve üstün bir konumdan daha aşağı bir seviyeye doğru hareket edip yerleşmesi" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kurgusunda "inzâl" (indirme) eylemini, beşeri aklın üretiminden mutlak kopuş olarak okur. Peygambere "sana indirileni tebliğ et" denilmesi, o mesajın onun kendi felsefi düşünceleri veya toplumsal reform tasarıları olmadığını; aşkın boyuttan (yukarıdan) insanlık düzlemine dikte edilmiş mutlak bir otorite (yasa) olduğunu kanıtlar. Peygamber sadece "indirilenin" elçisidir.

        tef'al (تَفْعَلْ)

        Sözcüğün kökü "f-a-l" (ف ع ل) harfleridir. Temel anlamı; yapmak, işlemek, eylemde bulunmak ve bir şeyi meydana getirmektir. Ayette "ve in lem tef'al" (eğer bunu yapmazsan) şeklinde şart cümlesinin fiili olarak geçerek, tebliğ görevinin aksatılması durumunda oluşacak korkunç teolojik boşluğu ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir işi kasti olarak veya bir etki bırakmak amacıyla icra etmek" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramını eylemin en genel hali olarak tanımlar. Râgıb'a göre ayette "eğer tebliğ etmezsen" denilmek yerine genel bir kapsayıcılıkla "eğer yapmazsan/eyleme geçmezsen" (lem tef'al) denilmesi, tebliğin sadece sözlü bir aktarım olmadığını; peygamberin tüm hayatını, pratiğini ve varoluşunu kapsayan topyekûn bir "eylem/fiil" olduğunu vurgular.

        risâletehu (رِسَالَتَهُ)

        Sözcüğün kökü "r-s-l" (ر س ل) harfleridir. Ayetin başındaki "resûl" kelimesiyle aynı kökten gelen bu kelime, ayette "fe mâ bellağte risâleteh" (O'nun elçiliğini/risaletini yapmamış olursun) tamlamasında, görevin kurumsal ve ontolojik adını ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın dinler tarihi ve elçilik felsefesini incelerken bu ifadeye dikkat çeker. Neuwirth'e göre "risalet", sadece taşınan bir metin (kitap) değil, o metni savunan, anlatan ve yaşatan aktif misyonun kendisidir. Vahyin bir ayetini bile gizlemek, misyonun (risaletin) bütününe ihanet etmek anlamına gelir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu muazzam şart kurgusunu tahlil eder. Öztürk'e göre "Eğer tebliğ etmezsen, elçilik görevini yapmamış olursun" cümlesi, totolojik (aynı şeyi tekrar eden) bir cümle gibi görünse de aslında peygamberliğin tanımını yapar. Peygamberlik (risalet), salt vahiy almak veya mistik aydınlanma yaşamak değildir; peygamberliği peygamberlik yapan tek şey onu "tebliğ etmektir". Tebliğ yoksa, risalet de (ontolojik olarak) yoktur.

        ya'sımuke (يَعْصِمُكَ)

        Sözcüğün kökü "a-s-m" (ع ص م) harfleridir. Temel anlamı; korumak, tutmak, engellemek, bağlamak, birini tehlikeden ve helakten kurtarmaktır. Ayette "vallâhu ya'sımuke minen nâs" (Allah seni insanlardan koruyacaktır) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, ağır tebliğ görevi karşısında peygambere verilen mutlak ilahi güvenlik garantisini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir şeyi düşmekten, kopmaktan veya zarar görmekten kurtarmak için sağlam bir bağla (ıp/urve) bağlayıp sıkıca tutmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ismet" kavramını kelamî boyutuyla açıklar. Râgıb'a göre ismet, Allah'ın kulunu hem fiziki suikastlardan ve tehlikelerden koruması hem de ahlaken/ruhen onu günah işlemekten veya tebliğde taviz vermekten alıkoymasıdır. Allah'ın peygamberi "a'sım" (koruyan) kılması, onu her türlü beşeri baskıya karşı ilahi bir zırha büründürmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayetteki sosyo-politik değerini inceler. Kılıç'a göre Hz. Muhammed, Medine'de Yahudi kabilelerin, münafıkların ve Mekkeli müşriklerin yoğun suikast ve itibar suikastı tehditleri altındaydı. "Ya'sımuke" fiili, peygamberin hissettiği o insani can güvenliği endişesini ve "tepki çeker miyim" korkusunu kökünden kazıyan, "Sen yeter ki hakikati söyle, siyasi ve fiziksel güvenliğin bizzat Allah'ın teminatı altındadır" diyen muazzam bir psikolojik kalkan vazifesi görür.

        yehdî (يَهْدِي)

        Sözcüğün kökü "h-d-y" (ه د ي) harfleridir. Temel anlamı; yol göstermek, şefkatle rehberlik etmek ve doğru hedefe ulaştırmaktır. Ayetin sonunda "innallâhe lâ yehdil kavmel kâfirîn" (şüphesiz Allah, inkarcı topluluğu hidayete / doğru yola erdirmez) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçer.

        İbn Fâris, kök anlamını "öncülük etmek ve birini varmak istediği yöne doğru güvenle iletmek" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, hidayet eylemini ilahi lütuf bağlamında tahlil eder. Allah'ın kafirleri hidayete erdirmemesi, O'nun onları zorla karanlıkta bırakması değil; o kişilerin tebliğ edilen (bellığ) o apaçık vahye inatla, kibirle ve düşmanlıkla karşılık vererek (kâfirîn) kendilerini ilahi rehberlik sisteminin dışına atmalarıdır. Hakikati kendi iradesiyle örten kişi, hidayet fenerinin menzilinden çıkar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X