Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 52. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 52. Ayet

    فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feterâ-lleżîne fî kulûbihim meradun yusâri’ûne fîhim yekûlûne naḣşâ en tusîbenâ dâ-ira(tun)(c) fe’asa(A)llâhu en ye/tiye bilfethi ev emrin min ‘indihi feyusbihû ‘alâ mâ eserrû fî enfusihim nâdimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kalplerinde hastalık bulunanların 'Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Belki de Allah müminlere katından bir fetih veya başka bir başarı getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.

      Münafıklar

      Kalplerinde hastalık bulunanlar, bunlar münafıklardır. "Yoksa kalplerinde çürüklük bulunanlar... Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin" mealindeki iki ayet-i kerimede de olduğu gibi bu, münafıkların niteliğidir. Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz, diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalışırlar. Müslümanlardan korktukları için onların yanında görünmeye çalışıyor, gizliden gizliye de kafirlerle beraber oluyorlardı. Çünkü onlar daima kuşku ve endişe içinde bulunup herhangi bir dine de bağlı değillerdi; nerede bolluk ve güvenlik görürlerse onların yanına koşarlardı. Muhammed aleyhisselamın durumunun nereye varacağından da kuşku duyuyorlardı. Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz diyorlardı; belki de Muhammed başarılı olamayacak, davasını da başarıya ulaştırmayacaktı. Bu sebeplerden dolayı küfürle beraber olma niyetini içlerinde saklıyor, İslam'a ve müslümanlara karşı hilekarlık yapıyor fakat müminlerle beraber imiş gibi görünüyorlardı, çünkü Resulullah müminlere destek ve zafer vadediyordu; ama bu durum onlarca gerçekleşemedi. Onlar Cenab-ı Hakk'ın "Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara!" mealindeki ayetinde buyurduğu bir haldeydi. Zaferi ve galibiyeti gözetliyorlardı, bu sebeple zafer ve galibiyet ibresi nereye dönmüşse o tarafa gidiyorlardı. Şayet zafer müminlerde ise "Sizinle beraber değil miydik?" derler. Kafirler kazançlı çıkarsa "Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı?" derlerdi.

      Belki de Allah müminlere katından bir fetih getirir. Yani Muhammed aleyhisselama yardım ederek onun kazanmasını, düşmanlarına galip gelmesini, beldeleri ve şehirleri fethetmesini ve dininin, yani İslamiyetin üstün gelmesini sağlar. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu: "iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla bana yardım edildi". Bütün beldeler ona açılmıştı.

      Veya başka bir başarı getirir. Şöyle denilmiştir: Bundan maksat, dünyada o kafirlerin azaba uğraması ve helak edilmesidir. Onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar, yani azabı ve helaki gördüklerinde pişman olurlar. Yahut onların dünyada içlerinde kafirlere dostluk ve müminlere düşmanlık besleme duygusuna karşılık ahirette azap gördüklerinde pişman olacaklar. En doğrusunu Allah bilir.

      Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz, diyorlar; bu ilahi beyanda Muhammed aleyhisselamın nübüvvetinin ispatına yönelik delil vardır, çünkü onların Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz sözünü müslümanların duyacakları bir şekilde söylemiş olmaları ihtimali yoktur. Bu, Hz. Peygamber'in ilgili sözü Cenab-ı Hak vasıtasıyla öğrenmiş olduğunu gösterir; ayrıca yardım ve zafer vadini haber vermesi, ardından vadine ve verdiği habere uygun neticenin ortaya çıkması da aynı şeyi teyit eder ve bu haberin Allah'tan geldiğini gösterir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fetera (فَتَرَى)

        Sözcüğün kökü "r-e-y" (ر أ ي) harfleridir. Temel anlamı; görmek, bakmak, fark etmek, anlamak ve zihinsel/kalbi bir idrak seviyesine ulaşmaktır. "Fe" bağlacıyla başlayan "fetera" (işte görürsün ki) mazi (geçmiş zaman) veya şimdiki zaman fiili olarak Mâide Sûresi 52. ayette, münafıkların siyasi ve psikolojik durumunu peygambere (ve okuyucuya) bir tablo gibi gösteren vizyoner bir ifadedir.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün temelinde "bir şeyi gözle algılamak veya akılla/kalple ona dair kesin bir kanaat (rü'yet) oluşturmak" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) fiilini fiziksel bir bakıştan ayırır. Râgıb'a göre ayetteki "fetera", peygamberin onların yüzlerine bakmasını değil; onların eylemlerine, paniklerine ve ihanetlerine bakarak, kalplerindeki o saklı hastalığı (nifakı) "açıkça okumasını ve idrak etmesini" emreden teolojik bir "teşhis" çağrısıdır.

        maradun (مَرَضٌ)

        Sözcüğün kökü "m-r-d" (م ر ض) harfleridir. Temel anlamı; hastalık, bozulma, zayıflık, nifak, şüphe ve sağlığın yitirilmesidir. Ayette "fî kulûbihim maradun" (kalplerinde hastalık bulunanlar) şeklinde, münafıkların ontolojik ve psikolojik durumunu niteleyen kilit bir kavram olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insan bedeninin veya ruhunun doğal halinden (fıtratından/sağlamlığından) saparak fesada uğraması ve işlevini yitirmesi" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "maraz" (hastalık) kavramını Kur'an'daki "kalp" (kulûb) bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre kalbin hastalığı biyolojik bir rahatsızlık değil; imandaki zayıflık, şüphe (şek), korkaklık ve nifaktır. Kalbi hasta olan kişi, hakikati net göremez ve sürekli bir güvenlik endişesi/panik içinde yaşar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın psikolojik sözlüğünde bu kavramı incelerken, marazın "varoluşsal bir korku" olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre kalbi hasta olanlar (münafıklar), dünyevi güç dengelerine (kimin yeneceğine) aşırı takıntılıdırlar. İmanları onlara güven (emniyet) vermediği için, her an "acaba İslam yenilir de biz zarar görür müyüz?" şeklinde nevrotik bir şüphe (hastalık) içindedirler. Bu hastalık, onları düşmanla işbirliğine iter.

        yusâriûne (يُسَارِعُونَ)

        Sözcüğün kökü "s-r-a" (س ر ع) harfleridir. Temel anlamı; acele etmek, çabuk davranmak, hızla bir şeye koşuşmaktır. "Mufâale" babından muzari (şimdiki zaman) fiil olan bu kelime, ayette "yusâriûne fîhim" (onların -Ehl-i Kitab'ın- arasına katılıp koşuşurlar) şeklinde geçerek, münafıkların düşman saflarına sığınma telaşını ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "hareketin doğal akışından çıkıp, zamanla veya başkalarıyla yarışarak hızlı bir atılım yapmak" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin 41. ayetteki "yusâriûne fîl kufr" (küfürde koşuşanlar) ifadesiyle olan paralelliğini tahlil eder. Öztürk'e göre bu kelime, basit bir yürüyüş değil, "paniğe kapılmış bir kitle psikolojisini" resmeder. Kalplerindeki hastalık (korku) o kadar derindir ki, bu münafıklar Medine'deki Yahudi kabilelerine (Ehl-i Kitab'a) yaranmak, onlardan siyasi garanti almak ve onlara şirin görünmek için adeta birbirlerini ezerek "koşuşurlar" (yusâriûne). Bu, hıyanetin acelesidir.

        nahşâ (نَخْشَىٰ)

