اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
İnnâ enzelnâ-ttevrâte fîhâ huden venûr(un)(c) yahkumu bihâ-nnebiyyûne-lleżîne eslemû lilleżîne hâdû ve-rrabbâniyyûne vel-ehbâru bimâ-stuhfizû min kitâbi(A)llâhi vekânû ‘aleyhi şuhedâ-/(e)(c) felâ taḣşevû-nnâse vaḣşevni velâ teşterû bi-âyâtî śemenen kalîlâ(en)(c) vemen lem yahkum bimâ enzela(A)llâhu feulâ-ike humu-lkâfirûn(e)
-
Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin ve -Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- rablerine teslim olmuş zahidlerin, bilginlerin yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. o halde insanlardan korkmayın, benden korkun da ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.
İçinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Yani dalaletten hidayete, körlükten aydınlığa götüren kitabı. Hidayet bulmak isteyene doğru yolu gösteren, körlükten aydınlığa çıkmak isteyene de aydınlığı getiren.
Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin, yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri kitap. Bu ilahi beyanın muhteva ve anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ayette takdim ve tehir vardır; aslında Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin, zahidlerin ve bilginlerin kendisiyle hükmettikleri kitap, çünkü bilginlerden bazıları da kendilerini Allah'a teslim edenlerdendirler. Cenab-ı Hak haber vermektedir ki kendilerini Allah'a vermiş peygamberler ve bilginler, Tevrat'ın hükümleriyle Yahudiler için, yani onların aleyhine hüküm veriyorlardı. Burada lehine anlamına gelen "lam" harf-i cerri, aleyhine anlamına gelen ala harf-i cerri ile aynı anlamda kullanılmıştır, bu dilde caiz olan bir kullanım tarzıdır. Mesela Cenab-ı Hak "Eğer kötülük ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz" buyurmaktadır, yani kendi aleyhinize kötülük yapmış olursunuz. Bu ayet hakkında şöyle de denilmiştir: Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberler onunla hükmediyorlar. Buradaki "eslemu" (أَسْلَمُوا) fiili, "işlerini ve kendilerini Allah'a teslim eden ve O'na boyun eğen" anlamına gelir. Onlar, can korkusu yaşasalar bile yine de Yahudiler arasında kitaptaki hükümlerle hüküm vermişlerdir; şayet onlar Allah'a itaat eder ve verilen hükmü kabul ederlerse, o takdirde kendileri lehine hüküm verir demektir.
*Bilginler ve zahidler anlamına gelen "el-ahbar ve'r-rabbaniyylın" (الْأَحْبَارُ وَالرَّبَّانِيُّونَ) kelimelerinin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları rabbaniyylın Yahudi alimleri, ahbar da hıristiyan alimleridir. Bunların ikisi de aynı şey olup farklı iki isimle nitelendirilmişlerdir.
Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için, yani kendilerinden Allah'ın kitabını korumaları istenen züıidler ve bilginler, yani Allah'ın kitabından kendilerine çağrı yapılmış, onlar da o kitabı korumuşlardır. "İstihfüz" (اِسْتِحْفَاظ) kelimesi, muhafaza edilmesini istemek anlamına gelir, yani Allah Teala kitabın korunmasını onlara havale etmiştir. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi, yani Tevrat'ta bulunan hükümlerin hak olduğuna hepsi şahitti. Şahitleri idi anlamındaki ifade, Resulullah'ın onlar için vermiş olduğu hüküm, Tevrat'taki hükümle aynı olduğuna şahittiler anlamına da gelebilir.
O halde insanlardan korkmayın, yani Cenab-ı Hakk'ın aleyhlerine verdiği hükümden dolayı insanlardan korkmayın, Benden korkun! Allah Teala, onların şerrine ve kötülüğüne karşı Peygamberine güvence vermekte ve sadece kendisinden korkmasını emretmektedir; çünkü Allah, onların yapacakları kötülükleri ve verecekleri eziyetleri önlemeye yeter.
