وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
38. Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah'tan bir ibret olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.
39. Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve halini düzeltirse bilsin ki Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
Hırsızın Cezası
Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin. Bu ayet-i kerime hırsızlar hakkında genel (anı), hırsızlık hakkında özel (has) bir hüküm ifade etmektedir, çünkü ayet hırsızlık fiiline muhatap olan herkesi içine almaktadır. Bununla birlikte bazı hırsızlardan, mesela kendi mahremlerinin malından çalanlar yahut malda mülkiyetin kendisinin olduğu şeklinde yorumlanan kişiler veya malın alış şeklinde şüphe bulunan kişilerden had cezasını kaldırmak caizdir. Çünkü böyle yorumlanamayan ve o şüphe de bulunmadan hırsızlık yapanların elleri kesilir; dolayısıyla ayet-i kerime hırsızlar hakkında umum ifade eder. İbn Abbas'ın, bu ayet anı mıdır, has mıdır diye sorulduğunda, has değil bilakis anıdır, demesi de bunu teyit eder, yani bütün hırsızlar hakkında genel bir hükümdür. Görmez misin ki başka bir rivayette ona sorulduğunda şöyle söylemiştir: Erkeklerden ve kadınlardan hırsızlık yapanların elleri kesilir. Bizim görüşümüz ise şudur: Ayet hırsızlık fiili hakkında özeldir (has), çünkü kendisinden kıymetsiz ve önemsiz bir şey çalınan insanın kalbi, bunun için hırsızın elinin kesilmesine dayanamaz. Dolayısıyla Cenab-ı Hak'tan gelen bu hitap, hırsızlık lafzının kullanıldığı her fiil için değil belli bir değerde çalınan mal için hüküm ifade eder. Bunun gibi ayetteki el kesme ifadesi de, her ne kadar el denince parmaklardan omuza kadar olan yer akla gelirse de, sadece bilekten (keff: avuç, el ayası) kesmeyi kastetmektedir. Çünkü alimler arasında farklı görüşler bulunsa da, omuzdan veya dirsekten kesilmeyeceğinde ittifak vardır, dirsekten sonra hangi noktadan kesileceği konusunda ise farklı görüşler vardır. Bazılarına göre, avucun değil sadece parmakları kesilir. Bize göre, avuçla beraber parmakların kesilmesi gerekir, çünkü herhangi bir şey ancak onlarla tutulmakta ve alınmaktadır. Ayetteki kesme emri geneldir (anı), ama maksat elin tamamı değil bir kısmıdır. Keza Ellerini kesin anlamına gelen cümledeki kesme emri anıdır, kimin keseceği açıklanmamaktadır; buradaki "kesiniz" emrinin muhatabı devleti yönetenlerdir. Bütün bunlar, lafzın anı oluşu ile daima umumun kastedilmediğini, keza has olması ile de her zaman hususun kastedilmediğini gösterir. Aslında bütün bunlar bir delille bilinir; anı umum deliliyle, has da husus deliliyle oluşur. Dolayısıyla bu "has olduğuna dair delil getirilinceye kadar hüküm daima anı ifade eder" diyenlerin görüşlerini bozmaktadır.
Eğer bize şöyle bir itiraz yapılırsa: Hırsızlık suçunun cezası, bu fiilin işlenmesinde kullanılan ele uygulanmasının hikmeti ne olabilir; halbuki kısas, zina ve diğer suçların cezası kullanılan özel organlara uygulanmıyor? İnsan, birini öldürdüğü zaman eli kesilmiyor, halbuki öldürme fiilini eliyle işlemişti. Bunun gibi zina edildiğinde de zina suçunu işleyen organa değil, o fiili işlemeyen diğer uzuvlara uygulanıyor; hırsızlık suçunda ise özellikle o suçu işleyen organa ceza veriliyor.
Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu uygulama iki özellikten dolayıdır: Ya hakkını tam almakta eksiklikten yahut da hakkını tam olarak almakta fazlaya kaçacağı korkusundan dolayıdır. Şöyle ki kişi birini öldürdüğü zaman eli kesilecek olursa maktulün hayatı telef olduğu halde katil yine hayatına devam edecektir; bu durumda, hakkın tam olarak alınmasında eksiklik vardır. Zina eden kişinin bu fiili işleyen organına ceza verilse, bundan dolayı hayatını kaybetmesinden korkulur; bu da alınması gereken hakkın miktarından fazla olurdu. Hırsızlığa gelince, suçu işleyen organa ceza uygulanması ile hakkın alınmasında ne eksiklik olur, ne de fazla olma korkusu duyulur. Bundan dolayı ceza nasta zikredildiği gibi olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer şöyle bir soru sorulursa: On [dirhem] bir şeyi çalmakla değeri binlerce [dirhemi] bulan elin kesilmesinin hikmeti nedir? Bunlar görünürde birbirine denk değildir, halbuki Cenab-ı Hak işlenen suça ancak denk bir cezanın verileceğini haber vermektedir. O, işlenen suçun birkaç kat fazlası olan bu cezayı, nasıl vermiştir?
Buna şu cevap verilir: Bu sorunun iki cevabı vardır. Birincisi, dünyadaki cezalar bir imtihan konumunda olup kişi onunla imtihana tabi tutulur. Allah Teala'nın, başlangıçta işlenen bazı fillerin cezası kılmaksızın, kullarını çeşitli şekillerde imtihan etmeye hakkı vardır. Bir şeyin cezası yerine koymadan çeşitli şeylerle imtihana tabi tutma hakkına sahip olan bir varlığın, bir [dirhem] veya tek bir taneye mukabil binlercesi ile imtihana çekme hakkına sahiptir. Hatalardan korunma da kurtuluş da ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İkincisi, hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi, çaldığı mala karşılık verilen bir ceza değil, insanın saygınlığını parçalamasının cezasıdır. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, çaldığı malın cezası dememiş, Yaptıklarına karşılık bir ceza olarak buyurmuştur. İnsan bilgisi bunun mahiyetini anlamakta aciz kalsa da, o saygınlığı parçalamanın cezasının el kesme seviyesine ulaşmış olması caizdir. Çünkü cezaların takdirini, ancak işlenen suçların seviyesini bilen varlık yapabilir. Yaratılmışlardan hiçbirinin ilmi, suçların miktarını anlayabilecek seviyede değildir. Onların bilgisi bu seviyede olmayınca suçlara verilecek cezanın miktarını bilmeleri de mümkün değildir. Durum böyle olunca, Allah Teala'nın işlenen kötülüğe sadece ona denk bir ceza vereceği de bilindikten sonra, uyulması gereken şeyin ne olduğu konusunda söylenmesi gereken hak söz, o ilahi beyana tabi ve teslim olmaktır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Sağ elin kesilmesi konusunda İbn Mesud'un mushafındaki ifade şöyledir: Hırsızların sağ ellerini kesin!
Hz. Ali de şöyle demiştir: Erkek kişi hırsızlık yapınca sağ eli kesilir. Ümmetin ittifakı da bu noktadadır.
Hırsızlık suçunu verilecek cezanın miktarına gelince, ayet-i kerimede onun miktarı belirtilmemektedir. Bu konuda ilim adamları farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Çalınan şeyin değeri bir dinarın dörtte biri veya daha fazla olursa el kesilir. Bizim alimlerimiz, değeri on dirhem ve daha yukarısına yahut bir dinara ulaşmadıkça el kesilmez, demiştir. Bu meselede her gruba delil teşkil edecek rivayetler vardır. Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre, Resulullah değeri çeyrek dinar ve daha fazla olan şeyden dolayı hırsızın elini kesiyordu. Yine onun nakline göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Hırsızın eli, çeyrek dinar ve daha fazla olan şeyden dolayı kesilir". Urve b. Zübeyr şöyle der: Hz. Aişe Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyordu: "Hırsızın eli ancak kalkan veya onun değerinde olan şeyden dolayı kesilir." Aişe kalkanın dört dinar olduğunu söylüyordu. Hz. Aişe'nin sözü, çalınan mal kalkan değerine ulaşmadıkça hırsızın elinin kesilmeyeceğine delildir. Onun, Hz. Peygamber (s.a.) değeri çeyrek dinara ulaşmadıkça hırsızın elini kesmiyordu sözü, ona göre kalkanın değerinin çeyrek dinar olduğunu gösterir, öyle değil mi? İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber değeri üç dirhem olan bir kalkan için hırsızın elini kesmiştir sözüne gelince "burada bir kalkan için hırsızın elini kestiği" rivayeti vardır; değerlendirme ise Abdullah tarafından yapılmıştır. Enes b. Malik'ten nakledildiğine göre Hz. Peygamber bir kalkan için hırsızın elini kesmişti. Kendisine, ey Ebu Hamza, kalkanın değeri ne kadardı? diye sorulmuş, beş dirhem, diye cevap vermiştir. Bu rivayet, kalkanın değerinin Enes tarafından belirlendiğini gösterir; bu İbn Ömer ve Hz. Aişe'nin değer biçmesi gibidir. Değerlendirme yapanlardan hiç birinin elinde herhangi bir delil yoktur, oysa ki bunlar birbirlerinden farklı değerlendirmeler yapmıştır. Demek ki kendi takdirlerini kullanmışlardır. