Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 47. Ayet

    وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْج۪يلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ف۪يهِۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velyahkum ehlu-l-incîli bimâ enzela(A)llâhu fîh(i)(c) vemen lem yahkum bimâ enzela(A)llâhu feulâ-ike humu-lfâsikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İncil'e tabi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların kendileridir.

      Cenab-ı Hak bir yerde "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir" buyurmuş, başka bir yerde "Zalimlerin ta kendileridir" demiş, burada da Fasıkların kendileridir demektedir. Bunların hepsinin aynı anlama gelmiş olması mümkündür: İnkar etmek ve önemsememek Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirdirler, zalimdirler, füsıktırlar. Allanın burada belirttiği inkarın (küfür), O'nun indirdiğiyle hüküm vermeyi terk edenler anlamına da gelebilir, gerçekten bu terk ediş inkar sebebiyle ise. O'nun bu ayetlerde belirttiği zulüm ve fısk kavramları müslümanlar hakkındadır. Çünkü Allah Teala "Tevrat'ta İsrailoğulları'na, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ... birbirine kısas vardır" buyurmuş, sonra "Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefaret olur" demiş, daha sonra da "Her kim Allanın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir" buyurmuştur; yani onlar inkaren değil kendi arzularına uyarak Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyi terk etmişlerdir, buyurmuştur. Onlar kendilerine zulmetmişlerdir, çünkü zulüm bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Fısk ise Allah'ın emri dışına çıkmaktır, şu ilahi beyanda olduğu gibi: "O, Rabbinin emrinden dışarı çıktı" buyurmuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki bu işin cehaletle yapılması ile bilerek yapılması aynı şeydir; çünkü kişi, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmediğinde, onu ait olmadığı yere koymuş olmakta ve Rabbinin emrinden dışarı çıkmaktadır. Ne var ki onun için "zalimdir, füsıktır" denilmesi söz olarak çirkindir, çünkü kişi onu ancak cahilliğinden yapmıştır. Dolayısıyla onun yaptığı iş zulümdür ve fısktır denilmesi uygundur. Kendisi hakkında bu sözün kullanılması ise belirttiğimiz gibi çirkin bir şeydir.

      İncil'e tabi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Bunun hangi hüküm olduğunu zikretmiştik. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        velyahkum (وَلْيَحْكُمْ)

        Sözcüğün kökü "h-k-m" (ح ك م) harfleridir. Temel anlamı; gem vurmak, engellemek, sağlamlaştırmak, yargılamak, karar vermek ve adaleti tesis etmektir. Ayetin başında yer alan "velyahkum" (ve hükmetsin / yargılasın) kelimesi, "lâm" harfi (emir lâm'ı) ile kurulan bir emir kipi olup, İncil ehlinin (Hristiyanların) kendi ellerindeki ilahi metinle amel etmelerini ve yargılamalarını farz kılan hukuki bir direktiftir.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "atın ağzına takılan ve onu kontrol altında tutan gem" (hakeme) olduğunu belirtir. Hakimin verdiği karara hüküm denmesi, haksızlığı engelleyip toplumu ve arzuları kontrol altına almasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramını ilahi nizamın yeryüzündeki tatbikatı olarak tanımlar. Râgıb'a göre ayetteki bu emir kipi, dinin sadece soyut bir inanç sistemi olmadığını gösterir. İncil ehlinin İncil ile "hükmetmesi", o kitabın içindeki ahlaki ve hukuki kuralların hayata geçirilmesi (aksiyona dönüşmesi) zorunluluğudur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin siyaset ve hukuk felsefesi açısından önemini inceler. Kılıç'a göre Medine döneminde inen bu ayet, İslam toplumundaki "hukuki çoğulculuğun" (legal pluralism) anayasal temelidir. Kur'an, Hristiyanları (İncil ehlini) İslam hukukuna uymaya zorlamamış; bilakis onlara kendi ilahi metinleriyle (İncil ile) hükmetmelerini, kendi iç adalet mekanizmalarını vahyin kendi versiyonu üzerinden işletmelerini emretmiştir. Bu, farklı inanç gruplarının hukuki özerkliğini tanıyan muazzam bir evrensel hukuk beyanıdır.

        ehlu (أَهْلُ)

        Sözcüğün kökü "e-h-l" (أ ه ل) harfleridir. Temel anlamı; bir yere, bir kişiye veya bir fikre mensup olanlar, aile, ehliyet/liyakat sahipleri ve bir şeyin yandaşlarıdır. Ayette "ehlül İncîl" (İncil ehli / İncil'e mensup olanlar) şeklinde bir tamlama olarak geçerek, Hristiyan topluluğunu sosyolojik ve teolojik bir kimlik etrafında tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki şeyin veya kişinin arasındaki güçlü yakınlık, aidiyet ve ısınma" anlamının bulunduğunu söyler. Eve (mekana) ehil denmesi, insanın ona alışıp ısınmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramının sadece kan veya soy bağıyla sınırlı olmadığını, asıl ehliyetin inanç ve ideoloji ekseninde kurulduğunu tahlil eder. Râgıb'a göre "İncil ehli" nitelemesi, onlara bir onur verdiği gibi çok ağır bir sorumluluk da yükler. Bir kitaba "ehil" (mensup) olduğunu iddia edenler, o kitabın içindeki hükümlere uymak zorundadırlar; aksi takdirde aidiyet iddiaları boşa çıkar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu isimlendirmenin anlamına dikkat çeker. Kur'an bu ayette onları "Nasara" (Hristiyanlar) olarak değil, doğrudan "Ehl-i İncil" (İncil halkı) olarak isimlendirir. Aydar'a göre bu tercih, onların kimliğinin etnik bir kökene veya tarihi bir isme değil, doğrudan ellerindeki ilahi "metne" (İncil'e) olan sadakatlerine bağlandığını gösteren teolojik bir uyarıdır.

        İncîli (الْإِنجِيلِ)

        Sözcüğün kökeni Sami dilleri ve Yunanca havzasına ait olup Arapçalaştırılmış (muarreb) bir kelimedir. Ayette, Hz. İsa'ya indirilen ve Hristiyanların hükmetmekle sorumlu tutulduğu ilahi kitabın/mesajın ismidir.

        El-Cevâlîkî, el-Mu'arrab adlı eserinde bu kelimenin Arapça "n-c-l" kökünden türetilmeye çalışıldığını, ancak bunun zorlama olduğunu ve kelimenin saf Arapça olmayıp yabancı bir dilden Arap diline aktarıldığını belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin tam filolojik serüvenini çıkarır. Ona göre "İncîl" kelimesi, doğrudan Yunancadaki "Euangelion" (İyi haber / Müjde) kelimesinden türemiştir. Bu terim, Hristiyanlığın doğuşuyla birlikte Süryanice ve Habeşçe üzerinden Arap yarımadasına ulaşmış, Kur'an da muhataplarının bildiği bu kelimeyi kullanarak onu Hz. İsa'nın ilahi vahyinin özel adı yapmıştır.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın İncil kavramını tahlil ederken Ehl-i Kitap metinleriyle olan farklılığa odaklanır. Hristiyan geleneğinde İncil (Gospels), İsa'nın hayatını anlatan dört farklı yazarın (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) metinlerinden oluşurken; Kur'an, İncil'i tıpkı Tevrat gibi doğrudan gökten indirilen, içinde "hükümler, nur ve hidayet" bulunan tekil bir şeriat/yasa kitabı olarak kurgular. Ayette "İncil ile hükmetsinler" denmesi, o metnin salt bir biyografi veya ahlak öğüdü değil, bağlayıcı bir ilahi hukuk metni (yasama kaynağı) olduğunu ilan eder.

        enzele (أَنزَلَ)

        Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; inmek, konaklamak ve yüksek bir yerden aşağıya doğru düşmektir. "İf'âl" babından mazi (geçmiş zaman) fiil olan bu kelime, ayette "bimâ enzelallâhu fîh" (Allah'ın onun içinde indirdiğiyle) şeklinde geçerek, İncil'in kaynağının beşeri değil, tamamen ilahi (göksel) olduğunu ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin yüksek ve yüce bir makamdan daha aşağı bir seviyeye intikal etmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eylemini vahyin ontolojik bir süreci olarak açıklar. İnsanların kendi aralarında oluşturdukları yasalar (gelenekler/kanunlar) yatay bir düzlemde üretilirken, "inzâl edilen" hükümler dikey bir eksenden (müteal/aşkın boyuttan) yeryüzüne müdahale eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "inzâl" kavramını, Allah'ın insanlık tarihine aktif ve hukuki müdahalesi olarak okur. Izutsu'ya göre İncil ehlinin kendi uydurdukları kurallarla veya ruhban sınıfının çıkarlarıyla değil, sadece "Allah'ın indirdiğiyle" (bimâ enzelallâh) hükmetmelerinin emredilmesi, vahyin mutlak otoritesini teyit eder. Hüküm yetkisi insana aittir, ancak hükmün kaynağı inzal edilendir.

        fâsikûn (الْفَاسِقُونَ)

        Sözcüğün kökü "f-s-k" (ف س ق) harfleridir. Kelime, "fâsık" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; kabuğundan çıkmak, yoldan sapmak, sınırları aşmak ve itaat dairesinin dışına fırlamaktır. Ayetin sonunda "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıkların ta kendileridir" şeklinde geçerek, ilahi hukuku reddeden İncil ehlinin ahlaki ve ontolojik çöküşünü niteleyen son derece ağır bir sıfat olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelindeki en çarpıcı fiziksel anlamın "olgunlaşmış taze hurmanın ince kabuğunu yırtarak dışarı çıkması" olduğunu belirtir. Bu doğa olayı, insanın kendisini koruyan ilahi itaat (şeriat) zırhını yırtarak isyan alanına çıkmasını, hukuki ve ahlaki sınırları terk etmesini resmeden muazzam bir metafordur.

        Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kavramını "küfür" (inkar) ile kıyaslar. Küfür, hakikati baştan reddetmektir. Fısk ise, kişinin ilahi sözleşmeyi (mîsâk) ve elindeki kitabı (İncil'i) bildiği, hakikati tanıdığı halde, eylemsel olarak o kitabın yasalarını pervasızca ihlal etmesi, hevâ ve hevesi uğruna ilahi hükmü çiğnemesidir. İncil ehlinin "fâsık" olması, cehaletten değil, bilinçli bir isyandan ve ahlaki çürümüşlükten (kabuğu yırtmaktan) kaynaklanır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında "fısk" kelimesinin taşıdığı derin yozlaşmaya dikkat çeker. Izutsu'ya göre fâsık, toplumun manevi dokusunu bozan, ilahi adaleti (Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyi) reddederek kendi çıkarlarını dinleştiren kişidir. Bu, imanın tam zıttı olan varoluşsal bir sapmadır.

        Angelika Neuwirth, Mâide Sûresi'nin 44, 45 ve 47. ayetlerinin oluşturduğu muazzam retorik ve edebi kurguyu tahlil eder. Neuwirth'e göre Kur'an, "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse" formülünü üç ayette tekrarlayarak sistematik bir derecelendirme yapar. 44. ayette Tevrat'ı tahrif eden Yahudiler için "kâfirûn" (mutlak inkar edenler) denilir. 45. ayette kısas yasasını bozanlar için "zâlimûn" (hukuku karanlığa boğanlar) denilir. 47. ayette ise İncil'in manevi ve ahlaki (mev'ıza) boyutunu terk eden Hristiyanlar için "fâsikûn" (yoldan sapanlar) denilir. Bu üç kelime (kâfir, zalim, fâsık), vahyi reddetmenin teolojik, hukuki ve ahlaki yansımalarını bütünüyle kuşatan estetik ve kategorik bir ilahi manifestodur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X