        Sözcüğün kökü "h-ş-y" (خ ش ي) harfleridir. Temel anlamı; korkmak, saygı ve bilgiye dayalı bir endişe duymak, çekinmek ve ürpermektir. Ayette "yekûlûne nahşâ" (korkuyoruz/endişe ediyoruz derler) şeklinde, münafıkların kendi ihanetlerini (Yahudilere yanaşmalarını) meşrulaştırmak için ürettikleri siyasi ve psikolojik bahaneyi ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün "insanın, karşısındaki gücün (veya ihtimalin) büyüklüğünü fark edip ondan dolayı kalbinde bir çekinme/sakınma hissi yaşaması" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" kavramının genellikle Allah'a duyulan "saygı dolu korku" için kullanıldığını hatırlatır (örneğin 44. ayette "felâ tahşevun nâse" - insanlardan korkmayın). Râgıb'a göre ayetteki bu kelime (nahşâ) tam bir teolojik ironidir. Allah'tan haşyet (korku) duyması gereken bu insanlar, Allah'ın vaadini unutup tamamen beşeri/siyasi bir ihtimalden (müşriklerin/Yahudilerin galip gelmesinden) varoluşsal bir "korkuya" (haşyete) kapılmışlar ve bu hastalıklı korkuyu eylemlerinin mazereti yapmışlardır.

        tusîbenâ (تُصِيبَنَا)

        Sözcüğün kökü "s-v-b" (ص و ب) harfleridir. Temel anlamı; hedefini bulmak, isabet etmek ve çarpmaktır. Ayette "en tusîbenâ dâiratun" (başımıza bir felaket/dönüşüm isabet etmesinden) cümlesi içinde, münafıkların korktukları o felaketin onları gelip bulmasını ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "okun yaydan çıktıktan sonra hedeften sapmadan tam istenen noktaya vurması" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin nedenselliğini tahlil eder. Münafıklar "bizim bir suçumuz yok, sadece okların (musibetin) bize isabet etmesinden (tusîbe) korunmaya çalışıyoruz" diyerek kendi siyasi rasyonelliklerini savunurlar. Oysa Kur'an, asıl "isabet edecek" (yusîbehum - 49. ayet) cezanın kendi günahları sebebiyle bizzat Allah'tan geleceğini daha önce belirtmiştir. Yanlış ok, doğru mazeret olamaz.

        dâiratun (دَائِرَةٌ)

        Sözcüğün kökü "d-v-r" (د و ر) harfleridir. Temel anlamı; dönmek, çember çizmek, dolanmak, felaket, tersine dönen talih ve zamanın kötü döngüsüdür. Ayette, münafıkların korktuğu o siyasi çöküşü (Müslümanların yenilmesi ihtimalini) tanımlayan kelimedir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin başladığı noktaya geri dönerek kapalı bir kavis (daire) oluşturması" anlamının yattığını söyler. Felakete "dâire/devâir" denmesinin nedeni, insanın talihini/zamanını ansızın tersine döndürmesi ve onu çaresizlik çemberine hapsetmesidir.

        Gabriel Said Reynolds, "dâire" kelimesinin Arap edebi geleneğindeki yerini inceler. Reynolds'a göre bu kelime, İslam öncesi dönemde (cahiliye şiirinde) kaderin, zamanın ve talihin kör döngüsünü (dehr/zaman) anlatan son derece pagan (şirk) kökenli bir kavramdır. Münafıkların "devran döner de biz kaybederiz" (dâire) korkusu, onların aslında Allah'ın iradesine (ilahi yardıma) değil, hala "kaderin/zamanın kör dönüşüne" inandıklarını, zihinlerinin tam olarak İslamlaşmadığını kanıtlayan muazzam bir dilbilimsel ifşadır.

        feth (الْفَتْحِ)

        Sözcüğün kökü "f-t-h" (ف ت ح) harfleridir. Temel anlamı; açmak, kapalı olanı aralamak, hükmetmek, çözmek ve fethetmektir. Ayette "fe asellâhu en ye'tiye bil fethı" (umulur ki Allah bir fetih/açılım getirir) şeklinde, münafıkların karanlık (dâire) beklentilerine karşılık Allah'ın vaat ettiği aydınlık çözümü ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "kilitli, sıkışık veya tıkanmış bir durumu çözüp onu açık ve ferah bir hale getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "feth" kavramının sadece askeri bir şehrin alınması (Mekke'nin fethi gibi) olmadığını tahlil eder. Râgıb'a göre feth; yeryüzündeki adalet tıkanıklığının açılması, kalplerdeki inkar kilitlerinin kırılması, Allah'ın inananlar ile inkar edenler arasında verdiği nihai "hüküm" (kaza) ve müminlere sunulan genişliktir. Münafıklar kapanmayı (dâire) beklerken, Allah "açılmayı" (feth) müjdeler.