Şöyle de denilmiştir: O halde insanlardan korkmayın, benden korkun mealindeki ilahi kelam, onların bilginlerine hitap etmektedir. Yani Tevrat'ın hükmünü kendilerine bildirmenizden dolayı insanlardan korkmayın, benden korkun! Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Bu hitap ayetteki ikinci yoruma yöneliktir.
Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir. İşte böyle, Allanın indirdiği hükmü inkar eden ve onu hak görmeyen kişi kafirdir.
Yorumu Yorumla
-
enzelne (أَنزَلْنَا)
Sözcüğün kökü "n-z-l" (ن ز ل) harfleridir. Temel anlamı; inmek, yüksek bir yerden aşağıya doğru hareket etmek ve konaklamaktır. "İf'âl" babından mazi (geçmiş zaman) fiil olan bu kelime, Mâide Sûresi 44. ayette "innâ enzelnet tevrâte" (şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik) şeklinde geçerek, ilahi vahyin kaynağını ve insana ulaşma biçimini ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyin yüksek bir makamdan daha aşağı bir seviyeye doğru yönelmesi ve oraya yerleşmesi" anlamı taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "inzâl" (indirme) eylemini sıradan bir fiziksel düşüşten ayırır. Ona göre vahyin indirilmesi, bilginin, nurun ve ilahi iradenin aşkın (yüce/müteal) boyuttan, insanın idrak edebileceği kelimeler ve yasalar formunda yeryüzüne (madde alemine) aktarılmasıdır. Ayette fiilin "Biz" (innâ) zamiriyle kullanılması, Tevrat'ın tahriften önceki mutlak ve kutsal ilahi kaynağını tescil eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişimsel (semantik) evreninde vahiy kavramını tahlil ederken, "enzelne" eyleminin Allah ile insan arasındaki o ontolojik dikey boyutu (vertical communication) kurduğunu belirtir. Izutsu'ya göre bu kelime, insanın kendi aklıyla ürettiği yasaları iptal eden ve "yukarıdan gelen" yasanın (Tevrat'ın) mutlak otoritesini yeryüzüne dikte eden bir eylemdir.
huden (هُدًى)
Sözcüğün kökü "h-d-y" (ه د ي) harfleridir. Temel anlamı; yol göstermek, nazikçe rehberlik etmek, doğru hedefe ulaştırmak ve karanlıktan aydınlığa çıkarmaktır. Ayette "fîhâ huden" (onun/Tevrat'ın içinde bir hidayet vardır) şeklinde geçerek, vahyin ontolojik işlevini niteleyen kavram olarak kullanılır.
İbn Fâris, kök anlamını "öncülük etmek ve birini varmak istediği yere nezaketle, şefkatle ulaştırmak" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını insanın akli ve ahlaki pusulası olarak tahlil eder. Râgıb'a göre Tevrat'ın "huden" (rehber/yol gösterici) olması, insanın nefsine ve şeytana karşı verdiği mücadelede yoldan çıkmasını (dalalet) engelleyen kuralları (kısas, adalet) içinde barındırmasıdır.
Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi zihniyeti ile İslami (ve İbrahimi) nizamı kıyaslarken, "huden" kelimesini karanlıktan çıkışın sembolü olarak okur. Yeryüzünde insan kendi tutkularıyla yönünü kaybeder; hidayet ise bu kaotik ve yönsüz çölde ilahi yasanın çizdiği o güvenli ve aydınlık yoldur.
nûr (نُورٌ)
Sözcüğün kökü "n-v-r" (ن و ر) harfleridir. Temel anlamı; ışık, aydınlık, parlayan şey ve karanlığı (zulmeti) ortadan kaldırandır. Ayette Tevrat'ın ikinci temel vasfı olarak "ve nûrun" (ve bir nur/aydınlık vardır) şeklinde geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "gizli olanı açığa çıkaran, eşyanın gerçek sınırlarını ve mahiyetini gösteren aydınlatıcı unsur" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "nur" kelimesini fiziksel güneş veya ateş ışığından ayırarak teolojik bağlamda ele alır. Râgıb'a göre Tevrat'taki "nur", insanın vicdanını, aklını ve idrakini aydınlatan; hak ile batılı (doğru ile yanlışı) birbirinden gözle görülürcesine kesin bir şekilde ayırmasını sağlayan ilahi bilgidir. Hidayet (huden) yolu gösterirken, nur o yoldaki engelleri ve hakikati görünür kılar.
eslemû (أَسْلَمُوا)
Sözcüğün kökü "s-l-m" (س ل م) harfleridir. Temel anlamı; barışta olmak, teslim olmak, itaat etmek, boyun eğmek ve her türlü noksanlıktan salim (güvende) olmaktır. Ayette "yahkumu bihen nebiyyûnellezîne eslemû" (onunla, teslim olmuş peygamberler hükmederdi) şeklinde geçerek, Yahudi peygamberlerinin (Musa, Harun, Davud, Süleyman vb.) temel ontolojik duruşunu tanımlar.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "itaat etmek, karşı gelmeyi bırakmak ve barış/güvenlik dairesine girmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "teslimiyet" eyleminin İslami teolojideki yerini tahlil ederken, bunun korkudan kaynaklanan zoraki bir boyun eğiş olmadığını; akılla ve kalple ilahi iradenin mutlak üstünlüğünü kabul edip nefsin arzularını (hevasını) o iradeye kurban etme (silm) hali olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, bu ayetteki kullanımın Kur'an'ın dinler tarihi felsefesi açısından taşıdığı öneme dikkat çeker. Izutsu'ya göre "eslemû" (teslim oldular) fiili, İslam'ın sadece Hz. Muhammed ile başlamadığını; Yahudi tarihinde gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin aslında ontolojik olarak "Müslüman" (Allah'a teslim olmuş kimseler) olduklarını ilan eder. Bu kelime, dini aidiyeti etnik veya kabilesel bir isimden çıkarıp evrensel bir ahlaki tavra (teslimiyete) indirger.
hâdû (هَادُوا)
Sözcüğün kökü "h-v-d" (ه و د) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, yavaşça hareket etmek, tövbe etmek ve Yahudi olmaktır. Ayette "lillezîne hâdû" (Yahudi olanlar/Yahudileşenler için) şeklinde, Tevrat'ın kurallarıyla yargılanan hedef kitleyi sosyolojik ve dini bir kimlik olarak nitelemek üzere kullanılır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeye yumuşaklıkla ve sükûnetle geri dönmek" anlamının bulunduğunu söyler. İsrailoğulları'nın buzağıya tapma günahından sonra "biz sana döndük/tövbe ettik" demelerinden (hûdnâ ileyke) dolayı onlara "Yahudi" dendiği etimolojik bir görüştür.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin doğrudan İbranice "Yehûd" veya Aramice/Süryanice "Yihūdāyē" (Yahuda kabilesine mensup olanlar) kelimesinden Arapçaya fiilleştirilerek (hâdû - Yahudi oldular) aktarıldığını (muarreb) ifade eder. Jeffery'ye göre Kur'an, teolojik teslimiyeti (eslemû) "din" olarak, "hâdû" kelimesini ise tarihsel ve sosyolojik bir mezhep/grup adı olarak konumlandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'daki kullanım formuna dikkat çeker. Kur'an genellikle "İsrailoğulları" kelimesini tarafsız veya olumlu tarihsel bağlamlarda kullanırken; "ellezîne hâdû" (Yahudileşenler) kelimesini daha çok şeriatı daraltan, dini millileştiren ve kelimeleri tahrif eden polemik bağlamlarında kullanır. Bu fiil, evrensel vahyin (Tevrat'ın) etnik bir tekele alınışının ismidir.
rabbâniyyûne (الرَّبَّانِيُّونَ)
Sözcüğün kökü "r-b-b" (ر ب ب) harfleridir. Temel anlamı; terbiye etmek, beslemek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmaktır. Ayette Tevrat ile hükmetme yetkisine ve bilgisine sahip din adamlarını, ruhani liderleri (rabbanileri) tanımlar.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi adım adım, özenle ve onun tabiatına uygun şekilde büyüterek kemale (olgunluğa) erdirmek" olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, bu kelimenin Arapça "Rabb" kökünden türetilmiş gibi görünse de, aslında geç antik çağda Filistin ve Mezopotamya havzasındaki Yahudi din adamlarına verilen Aramice/Süryanice "Rabbān" (üstadımız/efendimiz) unvanının doğrudan Arapçalaşmış formu olduğunu tahlil eder. Kur'an, bölgenin dini terminolojisini tam isabetle kullanarak, yetkiyi elinde tutan ruhani elit sınıfı bu isimle anar.
Gabriel Said Reynolds, "Rabbâniyyûn" kelimesinin Kur'an'daki geç antique (geç antik çağ) bağlamını inceler. Ona göre bu kelime, doğrudan Rabbinik Yahudilik (Rabbinic Judaism) kurumunu temsil eder. Tevrat'ın sadece peygamberler (nebiyyûn) tarafından değil, peygamberlikten sonraki dönemde bu "rabbani" otorite tarafından da uygulandığını teyit eden tarihsel bir referanstır.
ahbâru (الْأَحْبَارُ)
Sözcüğün kökü "h-b-r" (ح ب ر) harfleridir. Kelime, "hıbr" veya "habr" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; mürekkep, yazı yazmak, güzelleştirmek, iz bırakmak ve bilgindir. Ayette "Rabbâniyyûn" ile birlikte zikredilerek, Tevrat'ı okuyan, yazan ve öğreten Yahudi bilginlerini (din bilginlerini/yasa öğretmenlerini) ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin üzerinde kalıcı ve güzel bir etki/iz bırakmak" anlamının bulunduğunu söyler. Mürekkebe (hibr) bu ismin verilmesi kağıtta iz bırakmasındandır. Alime (din bilginine) "hıbr" denmesi ise, ilminin toplum üzerinde bıraktığı güzel ve kalıcı etkiden dolayıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik serüvenini Yahudi geleneği üzerinden okur. Ona göre bu kelime, İbranice "Hābêr" (arkadaş/meslektaş) veya Aramice "Habrā" kelimesinden türemiştir ve Yahudi eğitim kurumlarında (Yeşiva) bir araya gelen, Tevrat'ı mütalaa eden akademisyenler ve fıkıh bilginleri için kullanılan teknik bir terimdir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde ayetin hiyerarşik yapısına dikkat çeker. Ayet, yargı ve yasa koruma görevini sırasıyla; peygamberler (nebiyyûn), ruhani/yönetici otoriteler (rabbâniyyûn) ve nihayet metin üzerinde çalışan, hukuk üreten alimler (ahbâr) şeklinde sıralayarak, Ehl-i Kitab'ın kendi içindeki ruhban ve ulema sınıflarını net bir şekilde birbirinden ayırır ve her birini "Allah'ın kitabını korumakla" sorumlu tutar.
istuhfizû (اسْتُحْفِظُوا)
Sözcüğün kökü "h-f-z" (ح ف ظ) harfleridir. Temel anlamı; korumak, gözetmek, ezberlemek, zayi olmasını engellemek ve bir şeye bekçilik etmektir. "İstif'âl" babından meçhul (edilgen) fiil olan bu kelime, ayette "bimestuhfizû min kitâbillâhi" (Allah'ın kitabından korunması kendilerine emanet edilenlerle / korumakla görevlendirildikleri şeyle) şeklinde, din adamlarının metin üzerindeki o ağır ontolojik ve hukuki sorumluluklarını tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya bilginin kaybolmaması, bozulmaması ve tahrif edilmemesi için ona özenle mukayyet olmak, bekçilik yapmak" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "istihfâz" eyleminin sıradan bir muhafaza olmadığını açıklar. Râgıb'a göre "istif'âl" vezni, bir şeyin "talep edilmesini" ve "emanet edilmesini" ifade eder. Allah, Tevrat'ı koruma işini peygamberlere, rabbanilere ve ahbara "emanet etmiş", onları bu kitabın bizzat koruyucuları (bekçileri) olarak görevlendirmiştir. Onların Tevrat'ın hükümlerini rüşvetle satmaları veya değiştirmeleri, sıradan bir günah değil, devasa bir emanete hıyanet eylemidir.
şuhedâe (شُهَدَاءَ)
Sözcüğün kökü "ş-h-d" (ش ه د) harfleridir. Kelime, "şehîd" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; hazır bulunmak, bizzat şahit olmak, kesin bilgiyle tanıklık etmek ve şahadet etmektir. Ayette "ve kânû aleyhi şuhedâe" (ve onlar onun üzerine şahitlerdi) şeklinde geçerek, din adamlarının Tevrat'ın doğruluğuna ve o hükümlerin tahrif edilmediğine dair üstlendikleri ahlaki tanıklığı ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir olaya veya nesneye bizzat görerek, orada hazır bulunarak vakıf olmak ve bunu yalanlanamaz bir bilgi olarak teyit etmek" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, şahitlik kavramını bilginin en üst derecesi olarak tahlil eder. Din adamları (ahbar ve rabbaniyyun), sıradan halktan farklı olarak Tevrat'ın hakikati üzerinde "şuheda"dır; yani onlar metnin ne dediğini kesin olarak (yakinen) bilirler. Bilerek ve şahit olarak hakikati gizlemeleri, onların suçunu (küfrü) affedilemez boyutlara taşır.
tahşev (تَخْشَوُا)
Sözcüğün kökü "h-ş-y" (خ ش ي) harfleridir. Temel anlamı; korkmak, saygı duymak ve bilginin getirdiği bir ürperti hissetmektir. Ayette "felâ tahşevûn nâse" (o halde insanlardan korkmayın) şeklinde olumsuz emir kipiyle, yargıçlara ve din adamlarına yönelik psikolojik ve ahlaki bir uyarı olarak geçer.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "kalpte oluşan saygı, çekinme ve endişe hissi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" kavramı ile sıradan korku olan "havf" kavramı arasındaki teolojik farkı tahlil eder. Râgıb'a göre "havf", bedensel bir zarardan veya tehlikeden duyulan reflekssel bir korkuyken; "haşyet", karşısındaki varlığın yüceliğini, bilgisini ve otoritesini idrak etmekten doğan saygı dolu ve varoluşsal bir korkudur. Allah, adaleti uygularken sıradan insanların veya yöneticilerin tepkisinden korkmayı (haşyeti) yasaklar ve bu saygı/korku makamının sadece Kendisine ("vahşevni" / benden korkun) tahsis edilmesini emreder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında bu kelimenin rolünü incelerken, haşyetin insanı yozlaşmaktan koruyan en temel bariyer olduğuna dikkat çeker. Adaleti uygulayan bir din adamı (ahbar) veya yargıç, toplum baskısından veya güçlülerin tehdidinden (nâs) "haşyet" duymaya başladığı an, hukuku satar (tahrif eder). İlahi yasa, ancak sadece Allah'tan haşyet duyan (korkan) otoriter ve bağımsız karakterler tarafından ayakta tutulabilir.
teşterû (تَشْتَرُوا)
Sözcüğün kökü "ş-r-y" (ش ر ي) harfleridir. Temel anlamı; satın almak, takas etmek, bir şeyi verip yerine başka bir şey almaktır. Ayette "ve lâ teşterû bi âyâtî" (benim ayetlerimi/yasalarımı satın almayın/değişmeyin) şeklinde olumsuz emir kipiyle geçerek, ilahi hükümlerin rüşvet veya makam karşılığında esnetilmesini (satılmasını) ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir malı veya bedeli başka bir şeyle değiştirmek, ticari bir sözleşme ile elden çıkarmak" anlamının yattığını söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "ilahi ticaret" (divine commerce) sözlüğünde bu eylemin merkeziliğini tahlil eder. Izutsu'ya göre "iştirâ" (satın alma/takas), Kur'an'da genellikle insanın ebedi ve değerli olan ahireti (ayetleri) verip, yerine değersiz ve fani olan dünyalığı (semenen kalîlen) alması eylemini tasvir eden muazzam bir ticari metafordur. Mekke'nin ve Medine'nin ticaret aklına hitap eden Kur'an, din adamlarının verdiği yozlaşmış fetvaları basit bir yalan olarak değil, ontolojik bir "iflas" ve "kötü bir ticaret" (teşterû) olarak yargılar.
semenen (ثَمَنًا)
Sözcüğün kökü "s-m-n" (ث م ن) harfleridir. Temel anlamı; değer, fiyat, bedel ve bir malın karşılığı olan paradır. Ayette "semenen kalîlâ" (az bir bedel/değersiz bir fiyat) tamlaması içerisinde, ayetleri satmanın karşılığında elde edilen dünyevi çıkarı tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin ticaret esnasında biçilen karşılığı, yerine geçen değer" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "semen" kavramını ahiret bağlamında ele aldığında, "kalîl" (az) sıfatının önemini açıklar. Râgıb'a göre, yeryüzünün bütün altınları (milyarlarca değerindeki rüşvetler) bile verilse, sonsuz olan ilahi yasanın (ayetlerin) karşılığında bunlar daima "az, komik ve değersiz" (semenen kalîl) kalmaya mahkumdur. Ayetleri satarak alınan her bedel, doğası gereği fani ve ucuzdur.
kâfirûn (الْكَافِرُونَ)
Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Kelime, "kâfir" (örten/inkar eden) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, hakikati inkar etmek ve nimete nankörlük etmektir. Ayetin sonunda "ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul kâfirûn" (Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir) şeklinde geçerek, ilahi hukuku iptal etmenin teolojik sonucunu mutlak bir dille ilan eder.
İbn Fâris, bu kökün "fiziksel veya manevi bir şeyi kalın bir örtüyle kapatmak, görünmez kılmak" anlamına geldiğini belirtir. Çiftçiye tohumu toprağa örttüğü için, geceye de eşyanın üzerini siyahlığıyla örttüğü için "kâfir" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının epistemolojik boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre burada kastedilen küfür, sadece Allah'ın varlığını reddetmek (ateizm) değildir. Allah'ın varlığına inandığını iddia etse bile, O'nun gönderdiği yasaları (hükmü) beğenmemek, onları kendi ürettiği kanunlarla değiştirmek veya rüşvetle o ilahi kanunun üzerini "örtmek" (k-f-r), hakikate yapılmış mutlak bir örtbas eylemidir ve sahibini teolojik olarak "kâfir" yapar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu son cümlesini nüzul sebebi ve siyaset felsefesi üzerinden inceler. Medine'deki Yahudiler Tevrat'taki recm cezasını (Allah'ın indirdiğini) kendi soylularına uygulamamak için yüzlerini karartma ve kırbaçlama şeklinde daha hafif bir cezaya dönüştürmüşlerdi. Öztürk'e göre, Kur'an bu ayetle sadece onlara değil, tüm insanlığa şu evrensel ilkeyi koyar: İnsanın kendi aklını (veya menfaatini), Allah'ın koyduğu açık hukukun üstünde görerek ilahi yasayı iptal etmesi, egemenliği Allah'tan çalma girişimidir ve bu cüretin Kur'an lügatindeki yegane adı "mutlak küfür"dür (kâfirûn). Toshihiko Izutsu'nun tabiriyle bu, vahye karşı yapılmış en büyük "ontolojik isyan"dır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla