Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 64. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 64. Ayet

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَاراً لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداًۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâleti-lyehûdu yedu(A)llâhi maġlûle(tun)(c) ġullet eydîhim velu’inû bimâ kâlû(m) bel yedâhu mebsûtatâni yunfiku keyfe yeşâ(u)(c) veleyezîdenne keśîran minhum mâ unzile ileyke min rabbike tuġyânen vekufrâ(n)(c) veelkaynâ beynehumu-l’adâvete velbaġdâe ilâ yevmi-lkiyâme(ti)(c) kullemâ evkadû nâran lilharbi atfeeha(A)llâhu veyes’avne fî-l-ardi fesâdâ(en)(c) va(A)llâhu lâ yuhibbu-lmufsidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yahudiler 'Allah'ın eli bağlanmış!' dediler. Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lanetlenmişlerdir. Aksine O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkarcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba harcarlar; Allah ise bozguncuları sevmez."

      Yahudiler 'Allah'ın eli bağlanmış!' dediler. Hasan-ı Basri, "bu Yahudilerin sözüdür" dedi; yani Allah'ın eli, bize azap etmekten alıkonmuş ve engellenmiştir. Nitekim onlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" demişlerdi. Asıl kendi elleri bağlanmıştır, yani ahirette onları elleri zincirlerle boyunlarına bağlanacaktır. Aksine O'nun iki eli de açıktır, mağfiret için de azap için de açıktır; dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.

      İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Onlar, Allah'ın eli bağlanmıştır demeleri ile, elin ve bağlanmanın hakikatini kastetmeyip O'nu cimrilikle nitelemiş ve şöyle demişlerdir: O, cimriliği sebebiyle kendisinde bulunan şeyleri vermemiştir. Allah Teala bundan münezzeh, pek münezzehtir.

      Diğer bazı alimler de şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, Yahudilere bol bol rızık vermişti, bu sayede onlar insanların en zengini ve en varlıklısı olmuştu. Onlar -salavatların en üstünü üzerine olsun- Muhammed aleyhisselam hakkında Allah'a isyan ettikleri, onun nübüvvetini inkarla karşıladıkları, Allanın verdiği nimetlere nankörlük edip küfre çevirdikleri zaman Yüce Allah da onlara verdiği rızıklardan bazılarını kıstı. İşte o zaman, Allah'ın eli bağlanmıştır dediler. Onlar bununla, "eli boynuna bağlanmıştır" dememiş, onlardan rızkı kestiği, daha önce verdiği gibi vermediği için demişlerdir. Nitekim Allah Teala, bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma". Burada sözlükteki anlamı değil, başkalarına yardımda bulunmama manasındaki cimrilik yasaklanmıştır. Buna göre Allah'ın eli bağlanmıştır mealindeki ifade cimrilikten kinayedir ve onunla nitelendirmek olup gerçekten elin bağlanması manasında değildir. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Bu yoruma göre Asıl kendi elleri bağlanmıştır ifadesi de aynı yoruma bağlıdır; yani yahudilerin elleri yardımdan çekilmiş olup kendileri, cimrilik ve elleri sıkı olmakla nitelendirilmiştir. Aksine O'nun iki eli de açıktır, Allanın nimetleri her tarafa yayılmıştır, O, dilediğine bol bol vermekte, dilediğine de kısmaktadır. İbn Mesud'un (r.a.) mushafına göre ayet "bel yedahu bestan" (بَلْ يَدَاهُ بَسْطَانِ) şeklindedir. Ferra da şöyle demiştir: "ve vechun mebsutun, vechun bestatün" (وَجْهٌ بَسْطٌ ,وَجْهٌ مَبْسُوطٌ) denilir ve her iki lafız da aynı manaya gelir. Şunu da belirtmek gerekir ki Allah'a nispet edilen ve el anlamına gelen "yed" kelimesinden yaratıklara nispet "el" manası anlaşılmaz; zaten Kur'an-ı Kerim'de ele sahip olması mümkün olmayan bazı varlıklara aynı kelime nispet edilmiştir; onlardan biri de şudur: ''.Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir". Burada Kur'an'a izafe edilen "el"den yaratıkların eli ile aynı anlama gelmez. Bundan dolayı Allah'a izafe edilen elden anlaşılan şeyin yaratıklar için anlaşıldığı gibi olması caiz değildir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır!"; "Kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir", bu iki ayetteki el kelimesi ile bizzat elin kendisi anlaşılmaz. "Bu, [azap dünyada] ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır" mealindeki ilahi beyan da böyledir; yaptıkları şeylerin ele nispet edilmesi, elle yapıldığı, onunla verildiği ve kazanıldığı içindir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ''.Allah ve Resulü'nün önüne geçmeyin'' buyurmaktadır. Herkesin bildiği gibi bu ayette geçen el kelimesi ile bizzat elin kendisi kastedilmemiştir, fakat zikrettiğimiz üzere ona izafe edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Söyledikleri yüzünden lanetlenmişlerdir. Denilmiştir ki onlar Allah'ın eli bağlanmıştır dedikleri için azap edilmişlerdir. Lanet, sözlükte kovmak demektir, sanki Allah şöyle buyurmaktadır: Onlar Allah'ın rahmetinden kovulmuş, söyledikleri söz yüzünden rahmete ulaşmaktan ebediyen ümitlerini kesmişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Bu ayet, onların bu hal üzere öleceklerini, asla iman etmeyeceklerini haber vermektedir, nitekim o hal üzere ölmüşlerdir. Bu da Resulullah'ın (s.a.) nübüvvetine dair bir delildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun ... kuşkusuz arttıracaktır. Bu ayet iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah'ın sana Kur'an'ı indirmesi onlardan, yani Yahudilerden birçoğunun azgınlığını ve inkarcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Şöyle de denilmiştir: Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğu için kuşkusuz arttıracaktır, yani onların kitaplarında var olduğu halde gizlemiş oldukları Hz. Peygamber'in niteliklerini ve yine kitaplarında tahrif edip değiştirdikleri hükümleri. İşte bunlar onların azgınlığını ve inkarcılığını arttıracaktır. Buradaki tuğyan kelimesinin sürekli masiyet anlamına geldiği de söylenmiştir. İnkıircılığını arttıracaktır, yani Kur'an'a yönelik inkarcılıklarını arttıracaktır. Şöyle denilmiştir: Tuğyan düşmanlık ve belirlenen sınırı aşmak anlamına gelir.

      Eğer şöyle bir soru sorulursa: Kur'an azgınlığı ve inkarı arttırmadığı halde ayetteki azgınlığı arttırma fiilinin Kur'an'a nispet edilmesinin anlamı nedir?

      Buna şu cevap verilir: Fiillerin bazı şeylere nispet edilmesi, üç anlama gelir. Biri, fiilin hakikatının kendisine ait olması, diğeri çeşitli hallerine nispet edilmesi, öbürü de fiilin oluşumuna sebep olması açısından nispet edilmesi. Bu ayette fiillerin Kur'an'a nispet edilmesi, onlardaki azgınlık ve inkarın kendilerindeki küfür halinin Kur'anın inzali sayesinde ortaya çıkması sebebiyleyledir. Bunun örnekleri şu ilahi beyanlardır: "Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu". Aslında Hz. İbrahim döneminin inkarcıları hakikatte kimseyi saptırmamışlardı, fakat İbrahim aleyhisselamın muhatapları onlar sebebiyle saptıkları için sapma fiili kendilerine izafe edilmiştir. "Dünya hayatının aldattığı kişiler" mealindeki ayet de bunun gibidir. Aslında dünya hayatı kimseyi aldatmaz, fakat dünyanın duyuları olsaydı onun ortaya koyacağı depdebe insanı aldatırdı.

      Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Bu ilahi kelamın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Onların arasına saldık, yani Yahudilerle hıristiyanların arasına; Yahudi Hıristiyanı, Hıristiyan da Yahudiyi sevmez. Başkaları da şöyle demiştir: Onların arasına, yani Yahudilerin arasına, çünkü Yahudiler çeşitli mezheplere ve farklı arzulara sahiptir. Bazıları "Üzeyir Allah'ın oğludur" diyordu bazıları da teşbih inancını savunuyordu. Evet onlar farklı inançlara sahiptir, aralarında var olduğu zikredilen ihtilaflar sebebiyle aralarında düşmanlık ve kin yerleşmiştir.