        emrin (أَمْرٍ)

        Sözcüğün kökü "e-m-r" (أ م ر) harfleridir. Temel anlamı; iş, durum, olay, emir, buyruk ve fermandır. Ayette "ev emrin min ındihî" (veya kendi katından bir emir/durum) şeklinde, fethin (açılımın) alternatif veya tamamlayıcı bir boyutu olarak zikredilir.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyi sağlamlaştırmak, bir eylemi emretmek veya bir durumun bizzat kendisi" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, feth ve emr kavramlarının teolojik derinliğini açıklar. Kılıç'a göre "fetih", Müslümanların kendi çabalarıyla/savaşlarıyla elde ettikleri somut bir galibiyetken; "emrin min ındihî" (Allah'ın katından bir iş/emir), Müslümanların hiç beklemediği bir anda, örneğin düşmanın kendi içinde parçalanması (Ehl-i Kitab'ın sürgün edilmesi gibi) veya ilahi bir felaketle yok olması gibi doğrudan Allah'ın "ol" (kün) demesiyle gerçekleşen dikey/mucizevi müdahalelerdir.

        eserrû (أَسَرُّوا)

        Sözcüğün kökü "s-r-r" (س ر ر) harfleridir. Temel anlamı; gizlemek, saklamak, sır vermek, içte tutmak ve sevinç duymaktır. "İf'âl" babından mazi fiil olan bu kelime, ayette "fî enfusihim" (kendi içlerinde/nefislerinde) tamlamasıyla birlikte geçerek, münafıkların dışa vuramadıkları o karanlık ve korkak niyetleri tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi kalbin en derin noktasında (sır) gizlemek ve başkasının gözünden uzak tutmak" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "isrâr" eyleminin insanın iki yüzlü doğasını (nifakı) nasıl kurduğunu tahlil eder. İnsanın açıkça yaptığı bir kötülük (cehr) dışarıdan engellenebilir; ancak münafığın kendi içinde gizlediği/büyüttüğü o ihanet projesi (eserrû), ancak ilahi bir "fetih" veya ifşa ile aydınlanabilir.

        nâdimîn (نَادِمِينَ)

        Sözcüğün kökü "n-d-m" (ن د م) harfleridir. Kelime, "nâdim" (pişman olan) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; yaptığı bir işten dolayı sonradan ezici bir keder ve utanç duymak, "keşke yapmasaydım" demektir. Ayetin sonunda "fe yusbihû alâ mâ eserrû fî enfusihim nâdimîn" (böylece içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olanlara dönüşürler) şeklinde geçerek, münafıkların varoluşsal çöküşünü tasvir eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "geçip giden ve geri alınamayan bir eylem için duyulan keder, esef ve iç yanması" anlamının bulunduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki psikolojik kavramları incelerken, bu kelimenin 31. ayetteki (Kabil'in pişmanlığı) kullanımıyla olan paralelliğine dikkat çeker. Izutsu'ya göre "nedâmet" (nâdimîn), Allah'a yönelen yapıcı bir tövbe değildir; bu, yanlış ata oynadığını (düşmana yaranmaya çalıştığını) fark eden, Allah'ın fethine ve zaferine şahit olup kendi gizli ihanetinin açığa çıkmasının (rezil olmanın) yarattığı yıkıcı, hüsran dolu ve zehirli bir pişmanlıktır. Bu kelime, ikiyüzlülüğün mutlak mağlubiyet ilanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X