Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 63. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 63. Ayet

    لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Levlâ yenhâhumu-rrabbâniyyûne vel-ahbâru ‘an kavlihimu-l-iśme veeklihimu-ssuht(e)(c) lebi/se mâ kânû yasne’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bari din adamları ve alimleri onları yalan söylemekten ve haram yemekten menetselerdi. Bu yaptıkları ne kötüdür!"

      Kötülüğe Mani Olmayanın Durumu

      Yukarıdaki ayetin hemen ardından Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimeyi getirerek, onların yaptıklarına mani olmadıkları için din adamlarını ve alimleri azarlamakta, işlenen çirkin günaha onları da eşit bir şekilde ortak etmektedir; ta ki günah ve masiyeti işleyenle ona rıza gösteren ve onu engellemeyenin aynı günaha eşit olarak ortak oldukları bilinsin. Bu ayet, gayri meşru davranışa engel olmayanın onu işleyen kişi kadar günahkar olacağına işaret etmektedir. Din adamları ve alimler diye tercüme ettiğimiz rabbani ve ahbar kelimelerini daha önce açıklamıştık.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yenhâhum (يَنْهَاهُمُ)

        Sözcüğün kökü "n-h-y" (ن ه ي) harfleridir. Temel anlamı; engellemek, alıkoymak, bir şeyin son sınırına varmak ve yasaklamaktır. Mâide Sûresi 63. ayette "levlâ yenhâhum" (neden onları sakındırmıyorlar/engellemiyorlar?) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, dini otoritelerin toplumdaki yozlaşmaya karşı sergiledikleri sessizliği kınayan bir ifade formunda kullanılır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "bir hedefe veya noktaya ulaşıp orada durmak, daha ileri gitmeye mani olmak" (nihayet) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "nehy" kavramını "emir" (buyruk) kavramının zıttı olarak tahlil eder. Râgıb'a göre nehy; aklın, dinin ve şeriatın, insanı kötülükten korumak için onun eylemlerinin önüne çektiği zihinsel ve sözlü bir bariyerdir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü bağlamında ayetin retorik kurgusuna dikkat çeker. Aydar'a göre "levlâ" (neden yapmıyorlar) edatıyla başlayan bu kınama, günahı işleyen sıradan halka değil; doğrudan o günahı durdurma, uyarma ve "nehyetme" sorumluluğu taşıyan, ancak menfaatleri uğruna bu görevden kaçan aydın ve ruhban sınıfına yönelik son derece sert bir ilahi azarlamadır. Sessizlik, kötülüğe onayla eşdeğer tutulmuştur.

        rabbâniyyûne (الرَّبَّانِيُّونَ)

        Sözcüğün kökü "r-b-b" (ر ب ب) harfleridir. Temel anlamı; terbiye etmek, beslemek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmaktır. Ayette, toplumu ilahi yasalarla yönlendirmekle görevli Yahudi ruhani liderlerini ve dini otoritelerini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi adım adım, özenle ve onun tabiatına uygun şekilde büyüterek kemale (olgunluğa) erdirmek" olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin doğrudan Aramice/Süryanice "Rabbān" (üstadımız/efendimiz) unvanının Arapçalaşmış formu (muarreb) olduğunu tahlil eder. Geç antik çağda bölgedeki Yahudi din adamları bu unvanla anılırdı.

        Gabriel Said Reynolds, "Rabbâniyyûn" kelimesinin ayetteki bağlamının muazzam bir ironi (tehekküm) taşıdığını inceler. Reynolds'a göre bu kişiler toplumun "efendileri, eğiticileri ve terbiyecileri" (rabbaniler) olma iddiasındadırlar. Ancak Kur'an, onların bu unvanlarının içinin boşaldığını; toplumu ahlaken terbiye etmek yerine (nehyetmek yerine), ahlaksızlığa seyirci kalarak kendi kurumsal statülerini sattıklarını deşifre eder.

        ahbâru (وَالْأَحْبَارُ)

        Sözcüğün kökü "h-b-r" (ح ب ر) harfleridir. Kelime, "hıbr" veya "habr" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; mürekkep, yazı yazmak, güzelleştirmek, iz bırakmak ve bilgindir. Ayette, dini metinler (Tevrat) üzerinde çalışan akademisyenleri ve fıkıh bilginlerini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin üzerinde kalıcı ve güzel bir etki/iz bırakmak" anlamının bulunduğunu söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Hābêr" (meslektaş) veya Aramice "Habrā" kelimesinden türediğini ve Yahudi eğitim kurumlarında (Yeşiva) metin okuyan bilginler için kullanılan teknik bir terim olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "Rabbâniyyûn" (ruhani yöneticiler) ile "Ahbâr"ın (metin bilginleri) yan yana kınanmasını sosyolojik bir perspektifle değerlendirir. Kılıç'a göre bir toplumda kötülüğün sıradanlaşması sadece politik gücün (rabbanilerin) yozlaşmasıyla değil, entelektüel ve akademik gücün (ahbarın) da susmasıyla mümkündür. İlim adamının sükûtu, cehaletin en büyük cesaret kaynağıdır.

        kavlihim (قَوْلِهِمُ)

        Sözcüğün kökü "k-v-l" (ق و ل) harfleridir. Temel anlamı; söylemek, konuşmak, söz üretmek ve ifade etmektir. Ayette "kavlihimul isme" (onların günah olan sözleri söylemesi) tamlaması içerisinde, sıradan halkın işlediği teolojik ve ahlaki suçların sözlü/ideolojik boyutunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kavramını sıradan bir sesten (savt) ayırarak, onun arkasında bir inanç, bir fikir veya bir niyet barındıran zihinsel bir üretim olduğunu açıklar. Ayette kastedilen "kavl", basit bir dedikodu değil; Allah'ın yasalarını çarpıtan, yalan yere yemin eden ve dini tahrif eden tehlikeli ve organize bir sözlü tahribattır. Dini otoriteler, bu yalan söylemine (kavle) ses çıkarmamışlardır.

        isme (الْإِثْمَ)

        Sözcüğün kökü "e-s-m" (أ ث م) harfleridir. Temel anlamı; günah, insanı iyilikten alıkoyan kötü eylem, suç ve manevi yavaşlıktır. Ayette, kınanmayan ve durdurulmayan ahlaki sapmayı niteler.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "gecikmek, geride kalmak ve yavaşlık" olduğunu belirtir. Günah, insanın ahlaki gelişimini ve ilahi rızaya yürüyüşünü durduran (yavaşlatan) bir engeldir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "ism" kelimesini, kişinin kendi ruhunu çürüten ve ilahi hukuku doğrudan hedef alan varoluşsal bir "ihlal" olarak tahlil eder. Hahamların engellemediği (nehyetmediği) bu "ism", toplumun fıtratını bozup onları ahlaki bir felce (yavaşlığa) sürükleyen zehirli bir dildir (kavlihimul isme).

        eklihim (وَأَكْلِهِمُ)

        Sözcüğün kökü "e-k-l" (أ ك ل) harfleridir. Temel anlamı; yemek, tüketmek ve zimmetine geçirmektir. Ayette "ve eklihimus suhte" (ve onların haramı/rüşveti yemeleri) tamlamasında, ekonomik yolsuzluğun ve sömürünün fiili/maddi boyutunu tanımlar.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyi bedenin içine alarak yok etmek" olarak ifade eder. Kur'an lügatinde "ekl" fiili, haksız kazancın midede (bedende) nasıl ontolojik bir çöküş yarattığını gösteren son derece sarsıcı ve maddi bir metafordur.

        suhte (السُّحْتَ)

