قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 60. Ayet
Daralt
X
-
De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, tagüta tapan kimselerdir. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlardır.
Allah'ın İnsanları Maymuna ve Domuza Çevirmesi
De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü olam size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği kimselerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimeyi şu ayetlerden sonra indirmişti: "Biz yalnız Allah'a iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz?"; "Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar". Şöyle ki Ehl-i Kitap müminlerle alay ediyor, onlara gülüyor, dinlerini kusurlu buluyor ve kendilerini ayıplıyorlardı. İşte bunun ardından Allah Teala şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed! De ki: Cezası bundan, yani iman edenlerin üzerinde bulundukları şeyden daha kötü olam size haber vereyim mi? Kimmiş o? dediklerinde de şöyle buyurdu: Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği kimselerdir . . . Niteliği böyle olan kişi, müminlerin hallerinden çok daha kötüdür. Bu niteliklerin hepsine sahip bulunanlar onların içindeydi, Allah'ın gazap edip lanetlediği kimseler. Yani Allah Teala -yaptıkları kötülükler sebebiyle- onların özlerini, tabiat olarak özlerin en çirkinine ve en vahşisine çevirdi.
Yahut tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerime, bazı rivayetlerde zikredildiği gibi, onların, müminleri kastederek "dünyada ve ahirette onlardan daha az nasibi olan bir din mensubunu vallahi bilmiyoruz" şeklindeki sözlerinden sonra nazil olmuştur. Ehl-i Kitap, dünyanın da ahiretin de kendilerinin olduğunu iddia ediyor, müslümanların ise ne dünyası vardı, ne de ahireti. Bütün noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Allah da şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed! De ki: Cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Kimmiş o? dediklerinde de şöyle buyurdu: Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği kimselerdir. Lanetlenen kişi (mel'un), her türlü hayırdan uzaklaştırılan kimsedir. Onlardan bir kısmını çevirdi, yani onların özünü maymun ve domuz özüne çevirdi. Bu, aklen de yaratılış tabiatı itibariyle de en kötü ve en vahşi özdür. Tagüta tapan kimseler, yani şeytana tapan kimselerdir. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlardır, yani Cenab-ı Hak dünyada onların özlerini yeryüzünün en çirkin özüne çevirmesi itibariyle buna çevirmediği kişilerden daha kötü konumdadır. Çünkü insanlar müminlerden herhangi birinin zikredilen bu öze çevrildiğini görmemiştir, halbuki öncekilerden pek çoklarının özlerinin de yaratılış tabiatı çirkin ve rahatsız edici böyle bir öze çevrildiğini biliyorlar.
Yahut bu ayet, vuku bulan, fakat bizim bilmediğimiz bir halden sonra nazil olmuştur.
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar Allah'ın lanetlediği, gazap ettiği, tagüta tapan ve bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği kimselerdir; onların bir kısmını maymuna çevirmiş, bir kısmını da eski cevherinde bırakmıştır. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlardır, yani dünyada ve ahirette. Doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlardır, yani tutulan yol ve benimseyen yol açısından. Olayın mahiyetini en iyi bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
unebbiukum (أُنَبِّئُكُم)
Sözcüğün kökü "n-b-e" (ن ب أ) harfleridir. Temel anlamı; önemli bir haber vermek, gizli olan veya bilinmeyen büyük bir gerçeği açığa çıkarmak ve bildirmektir. Mâide Sûresi 60. ayette "Kul hel unebbiukum" (De ki: Size haber vereyim mi?) şeklinde "Tef'il" babından muzari fiil olarak geçerek, muhatapları sarsacak ve ezberlerini bozacak ilahi bir bildirimi ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "sıradan bir bilgi aktarımı (haber) değil, büyük, sarsıcı ve insanın varoluşsal durumunu ilgilendiren çok önemli bir gelişme" anlamına geldiğini belirtir. Peygambere "nebi" denmesinin sebebi de, onun sıradan sözler değil, bu sarsıcı ilahi "nebe"leri (haberleri) taşımasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "nebe'" kavramını epistemolojik olarak tahlil eder. Râgıb'a göre her nebe' bir haberdir, ancak her haber nebe' değildir. Nebe'nin içinde yalan veya şüphe barınmaz; kesin bir bilgi ifade eder ve mutlaka muhatabında bir eylem veya uyanış gerektirir. Ayette Ehl-i Kitab'a yönelik "Size haber vereyim mi?" sorusu, basit bir meraktan ziyade, onların tarihsel yüzleşmelerini başlatacak ağır bir retorik (istifham) tokadıdır.
şerrin (بِشَرٍّ)
Sözcüğün kökü "ş-r-r" (ش ر ر) harfleridir. Temel anlamı; kötü olmak, zarar vermek, tutarsızlık, fesat ve iyiliğin (hayrın) mutlak zıttıdır. Ayette "bi şerrin min zâlike" (bundan daha kötüsünü) şeklinde geçerek, Ehl-i Kitab'ın Müslümanları kınadığı (ayıpladığı) durumla kıyaslandığında asıl ahlaki ve teolojik çöküşün nerede olduğunu gösteren bir niteleme sıfatıdır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "ateşten sıçrayan kıvılcım (şerare) gibi yayılıp etrafa zarar veren, istikrarsız ve insanın doğasına aykırı olan şey" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "şerr" kavramını ontolojik bir eksiklik olarak tahlil eder. Râgıb'a göre şerr, insanın fıtratının reddettiği, ilahi nizamdan kopuşu simgeleyen her türlü yıkıcı eylemdir. Ehl-i Kitap Müslümanların imanını "şerr" (kötü/ayıp) olarak görürken; Kur'an, asıl şerrin Allah'ın lanetine uğramak, maymunlaşmak ve tağuta tapmak gibi fıtri iflaslar olduğunu çok sert bir dille iade eder.
mesûbeten (مَثُوبَةً)
Sözcüğün kökü "s-v-b" (ث و ب) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, bir eylemin karşılığını almak, sevap ve bedeldir. Ayette "mesûbeten ındallâh" (Allah katında bir karşılık/ceza olarak) tamlaması içerisinde geçerek, işlenen günahların eskatolojik (ahiret) bilançosunu ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya durumun koptuğu/başladığı yere geri dönmesi" olarak tanımlar. İyiliğin karşılığına "sevap" denmesinin nedeni, kişinin yaptığı o iyiliğin dünyada veya ahirette kendisine ödül olarak "geri dönmesidir".
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayetteki kullanımının muazzam bir edebi ironi (tehekküm) taşıdığına dikkat çeker. Râgıb'a göre "mesûbet/sevap" kelimesi normalde itaat edenlere verilen güzel mükafatlar için kullanılır. Ancak Kur'an, Ehl-i Kitab'ın o kibirli tavırlarına karşı kelimeyi tersine çevirerek; "Sizin Allah katındaki 'mükafatınızın' (mesûbetinizin) aslında o iğrenç hayvanlara dönüştürülmek ve lanetlenmek olduğunu haber vereyim mi?" diyerek sarsıcı bir kinaye yapar.
le'anehu (لَّعَنَهُ)
Sözcüğün kökü "l-a-n" (ل ع ن) harfleridir. Temel anlamı; kovmak, uzaklaştırmak, dışlamak, ilahi rahmetten mahrum bırakmak ve lanetlemektir. Ayette "men le'anehullâhu" (Allah'ın lanetlediği kimseler) şeklinde geçerek, Ehl-i Kitab'ın tarihsel serüvenindeki teolojik kırılmayı tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "birini öfkeyle ve hakaretle kendi çevresinden/meclisinden sürüp çıkarmak" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lanet" kavramını hukuki ve teolojik bir sürgün olarak açıklar. Râgıb'a göre, eğer lanet insanlardan gelirse bir "sövme ve beddua"dır; ancak Allah'tan gelirse, bu mutlak bir "cezalandırma ve rahmetten koparılma" durumudur. Allah'ın lanetlediği kişi, varlık sahasında tutunacak hiçbir ilahi destek (inayet) bulamaz.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde lanet kavramını, Allah ile insan arasındaki ontolojik bağın mutlak kopuşu olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre Yahudiler kendilerini Allah'ın "seçkin ve torpilli" kavmi olarak görüyorlardı. Kur'an, "lanet" fiilini kullanarak onların bu imtiyazlı statüsünü yıkar ve hakikati tahrif edenlerin, soylarına bakılmaksızın doğrudan "sürgün edilenler" (mel'un) sınıfına düştüğünü ilan eder.
ğadıba (وَغَضِبَ)
Sözcüğün kökü "ğ-d-b" (غ ض ب) harfleridir. Temel anlamı; öfkelenmek, kızmak, sertleşmek ve gazap duymaktır. Ayette "ve ğadıba aleyh" (ve üzerine gazap ettiği/öfkelendiği kimseler) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, ilahi lanetin hemen ardından gelen cezalandırıcı iradeyi ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "şiddet, sertlik ve bir şeyin dayanılmaz bir hale gelmesi" olarak tanımlar. Katı ve sert kayalara da bu kökten "ğadaba" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, gazap eyleminin Allah'a nispet edilmesini kelamî (teolojik) bir perspektifle açıklar. İnsanın gazabı (öfkesi), kanının intikam duygusuyla kaynaması gibi psikolojik ve bedensel bir zayıflıktır. Ancak Allah'ın gazabı duygusal bir taşkınlık değildir; bizzat asilerin ve zalimlerin hak ettikleri o ağır cezayı (azabı) yürürlüğe koyan "mutlak adaletin sertliğidir".
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "gazap" fiilini Kur'an'ın antropomorfik (insan biçimci) dili bağlamında tahlil eder. Öztürk'e göre Kur'an, Ehl-i Kitab'ın (özellikle Medine Yahudilerinin) vahye karşı işledikleri ihanetin ve nankörlüğün büyüklüğünü muhatabın zihninde canlandırmak için, insanın en iyi anladığı duygu durumlarından biri olan "öfke/gazap" kelimesini kullanır. Bu kelime, işlenen suçun Allah katında ne kadar "tahammül edilemez ve sarsıcı" bir cürüm olduğunu gösteren teolojik bir şiddet beyanıdır.
kıradete (الْقِرَدَةَ)
Sözcüğün kökü "k-r-d" (ق ر د) harfleridir. Kelime, "kırd" (maymun) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; bildiğimiz maymun hayvanıdır. Ayette "ve ceale minhumul kıradete" (ve onlardan bir kısmını maymunlar kıldığı kimseler) şeklinde geçerek, İsrailoğulları'nın tarihlerinde yaşadıkları o meşhur ilahi cezalandırmayı (mesh) ifade eder.
İbn Fâris, kelimenin fiziksel olarak bilinen hayvana işaret ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an tefsirlerindeki "mesh" (başka bir forma dönüştürülme) meselesine felsefi bir yorum getirir. Râgıb'a göre ayetteki bu dönüşüm fiziksel bir bedensel değişim olabileceği gibi, daha çok "ahlaki ve ruhsal" bir maymunlaşmadır. Maymunun karakteristiği, zeka belirtisi gösterse bile aslında şuursuz bir "taklitçi" olmasıdır. Allah'ın ayetlerini anlamadan, sadece şekilsel olarak (Cumartesi yasağını hileyle deldikleri gibi) atalarını taklit eden, ahlaki iradesini yitirmiş bu yozlaşmış kitle, Kur'an lügatinde ontolojik olarak "maymunlar" sürüsüne dönüşmüştür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu ayetin tarihsel bağlamına değinir. Aydar'a göre Kur'an, İsrailoğulları'nın kolektif hafızasında yer alan (Cumartesi/Sebt günü yasağını ihlal edenlerin akıbetine dair) bu utanç verici hikayeyi onlara hatırlatarak, "Siz Müslümanları kınıyorsunuz ama tarihinizdeki o en sefil ve yozlaşmış (maymunlaşmış) atalarınızı unutuyorsunuz" şeklinde çok sert bir psikolojik üstünlük kurar.
hanâzîra (وَالْخَنَازِيرَ)
Sözcüğün kökü "h-n-z-r" (خ ن ز ر) harfleridir. Kelime, "hınzîr" (domuz) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; domuzlardır. Ayette maymunlardan sonra ikinci yozlaşma figürü olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "dar gözlülük, kötü koku ve çirkinlik" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "hınzîr" kelimesinin sembolize ettiği ahlaki çöküşü tahlil eder. Râgıb'a göre domuz; sınır bilmez bir oburluğun, mide düşkünlüğünün ve kıskançlık/namus duygusundan (gayret) yoksun olmanın sembolüdür. Ayette Ehl-i Kitab'ın bir kısmının domuzlara benzetilmesi (veya dönüştürülmesi), onların rüşvete (suht'a) olan doyumsuz iştahlarını ve ahlaki değerlerini dünya menfaati için kolayca peşkeş çekmelerini niteleyen bir karakter teşhisidir. İradenin felç olması onları maymun (kıradete), ahlakın ve midenin bozulması onları domuz (hanâzîra) yapmıştır.
tâğûte (الطَّاغُوتَ)
Sözcüğün kökü "t-ğ-y" (ط غ ي) harfleridir. Temel anlamı; sınırı aşmak, haddini bilmemek, azmak, isyan etmek, Allah'ın dışında kendisine tapılmasını isteyen her türlü zalim güç ve puttur. Ayette "ve abedet tâğûte" (ve tağuta tapanlar/kulluk edenler) şeklinde geçerek, mutlak yoldan çıkışın zirve noktasını tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "suyun yatağından taşarak etrafı yıkıp geçmesi, bir varlığın kendi doğal sınırlarının ve kibrinin ötesine taşması" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "tağut" kavramını Kur'an teolojisinin merkezine koyarak; Allah'a isyan eden şeytanın, zorba bir yöneticinin, büyücünün, sahte bir din adamının veya tapınılan bir putun genel adı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve siyaset felsefesinde tağut kavramını tahlil eder. Izutsu'ya göre "tâğût", tevhid inancının tam karşısındaki "kara deliktir". İnsanın Allah'a kulluğu bırakıp, kendi hevasını, rüşvetçi din adamlarını veya kabile reislerini mutlak otorite (yasa koyucu) olarak kabul etmesi, doğrudan "tağuta kulluk etmektir" (abedet tâğûte). Ehl-i Kitap, kitaplarını tahrif ederek Allah'ın hükmü yerine beşeri menfaatleri yasa yaptıklarında, Allah'a değil, bizzat o menfaat sistemine (tağuta) tapmış oldular.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik köklerini incelerken "Tâğût" kelimesinin Habeşçedeki (Ethiopic) "tā'ōt" (put/yanlış tanrı) veya Aramicedeki "tā'yûthā" (hata/putperestlik) kelimelerinden Arapçaya (muarreb) geçtiğini savunur. Kur'an, bölgenin ortak dini dilinde "sahte tanrı/put" anlamına gelen bu kelimeyi alarak, onu Ehl-i Kitab'ın ahlaki ve hukuki sapmalarını niteleyen politik bir terime dönüştürür.
edallu (وَأَضَلُّ)
Sözcüğün kökü "d-l-l" (ض ل ل) harfleridir. Temel anlamı; kaybolmak, yoldan sapmak, şaşırmak ve hidayetten uzaklaşmaktır. "İsm-i tafdil" (en üstünlük derecesi) formunda olan bu kelime, ayette "ve edallu an sevâis sebîl" (ve doğru yoldan en çok sapanlar) şeklinde geçerek, Müslümanları kınayanların aslında ontolojik olarak en feci kayboluşu yaşadıklarını ilan eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "doğru ve geçerli olan istikametin yitirilmesi, zayi olmak ve helake sürüklenmek" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramının kasıtlı ya da kasıtsız her türlü sapmayı kapsadığını, ancak ism-i tafdil (edallu / daha çok sapan) formuyla kullanıldığında, bunun sıradan bir hata değil, hakikati (vahyi) görüp bildiği halde inatla o yoldan yüz çeviren "koyu ve mutlak bir körlük" olduğunu tahlil eder. Onlar, sapanlar değil, sapmışların en dibinde olanlardır (edallu).
sevâi (سَوَاءِ)
Sözcüğün kökü "s-v-y" (س و ي) harfleridir. Temel anlamı; düz olmak, eşit olmak, ortasında bulunmak ve dengede olmaktır. Ayetin sonunda "sevâis sebîl" (yolun tam ortası / en doğru, düzgün yol) tamlaması içerisinde geçer.
İbn Fâris, kök anlamını "iki nesnenin veya durumun birbirine denk olması, pürüzlerin giderilerek düz bir satıh/seviye elde edilmesi" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki bu "sevâ" (orta/dengeli) kelimesinin Kur'an ahlakındaki stratejik önemini açıklar. Kılıç'a göre çölde (veya hayatta) "yolun tam ortası" (sevâis sebîl), yolcunun kaybolma veya uçuruma yuvarlanma riskinin en az olduğu, en güvenli, en adil ve en mutedil şerittir. Kur'an, İslam'ı aşırılıklardan uzak bu "denge ve orta yol" olarak tanımlar. Ehl-i Kitab'ın tağuta tapması veya hayvanlaşması ise bu muazzam dengeden (sevâdan) çıkıp ifrata ve tefrite, yani uçurumlara "en şiddetli şekilde sapmalarıdır" (edallu).
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla