Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 58. Ayet

    وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُواً وَلَعِباًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ nâdeytum ilâ-ssalâti-tteḣażûhâ huzuven vela’ibâ(en)(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ ya’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır.

      Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Cenab-ı Hak burada, müminler namaza davet edildiğinde onların ne kadar akılsızca işler yaptıklarını peygamberine haber vermektedir. Çünkü rivayet edildiğine göre, müezzinin '.Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehadet ederim' dediğini duyduklarında, "yalan söyleyen yakılsın" demişler. Onlar, Muhammed aleyhisselam ile -Allah hepsinden razı olsun- ashabını kastederek şöyle söylüyorlardı: "Vallahi dünya dinlerinden herhangi birine mensup olanlardan hiçbirinin onlar kadar dünyada ve ahirette nasiplerinin az olduğunu bilmiyoruz. Bir gece inkarcılara mensup bir ailenin hizmetçisi elinde bir meşale ile ev halkı uykuda iken eve girer, meşaleden bir kıvılcım sıçrar, ev de ev halkı da yanar.

      Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır. Allah Teala burada inkarcıları akılsız olmakla nitelendirmiştir, aslında onların akılları vardı, ama akıllarından faydalanmadıkları için onları böyle nitelemiştir. Nitekim şu ayetlerde aynı konumdadır: "Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık, derler", zira bunlar işittiklerinden ve akıllarından faydalanmamışlardır; "Onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir". Aslında biz onların işittiklerini ve gördüklerini bilmekteyiz; buna rağmen Yüce Allah, gözleri, kulakları ve dillerinden faydalanmadıkları için bunları yok saymıştır, tıpkı bunların hiçbirine sahip olmayan insan gibi. En doğrusunu Allah bilir.

      Başka bir yorum da şöyle olabilir: Onların Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama olan şiddetli kin ve kıskançlıkları, kendilerini söylenen şeyleri anlamaktan alıkoyar ve kendileriyle bunları anlamak arasına bir engel oluşturur, dolayısıyla bu yeteneklere kökten sahip olmayan kişiler gibi olmuşlardır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        nâdeytum (نَادَيْتُمْ)

        Sözcüğün kökü "n-d-y" (ن د ي) harfleridir. Temel anlamı; yüksek sesle bağırmak, uzaktan çağırmak, seslenmek, bir mecliste toplanmak ve ilan etmektir. Mâide Sûresi 58. ayette "ve izâ nâdeytum ilâs salâti" (ve siz namaza çağırdığınız/nida ettiğiniz zaman) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, İslam toplumunda cemaatle ibadete davet aracı olan "ezan" eylemini ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "sesin, uzaktaki kişilere ulaşacak ve onları bir araya toplayacak (nadiy/meclis) şiddette çıkarılması" olduğunu belirtir. Nida eylemi, fısıltının veya gizli çağrının tam zıttıdır; kamusal alanda yapılan açık bir manifestodur.

        Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eylemini sadece bedensel bir seslenişten ayırır. Râgıb'a göre ayette ezan eylemine "nidâ" denmesinin sebebi, bu sesin sadece insanların kulaklarına değil, onların akıllarına ve vicdanlarına yapılmış evrensel bir toplanma çağrısı olmasındandır. Namaza çağrı, dünyevi meşguliyetleri kesip ilahi meclise (huzura) yönelmenin kamusal ilanıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişimsel evreninde nidâ kavramını inceler. Izutsu'ya göre bu eylem (nâdeytum), Medine'deki İslami toplumun bağımsız bir sosyolojik varlık (ümmet) olarak kendini inşasıdır. Çan veya boru çalmak yerine doğrudan insan sesiyle ve tevhid kelimeleriyle yapılan bu nidâ, Müslümanları diğer inanç gruplarından ayıran en güçlü teolojik sınırdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu fiilin bağlamına dikkat çeker. Aydar'a göre ayette kastedilen "nidâ", doğrudan ezandır. Ezanın Medine'de kurumsallaşması ve kamusal alanda günde beş vakit yüksek sesle okunması, o bölgedeki Ehl-i Kitab'ı ve münafıkları rahatsız etmiş, bu rahatsızlık da ayetin devamında bahsedilen alay etme (huzuv) reaksiyonunu doğurmuştur. Nidâ, İslam'ın görünürlüğünün (ve duyulabilirliğinin) zirvesidir.

        salâti (الصَّلَاةِ)

        Sözcüğün kökü "s-l-v" (ص ل و) harfleridir. Temel anlamı; dua etmek, yönelmek, kutsamak, bağ kurmak ve uyluk/kalça kemiğini bükmektir. Ayette, nidâ edilen (çağrılan) asıl merkeze, yani İslam'ın en temel kurumsal ibadeti olan namaza işaret eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde iki ana anlam olduğunu söyler: Birincisi "dua ve yakarış", ikincisi ise insanın veya hayvanın belinden aşağısındaki "uyluk/kalça bölgesi" (salaveyn). Namaza salât denilmesi, kişinin Yaratıcı huzurunda belini bükerek rükuya gitmesi ve bedensel bir teslimiyetle dua etmesinden dolayıdır.

        El-Cevâlîkî ve Arthur Jeffery, kelimenin filolojik kökeninin saf Arapça olmadığını tahlil ederler. Jeffery'ye göre "salât" kelimesi, Aramice ve Süryanicede ibadet, secde ve dua anlamına gelen "tslothâ" (צלותא) kelimesinden İslam öncesi dönemde Arapçaya geçmiş (muarreb) bir kelimedir. Kur'an, Ehl-i Kitab'ın da son derece aşina olduğu bu evrensel ibadet terimini kullanarak, onların alay ettikleri şeyin aslında kendi teolojik miraslarında da var olan ilahi bir eylem olduğunu onlara hatırlatır.

        Gabriel Said Reynolds, "salât" kavramının geç antik çağdaki bağlamını incelerken Kur'an'ın bu kelimeyi sadece bireysel bir meditasyon olarak değil, kesin vakitleri ve rükünleri olan kurumsal/cemaatçi bir "ayin" olarak kurguladığına dikkat çeker. Ehl-i Kitab'ın alay ettiği şey (salât), Müslümanların disiplinli bir ordu gibi aynı anda aynı yöne dönerek secde etmeleridir; bu da onlar için tahammül edilemez bir siyasi ve teolojik güç gösterisidir.

        ittehazûhâ (اتَّخَذُوهَا)

        Sözcüğün kökü "e-h-z" (أ خ ذ) harfleridir. Temel anlamı; almak, tutmak, kabullenmek, kavramak ve benimsemektir. "İfti'al" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "ittehazûhâ huzuven" (onu bir alay konusu edindiler) şeklinde geçerek, Ehl-i Kitab'ın ezana ve namaza karşı kasten benimsedikleri psikolojik tavrı ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyi eliyle sıkıca tutmak, onu kendi inisiyatifine ve tasarrufuna geçirmek" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" (edinme/alma) fiilini sıradan bir eylemden ayırır. Râgıb'a göre bu kelime, geçici veya kazara yapılan bir eylem değil, kişinin bir nesneyi veya durumu "bilinçli bir tercih ve inatla" kendisine karakter/tavır olarak seçmesidir. Onlar namazla sadece bir anlık dalga geçmemişler; alay etmeyi sistematik bir yöntem, kalıcı bir silah (ittihaz) olarak "edinmişlerdir".

        huzuven (هُزُوًا)

        Sözcüğün kökü "h-z-e" (ه ز أ) harfleridir. Temel anlamı; alay etmek, hafife almak, küçümsemek ve eğlenceye/gülünç duruma düşürmektir. Ayette, ezan sesini veya namaz kılanları gören Ehl-i Kitab'ın (veya müşriklerin) verdikleri aşağılayıcı reaksiyonu tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeye zerre kadar değer vermemek, onu tahkir etmek ve onun varlığını ciddiyetsiz bir tavırla eritmek" anlamının bulunduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetin nüzul (iniş) ortamındaki sosyolojik ve eylemsel boyutunu inceler. Öztürk'e göre bu "huzuv" (alay), Medine pazarında Müslümanlar ezan okurken veya saf tutup secde ederken, bazı Ehl-i Kitap mensuplarının veya münafıkların onları izleyip kahkaha atmaları, seslerini taklit etmeleri ve ibadeti tiyatroya çevirmeleridir. Bu eylem, sadece dini değil, aynı zamanda Müslümanların onurunu kamusal alanda hedef alan bir tür psikolojik terördür.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın işitsel (akustik) yapısını tahlil ederken bu kavrama değinir. Neuwirth'e göre "nâdeytum" (yüksek sesle nida etmek/ezan), İslam'ın Medine'deki akustik fethidir. Bu işitsel egemenliğe tahammül edemeyen karşıt gruplar, fikirle karşılık veremedikleri için "alaycı sesler ve gülüşmelerle" (huzuv) bu ilahi nidâyı akustik olarak bastırmaya (gürültüye boğmaya) çalışmışlardır.

        leiben (لَعِبًا)

        Sözcüğün kökü "l-a-b" (ل ع ب) harfleridir. Temel anlamı; oyun oynamak, eğlenmek, belirli ve faydalı bir amacı olmaksızın eylemde bulunmak ve ciddiyetten kopmaktır. Ayette "huzuven ve leiben" (alay ve oyun konusu) şeklinde geçerek, namaz ibadetine yöneltilen ciddiyetsizliğin ikinci ve tamamlayıcı boyutunu ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın hiçbir rasyonel hedefe veya ahiret menfaatine dayanmayan, sadece vakit öldürmek için yaptığı tutarsız hareketler" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "la'b" (oyun) kavramı ile "ciddiyet/hikmet" kavramı arasındaki felsefi zıtlığı açıklar. Râgıb'a göre eylemlerini bir hikmet üzerine kurmayanlar oyun içindedir. Ehl-i Kitab'ın namazı bir "leib" (oyun/eğlence) olarak görmesi, onların ilahi olanla (aşkın hakikatle) bağlarının tamamen koptuğunu, ahireti idrak etme melekelerini yitirdiklerini ve din algılarının çocuksu bir seviyeye gerilediğini gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında "oyun" (leib) kavramını, eskatolojik (ahirete dair) ciddiyetin tam zıttı olarak okur. Izutsu'ya göre ezan, insanları ölüme, dirilişe ve mutlak hesaba (Allah'ın huzuruna) çağıran son derece sarsıcı ve ciddi bir alarmdır. Bu alarmı duyup da onu bir "oyun" (leiben) zanneden zihniyet, fıtraten körleşmiş, varoluşun trajik ve ağır gerçeğini algılayamayacak kadar uyuşmuş bir zihniyettir.

        ya'kılûn (يَعْقِلُونَ)

        Sözcüğün kökü "a-k-l" (ع ق ل) harfleridir. Temel anlamı; bağlamak, tutmak, zapt etmek, anlamak ve mantıklı düşünmektir. Ayetin sonunda "bi ennehum kavmun lâ ya'kılûn" (çünkü onlar akletmeyen / akıllarını kullanmayan bir topluluktur) şeklinde olumsuz muzari fiil olarak geçerek, ezanla ve namazla alay etme eyleminin kökenindeki asıl epistemolojik çöküşü (zihinsel felci) teşhis eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "devenin kaçmasını veya taşkınlık yapmasını engellemek için dizini bir iple (ıkâl) bağlamak" olduğunu belirtir. Akla bu ismin verilmesinin yegane nedeni, o gücün insanı cehaletten, şehvetten ve ahlaksızca eylemler yapmaktan (alay etmek gibi) "bağlayıp alıkoymasıdır".

        Râgıb el-İsfahânî, "akıl" eylemini tahlil ederken, aklın iki türünden bahseder: Doğuştan gelen akıl (matbû) ve sonradan öğrenilen/işletilen akıl (mesmû). Ayetteki "lâ ya'kılûn" (akletmezler) ifadesi, onların beyinlerinin olmadığı anlamına gelmez; tam tersine, sahip oldukları o potansiyel aklı doğru ve ahlaki bir şekilde (mesmû olarak) "işletmediklerini", kendi kendilerini yanlış işler yapmaktan alıkoyamadıklarını gösterir. Akıl, sadece bilmek değil, bildiğiyle kendini bağlamak (tutmaktır).

        Theodor Nöldeke, Kur'an'ın insan doğasını (antropolojisini) incelerken, akıl kelimesinin fiil (ya'kılûn) olarak kullanılmasının önemine dikkat çeker. Nöldeke'ye göre Kur'an "akıl" kelimesini isim olarak nadiren kullanır, daima bir eylem (akletmek) olarak kullanır. Namazla ve ilahi çağrıyla alay etmek, bir espri yeteneği değil, doğrudan bir zeka (akıl) iflasıdır. Vahyi idrak edemeyen ve yüce bir ibadeti oyun zanneden bu kitle, "kavmun lâ ya'kılûn" (akletmeyen/bağlantı kuramayan bir topluluk) olarak etiketlenerek, eylemlerinin temelindeki o büyük rasyonel çöküş tüm insanlığa ilan edilir. Akıl yoksa, ciddiyet de yoktur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X