        Sözcüğün kökü "s-h-t" (س ح ت) harfleridir. Temel anlamı; kökünü kazımak, helak etmek, bereketi yok etmek, haram kazanç ve rüşvettir. Ayette, kitlelerin iştahla tükettiği ve din adamlarının göz yumduğu o zehirli ekonomik rantı ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin derisini yüzmek, dipten tıraşlamak ve bereketi kurutmak" anlamına geldiğini söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki sosyo-ekonomik eleştirisini tahlil eder. Öztürk'e göre din bilginleri (ahbar ve rabbaniyyun), halkın yalan söylemesine (ism) ve rüşvet yemesine (suht) karşı "neden" sessiz kalmışlardır? Çünkü bu sistemin (suhtun) en büyük faydalanıcıları bizzat o dini otoritelerdir. Onlar da adaleti satarak, zenginlerin suçlarını örtbas ederek "suht" çarkından beslenmekteydiler. Suskunlukları ilmi bir çekincenin değil, ekonomik bir suç ortaklığının (rüşvetin) sonucudur.

        bi'se (لَبِئْسَ)

        Sözcüğün kökü "b-e-s" (ب أ س) harfleridir. Temel anlamı; kötü olmak, çirkin olmak, şiddet ve azaptır. Ayetin sonunda "le bi'se" (ne kadar da kötüdür / iğrençtir) şeklinde geçerek, dini liderlerin bu pasif ihanetine vurulan nihai kınama mührüdür.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ahlaki ve estetik bir kınama (zemm) ifade ettiğini, eylemin ilahi boyuttaki çirkinliğini (kubuh) deklare eden tartışmasız bir yargı olduğunu belirtir.

        yasne'ûn (يَصْنَعُونَ)

        Sözcüğün kökü "s-n-a" (ص ن ع) harfleridir. Temel anlamı; yapmak, üretmek, imal etmek, bir şeyi büyük bir ustalıkla, beceriyle ve planlayarak (kasten) inşa etmektir. "Sanat" ve "sanayi" kelimeleri de bu köktendir. Ayetin sonunda "mâ kânû yasne'ûn" (yapmakta/üretmekte oldukları o iş) şeklinde muzari fiil olarak geçerek, suskunluğun ontolojik ağırlığını tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "bir eylemi sıradan bir şekilde yapmak değil, onu ince bir hesapla, ustalıkla ve profesyonelce şekillendirerek vücuda getirmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'daki eylem fiilleri arasındaki muazzam felsefi ayrımı tahlil eder. Râgıb'a göre "fiil" (hareket) geneldir; "amel" (iş) niyetli bir harekettir; "sun'" (sanat/yapım) ise amelin en üst, en ince ve en planlı derecesidir. Her "sun'" bir ameldir, ama her amel "sun'" değildir.

        Angelika Neuwirth, Mâide Sûresi 62 ve 63. ayetler arasındaki edebi paralelliği ve "kırılmayı" bu kelime üzerinden olağanüstü bir şekilde açıklar. Neuwirth'e göre 62. ayette günaha koşan sıradan halkın eylemi için "ya'melûn" (amel ediyorlar/yapıyorlar) fiili kullanılmıştır. Ancak 63. ayette, bu günahlara sessiz kalan ve düzeni onaylayan elit din adamlarının (rabbaniler ve ahbar) eylemi için "yasne'ûn" (ustalıkla inşa ediyorlar / üretiyorlar) fiili seçilmiştir. Çünkü din adamlarının sessizliği, cahilce bir hata (amel) değildir; o, dini metinleri ustalıkla eğip büken, suskunluğu bir "sanat" gibi icra eden, kötülüğü kurumsallaştıran son derece profesyonel, hesaplı ve şeytani bir "inşa/üretim" (sun') sürecidir. Elitin ihaneti, sıradan adamın suçundan çok daha profesyonel ve yapıcılıktan uzak yıkıcı bir "sanattır". Kur'an, kelime seçimiyle sınıfsal suçların mahiyetini böyle ayırır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X