Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 42. Ayet

    سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـٔاًۜ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Semmâ’ûne lilkeżibi ekkâlûne lissuht(i)(c) fe-in câûke fahkum beynehum ev a’rid ‘anhum(s) ve-in tu’rid ‘anhum felen yadurrûke şey-(en)(s) ve-in hakemte fahkum beynehum bilkist(i)(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuksitîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adil olanları sever.

      Onlar, hep yalana kulak veren kimselerdir. Bu ilahi kelam iki şekilde yorumlanabilir. Biri, onlar kulak verirler, yani ne söylediğini bilmek ve kendisini yalanlamak için Resulullah'a (s.a.) kulak verirler. Diğeri de, Onlar, hep yalana kulak veren kimselerdir, yani kendilerine söylenen yalanları benimseyen kimselerdir; onlar kendilerine söylenen yalanları kabul eden kimselerdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar durmadan haram yiyen kimselerdir. Bazıları şöyle demiştir: Her türlü haram "suht"tur (سُحْت). Suht kelimesi her haramın adı ise, haramın her çeşidini ve bütün kafirleri yahut çoğunu içine alır. Diğer bazı alimler ise: Suht, hüküm verirken rüşvet almaktır. Şayet suht bu ise, ayet-i kerime insanların liderlerine yönelik olur, onlar insanlar arasında hüküm veren rüşvet alan liderlerdir.

      Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Bu ilahi kelamın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilahi beyan, muhayyerlik ifade etmektedir; insanlar davalarını devlet başkanına götürdüklerinde dilerse aralarında hüküm verir, dilerse onlardan yüz çevirip, hüküm vermez. Fakat bu ayet, "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma!" mealindeki ayetle neshedilmiştir; Allah Teala burada insanlar kendilerine başvurduklarında aralarında hükmetmesini emretmekte, onların arzularına uymayı da engellemektedir; onların arasında hükmetmeyi terk etmek arzularına uymak demektir. Cenab-ı Hak, "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Onlardan sakın!" buyurmaktadır. Alimler yukarıdaki ayetin bu ayetle neshedildiğini söylemişlerdir. Ne var ki her ikisini uzlaştırmak da mümkündür. Allah Tealanın Aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir, mealinde emri, savaşmakta olan toplumlar hakkındadır, onlar darulislama emanla girer, davalarını devlet başkanına arz ederler, bu durumda başkan muhayyerdir, dilerse onları kendi güvenlik bölgelerine gönderir, verdiği güvenceyi bozar ve aralarında hüküm vermez, dilerse onları emanları üzere bırakır ve aralarında hüküm verir; işte muhayyerliğin manası budur. En doğrusunu Allah bilir. "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Onlardan sakın!" mealindeki ayet ise, bizim hükümlerimize razı olan antlaşmalı ve dolaylı olarak bizim hükmümüze rıza gösteren gayri müslimler hakkındadır; onlar davalarını hakime götürdüklerinde onun aralarında hüküm vermesi gerekir, aralarındaki meseleyi hükme bağlaması konusundaki isteklerini geri çeviremez. Çünkü hakim, bizim vereceğimiz hükme razı olan o insanlara verilen sözleri ve yapılan antlaşmayı bozamaz. Bu sebeple aralarında hüküm vermesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri, onlardan yüz çevirmesi kendilerine yönelik bir eziyet durumunda olabilir, onlar bunu öyle kabul edebilir. Cenab-ı Hak böyle bir durumda kendisine bir zararın gelmeyeceği konusunda peygamberine güvence vermektedir. Diğeri de, Sana hiçbir zarar veremezler, yani içinde bulundukları zarar seni etkilemez, o zarar onlara yöneliktir, şu ilahi beyanda olduğu gibi: "Onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir"; "Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur".

      Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Bu cümle şu ayetlerle aynı manaya gelmektedir: ''Allah için şahitlik eden kimseler olun". ''Allah size insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder". Şüphesiz Allah adil olanları sever, yani verdikleri hükümlerde adil olanları sever.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        semmâûne (سَمَّاعُونَ)

        Sözcüğün kökü "s-m-a" (س م ع) harfleridir. Temel anlamı; işitmek, kulak vermek ve dinlemektir. 41. ayette de geçen bu kelime, 42. ayette "semmâûne lil kezib" (yalana can kulağıyla dinleyenler/yalan için dinleyenler) şeklinde tekrar edilerek, bu fiilin münafıkların ve bozulmuş Ehl-i Kitab'ın kalıcı, kronikleşmiş ve varoluşsal bir karakteri olduğunu vurgular.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "sesi idrak etmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fa'âl" mübalağa vezninin (semmâ') eylemin sürekliliğini gösterdiğini tahlil eder. Râgıb'a göre onlar yalanı tesadüfen duymamışlardır; onların fıtratları o kadar bozulmuştur ki, kulakları sadece yalana (kezib) frekanslıdır, gerçeği (hakkı) işitme yetilerini kendi iradeleriyle felç etmişlerdir.

        akkâlûne (أَكَّالُونَ)

        Sözcüğün kökü "e-k-l" (أ ك ل) harfleridir. Temel anlamı; yemek, yutmak, tüketmek ve mülk edinmektir. Ayette "akkâlûne lis suht" (haramı/rüşveti doymak bilmeksizin yiyenler) şeklinde "fa'âl" mübalağa (abartı) vezninde geçerek, yalan üretenlerin ardındaki asıl ekonomik ve hastalıklı motivasyonu açığa çıkarır.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin bedenin içine alınması, yok edilmesi ve eksiltilmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ekl" (yeme) fiilinin fiziki doymaktan ziyade, meşru veya gayrimeşru bir yolla kazanıp tüketmeyi ifade ettiğini söyler. Râgıb'a göre "akkâl", midesi doysa da hırsı hiç doymayan, rüşveti (suht) yaşam tarzı haline getirmiş doyumsuz bir oburluğu temsil eder. Bu kelime, ahlaki yozlaşmanın bedensel bir çöküşle birleştiği anı resmeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "ilahi ticaret" ve mülkiyet kavramlarını incelerken, bu kelimenin teolojik ağırlığına dikkat çeker. Yalan dinlemek (semmâ') zihinsel bir hastalıktır; haram yemek (akkâl) ise bedensel/ekonomik bir hastalıktır. Izutsu'ya göre bu iki mübalağa sıfatı yan yana geldiğinde, dinin ve hukukun satılarak karşılığında dünyevi bir kazanç (rüşvet) elde edildiği o nihai iflas (hüsran) tablosu ortaya çıkar.

        suht (السُّحْتِ)

        Sözcüğün kökü "s-h-t" (س ح ت) harfleridir. Temel anlamı; kökünü kazımak, helak etmek, bereketi yok etmek ve utanç verici, haram kazançtır. Ayette, Ehl-i Kitab'ın veya münafıkların yalan hükümler vererek karşılığında aldıkları rüşveti/haksız kazancı ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin derisini yüzmek, onu tamamen sıyırıp yok etmek ve kurutmak" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "suht" kavramını sadece "haram" kelimesinden ayırarak felsefi bir boyuta taşır. Haram, hukuki bir yasaktır. Suht ise "yiyen kişinin fıtratını kurutan, toplumun ahlakını kazıyan, dinin bereketini sıfırlayan" varoluşsal bir zehirdir. Onların yediği rüşvet, midelerine inen bir gıda değil, kalplerini (kulûbehum) eriten bir ateştir. Rüşvetin suht olarak isimlendirilmesi, onun ontolojik yıkıcılığındandır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamını tahlil eder. Kur'an'ın bu kelimeyle özellikle Yahudi din adamlarına (hahamlara) yüklendiğini, onların Tevrat'ın hükümlerini (özellikle recm ve kısas hükümlerini) zenginler lehine hafifletmek için (tahrif) aldıkları rüşvetleri "suht" (bereketsiz, dini yok eden para) olarak damgaladığını belirtir. Adaletin satılması, yeryüzündeki en büyük suht eylemidir.

        câûke (جَاءُوكَ)

        Sözcüğün kökü "c-y-e" (ج ي أ) harfleridir. Temel anlamı; gelmek, ulaşmak, varmak ve getirmektir. Ayette "fe in câûke" (eğer sana gelirlerse) şeklinde, kendi yargıçlarının adaletsizliğinden (suht) kaçıp, son çare olarak Hz. Peygamber'in hukukuna başvurmak üzere Medine'de onun huzuruna gelmelerini ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya kimsenin bulunduğu yerden kalkıp başka bir yere veya kişinin yanına intikal etmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, bu "gelme" eyleminin samimi bir iman arayışından (hidayetten) kaynaklanmadığını belirtir. Onların Peygambere gelmeleri (câûke), onun peygamberliğini kabul ettikleri için değil, aralarındaki ihtilafta (cinayet/kısas davalarında) kendi menfaatlerine uygun, daha hafif bir hüküm koparabilme umuduyladır. Bu, ilahi hukuku araçsallaştıran siyasi bir gelişdir.

        fahkum (فَاحْكُم)

        Sözcüğün kökü "h-k-m" (ح ك م) harfleridir. Temel anlamı; gem vurmak, engellemek, sağlamlaştırmak, yargılamak, karar vermek ve adaleti tesis etmektir. "Hüküm" kelimesi, bir şeyin bozulmasına veya haksızlığa uğramasına engel olan karar demektir. Ayette "fahkum beynehum" (aralarında hükmet/yargıla) şeklinde Hz. Peygamber'e verilen hukuki inisiyatifi bildiren emir kipi olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün fiziksel temelinin "atın ağzına takılan ve onu kontrol altında tutan gem" (hakeme) olduğunu belirtir. Hakimin verdiği karara hüküm denmesi, haksızlığı engelleyip toplumu kontrol altına almasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramını ilahi nizamın yeryüzündeki temsilcisi olarak tanımlar. Râgıb'a göre ayette peygambere verilen yargılama (hükmetme) yetkisi, o kişilerin inanıp inanmamalarından bağımsız olarak, objektif ve evrensel bir hukuk normunun uygulanmasıdır. Peygamber, onların "suht" yiyen hahamları gibi değil, ilahi yasanın (gemin) tarafsız bir uygulayıcısı olarak konumlandırılır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin siyaset felsefesi açısından önemini vurgular. "Fahkum" (Hükmet) emri veya "a'rıd" (Yüz çevir) seçeneği, İslam'ın ilk döneminde Medine Vesikası (sözleşmesi) ile kurulan çok hukuklu (hukuki çoğulculuk) sistemin anayasal zeminidir. Müslüman olmayanlar (Ehl-i Kitap), kendi iç işlerinde kendi hukuklarına tabi iken, kendi rızalarıyla başvurmaları (câûke) durumunda İslam peygamberi onlar arasında hüküm verme yetkisine sahip kılınmıştır.

        kıst (الْقِسْطِ)

        Sözcüğün kökü "k-s-t" (ق س ط) harfleridir. Temel anlamı; pay, nasip, adalet, denge ve hakkı gözetmektir. Zıttı olan "kâsit" (zalim/haktan sapan) kelimesi de aynı köktendir. Ayette "ve in hakemte fahkum beynehum bil kıst" (eğer hükmedersen aralarında adaletle/hakkaniyetle hükmet) şeklinde, yargılamanın ontolojik sınırını belirler.

        İbn Fâris, bu kökün iki zıt anlama (ezdâd) geldiğini söyler: Birincisi adaletten sapmak (kâsıt), ikincisi ise mutlak adaletle davranmaktır (muksit). Kıst, terazinin iki kefesini eşitleyen ağırlık (pay) demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıst" kavramını sıradan bir eşitlikten ayırır. Kıst, herkese aynı şeyi vermek değil, herkese "hak ettiğini" eksiksiz ve fazlasız olarak vermektir. Râgıb'a göre ayette peygambere "kıst ile hükmet" denmesi; sana gelenler münafık da olsa, dininle alay edenler (yestehzi'ûne) de olsa, onların düşmanlığı seni adaletsizliğe sevk etmemeli uyarısını taşıyan mutlak bir hukuk emridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "kıst" kavramının İslam'ın sosyal adalet idealinin özü olduğunu tahlil eder. Izutsu'ya göre "kıst", duygulardan, öfkeden ve kabile asabiyetinden tamamen arınmış evrensel, objektif bir ilahi dengedir. Allah'ın "muksitîn"i (adaletlileri) sevmesi (innallâhe yuhıbbul muksitîn), İslam'ın hukuku kılıçtan ve kinden üstün tuttuğunun en net ve teolojik ilanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X