      Şayet şöyle bir soru sorulursa: Burada Cenab-ı Hak onların arasına düşmanlık saldığını zikretmiş, başka bir ayette ise onların birbirlerinin dostu olduğunu zikretmiştir: "Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir". Bu iki farklı ifade nasıl telif edilebilir?

      Buna şu cevap verilir: "Onlar birbirlerinin velileridir" ifadesi, dinin aslında, yani küfürde birbirlerinin dostudurlar demektir. Ama onların arzularının ve mezheplerinin farklılığından dolayı aralarında düşmanlık vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk'ın aralarına düşmanlık ve kin saldığını haber vermesinde Resulullah'a (s.a.) olan lütfuna işaret vardır. Şayet yahudiler tek bir mezhebe sahip olup aralarında ihtilaf ve düşmanlık bulunmasaydı bu, Resul-i Ekrem için daha zor bir durum meydana getirir ve aralarında ikamet etmesini zorlaştırırdı. Fakat aralarında anlaşmazlığın çıkmasıyla Yüce Allah Resulullah'a lütufta bulunmuştu, zira O, bu anlaşmazlık ve kargaşayı onların gevşemesine sebep kılmıştır; şu ilahi beyanda görüldüğü üzere: "Birbirinize düşmeyin zayıflarsınız".

      Ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür. Bu ilahi kelam iki şekilde yorumlanabilir. Biri, ne zaman Yahudiler Hz. Peygamber'e tuzak kurmuş ve onu öldürmeye karar vermişlerse, Cenab-ı Hak, onu Peygamberine haber vermiştir; böylece onlar hilelerini gerçekleştirememişlerdir. İkincisi, ne zaman Resulullah'a (s.a.) karşı savaşa yeltenmiş ve bunun için toplanmışlarsa, Allah Teala onların birlikteliklerini dağıtmış ve kendilerini bozmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba harcarlar. Bu ilahi beyan da iki şekilde yorumlanabilir. Biri, bozgunculuk çıkarmak için gerçek anlamda ayakları üzerinde yürümeleridir. Bundan maksat, müslümanlarla savaşmak ve kafirlerden yardım almak içindir. İşte bu, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktır. İkincisi, onlar Resulullah'ın (s.a.) nitelik ve özelliğini gizlemeleri, kendi kitaplarında bulunan nübüvvet ve risaletinin alametlerini tahrif etmeleri ve insanları Kur'an'da nazil olan metnin gayrısına davet etmeleridir. İşte yeryüzünde bozgunculuk yapmaya gayret göstermek budur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Allah ise bozguncuları sevmez. Evet O, bozgunculuğu sevmez ve ona razı olmaz.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yedullâhi (يَدُ اللّٰهِ)

        Sözcüğün kökü "y-d-y" (ي د ي) harfleridir. Temel anlamı; el, güç, kudret, nimet, mülk ve tasarruftur. Mâide Sûresi 64. ayette "yedullâhi" (Allah'ın eli) isim tamlaması şeklinde geçerek, Yahudilerin Allah'a yönelik sarf ettikleri teolojik bir iftiranın ve antropomorfik (insan biçimci) bir kınamanın merkezinde yer alır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel olarak insanın uzvu (eli) anlamına geldiğini, ancak dilin yapısı gereği gücün, yardımın ve nimetin el ile verilmesinden dolayı mecazen "ihsan ve kudret" anlamını kazandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta Allah'a nispet edilen "yed" (el) kavramını felsefi olarak tahlil eder. Râgıb'a göre ayetteki bu kullanım fiziki bir organa işaret etmez. Yahudilerin "Allah'ın eli" derken kastettikleri şey O'nun cömertliği, rızık vermesi ve yeryüzündeki nimet dağıtım mekanizmasıdır.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın polemik dilini ve Ehl-i Kitap ile diyaloglarını incelerken bu ifadeye odaklanır. Reynolds'a göre Medine'deki Yahudiler ekonomik bir daralma veya siyasi bir güç kaybı yaşadıklarında, bu durumu Allah'ın onlara karşı tavır alması olarak yorumlamış ve bu kızgınlıklarını "Allah'ın eli" metaforu üzerinden son derece cüretkar bir teolojik sitemle dile getirmişlerdir.

        mağlûletun (مَغْلُولَةٌ)

        Sözcüğün kökü "ğ-l-l" (غ ل ل) harfleridir. Temel anlamı; boynuna veya eline demir halka (pranga) geçirmek, bağlamak, hapsetmek, kelepçelemek ve suyun ağaçların köküne sızmasıdır. Ayette "yedullâhi mağlûletun" (Allah'ın eli bağlıdır/sıkıdır) şeklinde geçerek, cimriliği ve nimetten mahrum etmeyi niteleyen sıfat olarak kullanılır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin hareket alanını daraltmak, onu kısıtlamak ve özgürlüğünü elinden alacak şekilde zincirlemek" anlamının bulunduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde "eli bağlı olmak" (mağlûl) deyiminin cahiliye dönemi Arap toplumundaki karşılığını inceler. Izutsu'ya göre bu ifade, "cimrilik" (buhl) kavramının en şiddetli ve görsel olarak en vurucu metaforudur. Cömert adamın eli açıktır; cimri adamın eli ise sanki boynuna veya gövdesine kelepçelenmiş (ğull) gibidir, cebine uzanıp kimseye bir şey veremez. Yahudilerin Allah'a "mağlûletun" demesi, Yaratıcı'yı en aşağılık insani kusurla (cimrilikle) itham eden korkunç bir küfürdür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-politik bağlamını tahlil eder. Öztürk'e göre Yahudiler bu sözü Allah'ın zati cömertliğini inkar etmek için değil, kendi başlarına gelen ekonomik krizleri ve Müslümanların güçlenmesini protesto etmek için söylemişlerdir. "Bize neden yardım etmiyor, eli mi bağlandı?" şeklindeki bu alaycı ve isyankar dil, onların Allah ile kurdukları ilişkinin nasıl bir menfaat pazarlığına (suht) dönüştüğünün kanıtıdır. Ayet hemen ardından "kendi elleri bağlandı" (ğullet eydîhim) diyerek, o cimriliğin ve lanetin aslında kendilerine ait bir karakter olduğunu mühürler.

        mebsûtatâni (مَبْسُوطَتَانِ)

        Sözcüğün kökü "b-s-t" (ب س ط) harfleridir. Temel anlamı; yaymak, genişletmek, açmak, ferahlatmak ve uzatmaktır. Ayette "bel yedâhu mebsûtatâni" (aksine, O'nun iki eli de ardına kadar açıktır) şeklinde, Yahudilerin iddiasını çürüten ve ilahi cömertliğin hudutsuzluğunu ilan eden ikil (tesniye) bir sıfat olarak geçer.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin üzerindeki darlığın ve katlanmışlığın giderilerek onun dümdüz, engelsiz bir şekilde serilmesi ve genişlemesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "bast" kavramını ilahi rahmetin doğası üzerinden açıklar. Cimriliğin zıttı cömertliktir (cûd). Râgıb'a göre ayette "iki elin" (yedâhu) zikredilmesi ve bunların "mebsût" (açılmış/yayılmış) olarak nitelenmesi, ilahi lütfun hiçbir kısıtlamaya, pazarlığa veya insan müdahalesine tabi olmadığını; Allah'ın hem dünya nimetlerinde hem de ahiret nimetlerinde sonsuz bir genişliğe (bast) sahip olduğunu gösteren teolojik bir ihtişam beyanıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "iki el" (yedâhu) kullanımının retorik gücüne dikkat çeker. Yahudiler "Allah'ın eli (tekil) bağlıdır" diyerek bir hakarette bulunmuşlardır. Kur'an ise buna tekille değil, ikil formla cevap vererek; "Sadece bir eli değil, O'nun 'iki eli' de ardına kadar açıktır" der. Kılıç'a göre bu edebi tercih, ilahi cömertliğin ve gücün tasavvur edilebilecek en üst noktada olduğunu (mübalağa) vurgulayan muazzam bir dil sanatıdır.

        yunfiku (يُنْفِقُ)

        Sözcüğün kökü "n-f-k" (ن ف ق) harfleridir. Temel anlamı; tükenmek, harcamak, eksilmek, bir malı elden çıkarmak ve tünele/deliğe girmektir. "İf'âl" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "yunfiku keyfe yeşâ" (dilediği gibi infak eder/harcar) şeklinde, Allah'ın evrendeki mülk tasarrufunu ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin bitip tükenmesi veya bir yöne doğru akıp gitmesi" anlamının bulunduğunu söyler. İnsanın infak etmesi (harcaması) cebindekinin eksilmesine yol açarken, Allah'ın infak etmesi tükenmez bir hazineden (mebsûtatâni) evrene sürekli hayat ve rızık pompalamasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edilen "infak" eylemini felsefi olarak tahlil eder. Râgıb'a göre Allah'ın dilediği gibi infak etmesi, O'nun rızkı rastgele veya kabileci bir kayırmayla dağıttığı anlamına gelmez. "Keyfe yeşâ" (dilediği gibi) ifadesi, Allah'ın infakının (rahmetinin) evrensel bir hikmete dayandığını, Yahudilerin kendi heva ve heveslerine (beklentilerine) göre ilahi bütçeyi yönetemeyeceklerini gösteren mutlak egemenlik ilanıdır.

        tuğyânen (طُغْيَانًا)

        Sözcüğün kökü "t-ğ-y" (ط غ ي) harfleridir. Temel anlamı; sınırı aşmak, haddini bilmemek, suyun yatağından taşması ve isyan etmektir. Ayette "ve le yezîdenne kesîran minhum... tuğyânen" (onlardan birçoğunun azgınlığını kesinlikle artıracaktır) şeklinde, vahyin hakikati inkar edenler üzerindeki o şok edici ve kışkırtıcı psikolojik etkisini tanımlayan mastar olarak geçer.

        İbn Fâris, kök anlamını "suyun sel olup kendi doğal sınırlarını (yatağını) yıkarak etrafa zarar vermesi, bir varlığın kibrinden dolayı kendi ontolojik haddini aşması" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "tuğyân" kavramını tevhidin karşısındaki en büyük varoluşsal hastalık olarak okur. Izutsu'ya göre insanın (veya Ehl-i Kitab'ın) tuğyanı, kendini ilahi otoriteden bağımsız, kendi kendine yeten (müstağni) bir varlık olarak görme sanrısıdır. Ayetlerin inmesi (vahiy), onların bu sahte kibrini yüzlerine vurduğu için, tövbe etmek yerine kendi yalanlarında daha da inatçı hale gelerek "azgınlıklarını/taşkınlıklarını" (tuğyan) artırmışlardır.

        el-adâvete (الْعَدَاوَةَ)

        Sözcüğün kökü "a-d-v" (ع د و) harfleridir. Temel anlamı; sınırı tecavüz etmek, zulmetmek, koşmak ve düşmanlık yapmaktır. Ayette "ve elkaynâ beynehumul adâvete" (onların arasına düşmanlık saldık) şeklinde, hakikati tahrif edenlerin kendi içlerinde yaşadıkları o parçalanmışlığı ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki kişi veya grup arasında adaletin veya barışın sınırının ihlal edilerek karşı tarafa geçilmesi ve uyumsuzluk" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" kavramını sadece kalpteki bir histen ziyade, pratik hayatta dışa vuran, başkasının hakkına saldıran ve toplumsal barışı yıkan eylemsel bir "düşmanlık" olarak açıklar. Allah'ın onlara adâveti atması (elkaynâ), suni bir düşmanlık yaratması değil; onların kibre ve rüşvete (suht) dayalı bencil hayat tarzlarının doğal sonucu olarak birbirlerini yemeye mahkum (çatışmacı) bir sosyolojiye dönüşmeleridir.

        el-bağdâe (وَالْبَغْضَاءَ)

        Sözcüğün kökü "b-ğ-d" (ب غ ض) harfleridir. Temel anlamı; şiddetle nefret etmek, tiksinmek ve kalpte derin bir kin gütmektir. Sevginin (muhabbetin) tam zıttıdır. Ayette "adâvet" kelimesiyle yan yana gelerek, Ehl-i Kitab'ın (veya genel olarak hakikati reddedenlerin) kendi aralarındaki psikolojik çöküşü tamamlayan ikinci kavramdır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir kimsenin doğasına, fıtratına zıt gelen ve onda şiddetli bir iticilik, iğrenti yaratan durum" anlamına geldiğini söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu iki kelimenin (adâvet ve bağdâ) yan yana zikredilmesinin hikmetini tahlil eder. Aydar'a göre "adâvet" eylemsel ve fiziksel çatışmayı (düşmanlığı), "bağdâ" ise bunun kalpte yatan psikolojik ve hissi kökünü (nefreti/kini) temsil eder. Bazen düşmanlık biter ama kin kalır; bazen de kin düşmanlığa dönüşür. Kur'an, onların hem dış dünyada (adâvet) hem de iç dünyalarında (bağdâ) birbirlerine karşı kıyamete kadar sürecek korkunç bir kutuplaşma ve sevgisizlik azabına hapsedildiklerini ilan eder. Vahye saldıranlar, kendi iç barışlarını yitirirler.

        evkadû (اَوْقَدُوا)

        Sözcüğün kökü "v-k-d" (و ق د) harfleridir. Temel anlamı; ateş yakmak, alevi harlamak, tutuşturmak ve parlamaktır. "İf'âl" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "kullemâ evkadû nâran" (ne zaman bir ateş yaksalar) şeklinde, fitne ve savaş çıkarma eylemini olağanüstü bir doğa metaforuyla tasvir eder.

        İbn Fâris, bu kökün "odunun veya yakıtın alev alarak hararetin ve ışığın ortaya çıkması" anlamına geldiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın savaş ve barış felsefesinde ateş (nâr) metaforunun retorik kullanımını inceler. Neuwirth'e göre Medine'deki Yahudi kabileleri ve münafıklar, Müslümanları yok etmek için sürekli olarak Arap kabilelerini kışkırtmış, dedikodu ve fitnelerle bir "savaş ateşi" (nâran lil harb) tutuşturmaya (evkadû) çalışmışlardır. "Evkadû" fiili, onların bu provokasyonlarını yeraltından sinsice yürütülen tehlikeli bir kundakçılık (ateş yakma) eylemi olarak resmeder.

        etfaehâ (اَطْفَاَهَا)

        Sözcüğün kökü "t-f-e" (ط ف أ) harfleridir. Temel anlamı; ateşi söndürmek, alevi bastırmak ve ışığı yok etmektir. Ayette "etfaehâllâhu" (Allah onu hemen söndürür) şeklinde geçerek, kışkırtılan o yıkıcı savaş ve fitne ateşine karşı devrede olan ilahi müdahaleyi ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "hararetin ve parlamanın yok edilerek nesnenin önceki sönük, soğuk ve hareketsiz haline döndürülmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetteki bu muazzam diyalektiği (yakma ve söndürme) kelamî (teolojik) olarak açıklar. İnsanların yakmaya çalıştığı ateş (evkadû) kendi sınırlı güçleri ve hileleriyle sınırlıyken; Allah'ın söndürmesi (etfae), evrensel iradenin yeryüzündeki kötülüğü geçersiz kılması, iflas ettirmesi ve komploları boşa çıkarmasıdır. Onların kundakçılığı, ilahi iradenin sükûneti karşısında daima sönmeye (başarısızlığa) mahkumdur.

        fesâden (فَسَادًا)

        Sözcüğün kökü "f-s-d" (ف س د) harfleridir. Temel anlamı; bozulmak, çürümek, dengeden çıkmak, haddi aşmak, tahrip etmek ve kaos çıkarmaktır. Ayette "ve yes'avne fîl ardı fesâden" (ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için sa'y ederler/koşuştururlar) tamlamasında, bu topluluğun yeryüzündeki genel ontolojik ve sosyolojik eylem biçimini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin asıl sağlamlığından, doğruluğundan ve denge durumundan (salah) çıkarak zararlı ve işe yaramaz hale gelmesi" anlamının yattığını söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve nizam felsefesinde "fesad" kavramını, "salah" (barış, düzen ve yapıcı eylem) kavramının mutlak ontolojik zıttı olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre "fesad", sadece yeryüzünü (tabiatı) kirletmek değil; Allah'ın evrende ve toplumda kurduğu o ahlaki, hukuki ve sosyal dengeyi/mizanı kasten tahrip etmektir. Savaş kışkırtıcılığı yapmak, rüşvet yemek, dini tahrif etmek; bunların hepsi yeryüzünü bozan "fesad" hareketleridir. Kur'an, ayeti "Allah müfsidleri (bozguncuları) sevmez" diyerek kapatırken, ilahi sevginin ancak barışı, adaleti ve dengeyi (salah) inşa edenlerle olduğunu kesin bir evrensel yasa olarak ilan eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X