وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma, Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın (diye onu indirdik). Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, (öyle istedikleri, bunu hak ettikleri için) onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir beta getirmek istiyordur. İnsanların birçoğu gerçekten Allah'ın yolundan çıkmışlardır.
Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Cenab-ı Hak, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, onların arzularına uymayacağını bilmesine rağmen yine de onlara uymaktan kendisini men etmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi ısmet sıfatı yasak koymaya engel değildir, aksine onu destekleme anlamına gelir. Bu konuyu daha önce açıklamıştık. Bu ayette konulan yasağın başkalarına yönelik olması ihtimali de vardır, buna göre buradaki yasakla muhatap olan şahsın (Hz. Peygamber) dışında kalan birileri kastedilmiş bulunur. Daha önce de temas ettiğimiz üzere kralların adetlerinden biri de şudur: Onlar halka hitap etmek istediklerinde, kendilerince en büyük, değeri en yüce ve konumu en üstün olana hitap ederler, bu ayetin de bu konumda olması mümkündür.
Onların arzularına uyma! Yani değiştirdikleri ve tebdil ettikleri şeyler konularında. Ayetin bu anlama gelmesi muhtemeldir. Ancak şu anlama gelme ihtimali de bulunmaktadır: Onların arzularına uyma cümlesi, Beni Nadir kabilesi, kendilerini Beni Kureyza'dan üstün gördüklerinden, senden recim yerine celde cezasını, kısas yerine de diyeti istemelerine uyma anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın. Buradaki "en yeftinuke" (أَن يَفْتِنُوكَ), "seni döndürmesinler" anlamına gelir; Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni döndürmesinler. Fitne imtihan demektir, bu kelime çeşitli anlamlara gelir, daha önce bunları açıklamıştık.
Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, (öyle istedikleri, bunu hak ettikleri için) onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir bela getirmek istiyordur. Buradaki eğer yüz çevirirlerse mealindeki ifade, Allah'ın indirdikleriyle verdiğin hükümden yüz çevirirlerse demektir. Allah, onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir bela getirmek istiyordur. Bazıları şöyle demiştir: Cenab-ı Hak onlara, bütün günahları yüzünden değil, bazı günahları sebebiyle azap edecektir. Diğerleri de şöyle demiştir: Dünyadaki azap, bütün günahların değil bazı günahların azabıdır, çünkü sürekli değildir. Ahiretteki azap ise onların bütün günahları yüzünden uğrayacakları bir azaptır, zira ahiret azabı daimidir, bütün günahların azabıdır. Dünya azabı ise fanidir, ancak bir kısım günahların azabıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
uhkum (احْكُم)
Sözcüğün kökü "h-k-m" (ح ك م) harfleridir. Temel anlamı; gem vurmak, engellemek, sağlamlaştırmak, yargılamak ve karar vermektir. Mâide Sûresi 49. ayette "ve enihkum beynehum bimâ enzelallâhu" (aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet) şeklinde doğrudan Hz. Peygamber'e yöneltilen, yargı ve yürütme yetkisini ilahi yasaya sabitleyen emir kipi olarak geçer.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "atın ağzına takılan ve onu kontrol altında tutan gem" (hakeme) eyleminden geldiğini belirtir. Hükmetmek, toplumdaki haksızlıkları, kaosu ve taşkınlıkları bir gem gibi dizginlemektir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta hüküm eylemini adaletin inşası olarak tahlil eder. Râgıb'a göre buradaki "uhkum" emri, sadece iki kişi arasındaki sıradan bir kavgayı ayırmak değil; mutlak doğruyu (Allah'ın indirdiğini) yeryüzünde tereddütsüz bir şekilde yürürlüğe koymak, ilahi iradeyi hukuki bir pratik haline getirmektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamını siyaset felsefesi açısından değerlendirir. Öztürk'e göre bu fiil, İslam peygamberinin Medine'deki Yahudi kabilelerinin (Ehl-i Kitab'ın) siyasi baskılarına, entrikalarına ve rüşvet tekliflerine karşı hukuki bağımsızlığını ilan eder. "Hükmet" emri, yasanın kaynağının beşeri pazarlıklar değil, mutlak vahiy olduğunun altını çizen egemenlik beyanıdır.
tettebi' (تَتَّبِعْ)
Sözcüğün kökü "t-b-a" (ت ب ع) harfleridir. Temel anlamı; peşinden gitmek, izlemek, ardına düşmek ve uymaktır. Ayette "ve lâ tettebi' ehvâehum" (onların heva ve arzularına uyma) şeklinde olumsuz emir kipiyle geçerek, hukuki kararlarda toplumsal veya siyasi baskılara boyun eğmeyi kesin bir dille yasaklar.
İbn Fâris, kök anlamını "birinin yürüdüğü yolu adım adım, onun bıraktığı izlere basarak takip etmek" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "ittiba" eyleminin körü körüne bir taklit olduğunu belirtir. Râgıb'a göre hakikate (vahye) uymak aklın ve imanın bir gereğiyken; insanların hevasına (arzularına) "ittiba" etmek, insanın kendi iradesini ve şahsiyetini o arzuların peşinde sürüklenmeye mahkum etmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sözlüğünde bu kelimenin epistemolojik bir kırılmayı temsil ettiğini söyler. Izutsu'ya göre cahiliye toplumunda ahlakın ve hukukun kaynağı "ittiba" edilen (körü körüne izinden gidilen) ataların ve kabile reislerinin adetleriydi. Kur'an, "onların arzularına uyma" diyerek bu köhne taklitçiliği yıkar ve yönü tamamen rasyonel ve aşkın (müteal) olan vahye (bimâ enzelallâh) çevirir.
vahzerhum (وَاحْذَرْهُمْ)
Sözcüğün kökü "h-z-r" (ح ذ ر) harfleridir. Temel anlamı; tetikte olmak, sakınmak, dikkatli davranmak, uyanık olmak ve korunmaktır. Ayette "ve onlardan sakın" şeklinde, Hz. Peygamber'i karşı tarafın gizli niyetlerine ve manipülasyonlarına karşı teyakkuza çağıran bir emir olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın kendisine zarar verebilecek bir duruma karşı önceden hazırlanması, tehlikeyi sezmesi ve savunma pozisyonu alması" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "hazer" kavramı ile sıradan korku olan "havf" arasındaki farkı tahlil eder. Havf, kalpte hissedilen pasif bir endişeyken; hazer, aklın devrede olduğu, tehlikeye karşı önlem alınan aktif bir güvenlik, uyanıklık ve rasyonel korunma stratejisidir. Allah peygamberine onlardan korkmasını (havf) değil, onların siyasi tuzaklarına karşı uyanık ve tedbirli olmasını (hazer) emreder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sosyo-politik bağlamını inceler. Kılıç'a göre Medine'deki Ehl-i Kitap bilginleri, peygambere gelip sahte bir uzlaşma teklif ederek bazı hükümlerden taviz vermesini istiyorlardı. "Vahzerhum" (onlardan sakın) emri, bu sinsi diplomasiye ve hukuki taviz koparma çabalarına karşı peygamberin zihinsel olarak çelik gibi sert ve tetikte tutulmasını sağlayan teolojik bir uyarıdır.
yeftinûke (يَفْتِنُوكَ)
Sözcüğün kökü "f-t-n" (ف ت ن) harfleridir. Temel anlamı; ateşe atmak, sınamak, ayartmak, baştan çıkarmak, doğrudan saptırmak ve belaya düşürmektir. Ayette "en yeftinûke an ba'dı mâ enzelallâhu ileyk" (Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından/fitneye düşürmelerinden) şeklinde, karşı tarafın asıl yıkıcı hedefini deşifre eden fiil olarak kullanılır.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "altın veya gümüş madenini, içindeki pası cevherden ayırmak için şiddetli bir ateşe sokup eritmek" olduğunu belirtir. Mecazen, bir insanı zorlayarak veya kandırarak onun asıl karakterini (veya zaafını) ortaya çıkarma eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "fitne" eyleminin burada salt bir deneme değil, "haktan saptırma ve yozlaştırma" amacıyla yapılan kasıtlı bir operasyon olduğunu açıklar. Onların peygamberi "fitneye düşürmek" (yeftinûke) istemeleri, onu doğrudan yalanlamak yerine, küçük tavizlerle (ba'zı mâ enzelallâh) vahyin bütünlüğünü delmeye, dini içten çürütmeye çalışmalarıdır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'daki polemik dilini tahlil ederken bu kavrama odaklanır. Neuwirth'e göre "fitne", fiziksel bir savaştan çok daha tehlikeli olan psikolojik ve teolojik bir sabotajdır. Karşıt gruplar, İslam'ın anayasal metnini (vahyi) kendi çıkarlarına göre esneterek peygamberi bir "siyasetçi" çizgisine çekmek, onun ilahi misyonunu (hukukunu) "eritmek/bozmak" istemişlerdir. Ayet, bu diplomatik ayartmayı en şiddetli kelimeyle (fitne) mahkum eder.
tevellev (تَوَلَّوْا)
Sözcüğün kökü "v-l-y" (و ل ي) harfleridir. Temel anlamı; yakın olmak, yönelmek, dost olmak ve yüz çevirmektir. Ayette "fe in tevellev" (eğer yüz çevirirlerse) şeklinde şart kipiyle geçerek, Ehl-i Kitab'ın ilahi adalet ve eşitlik prensiplerini kabul etmeyip anlaşmadan ve vahyin hükmünden çekip gitmelerini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki nesne arasında boşluk kalmayacak şekilde yakın olmak" anlamının bulunduğunu söyler. Ancak "tevellî" formu, bu yakınlığı kasten koparmak, arka dönmek ve uzaklaşmak anlamına gelir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu kelimenin taşıdığı ahlaki çöküşü inceler. Aydar'a göre "tevellî", bilgisizlikten kaynaklanan bir ret değildir. Onlar hükmün Allah'tan geldiğini bilirler, ancak bu hüküm (adalet/kısas) onların siyasi hegemonyalarına veya soylu sınıflarının menfaatlerine uymadığı için kasten, bilerek ve kibirle haktan "yüz çevirirler". Bu eylem, gerçeğe karşı yapılmış bilinçli bir boykottur.
yusîbehum (يُصِيبَهُم)
Sözcüğün kökü "s-v-b" (ص و ب) harfleridir. Temel anlamı; isabet etmek, hedefi tam onikiden vurmak, doğru olmak ve hakkı bulmaktır. "Musibet" kelimesi de bu köktendir. "İf'âl" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "yurîdullâhu en yusîbehum bi ba'dı zunûbihim" (Allah, bazı günahları sebebiyle onları musibete/cezaya çarptırmak istiyor) şeklinde geçerek, ilahi adaletin şaşmaz doğasını ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "atılan bir okun hedeften sapmadan, tam istenilen noktaya kusursuz bir şekilde çarpması" olarak tanımlar. "Sevab" (doğru) da isabetli söz veya eylemdir.
Râgıb el-İsfahânî, "isabet" kavramının ceza hukuku ve teodise (kötülük problemi) bağlamındaki yerini açıklar. Râgıb'a göre Allah'ın bir topluma ceza vermesi (yusîbehum) körü körüne, rastgele veya haksız bir öfke patlaması değildir. Tıpkı usta bir okçunun hedefi vurması gibi, ilahi ceza da doğrudan failin işlediği günahın merkezini bulur ve oraya "isabet eder". Ceza, günahın ontolojik ve kusursuz bir yankısıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde bu kavramı ahlaki nedensellik (moral causality) olarak okur. Izutsu'ya göre insanların vahiyden yüz çevirmeleri, kendi sonlarını hazırlayan kozmik bir mekanizmayı tetikler. "Yusîbehum" fiili, Allah'ın intikamcı bir tanrı değil, kendi yasalarını (mizanı) şaşmaz bir keskinlikle (isabetle) işleten mutlak bir adaletin kaynağı olduğunu deklare eder.
zunûbihim (ذُنُوبِهِمْ)
Sözcüğün kökü "z-n-b" (ذ ن ب) harfleridir. Kelime, "zenb" (günah) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; kuyruk, bir şeyin arka kısmı, peşinden gelen, sonuç ve kusurdur. Ayette, yüz çevirenlerin isabet alacakları (cezalandırılacakları) asıl ahlaki ihlalleri ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir canlının veya nesnenin en son kısmı, arkası ve kuyruğu" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, günahe "zenb" denilmesinin muazzam etimolojik felsefesini açıklar. Râgıb'a göre işlenen her kötü eylem, failinin arkasına (kuyruk/zenb gibi) takılır ve onu asla bırakmaz. Günah, eylemin bittiği yerde bitmez; daima çirkin bir "sonuç" doğurur ve failini takip eder. Allah'ın onları cezalandırması, aslında kendi arkalarından sürükledikleri bu pisliklerin (zunûb) onlara çarpmasıdır.
fâsikûn (فَاسِقُونَ)
Sözcüğün kökü "f-s-k" (ف س ق) harfleridir. Kelime, "fâsık" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; kabuğundan dışarı çıkmak, sınırları pervasızca aşmak ve itaat dairesini yırtmaktır. Ayetin sonunda "ve inne kesîran minen nâsi le fâsikûn" (ve şüphesiz insanların birçoğu kesinlikle yoldan çıkmış fâsıklardır) şeklinde, çoğunluğun hakikat karşısındaki ontolojik statüsünü belirleyen bir sıfat olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "olgunlaşan taze hurmanın kendi ince zarını yırtarak dışarıya fırlaması" olduğunu belirtir. Bu doğa olayı, insanın kendisini koruyan ilahi yasayı (hükmü) yırtarak isyan alanına çıkmasını resmeder.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın sosyolojik analizlerinde "çoğunluk" (kesîran minen nâs) ile "fısk" (yoldan çıkma) kavramlarının yan yana gelişini tahlil eder. Reynolds'a göre Kur'an, hakikatin ölçüsünü asla sayısal çoğunluğa bağlamaz. Çoğunluk genellikle arzularına (ehvâ) uymaya, ilahi vahyi tahrif etmeye ve adaletten yüz çevirmeye (tevellev) eğilimlidir. Ayetin kapanışında bu kelimenin kullanılması, peygamberin kalbindeki "çoğunluk bana uymuyor" hüznünü dağıtmakta ve yozlaşmanın (fıskın) yığınsal doğasını ilan etmektedir. İnsanların çoğu, ilahi kabuğu (itaati) yırtıp atanlardır (fâsikûn).
Yorum
Yorum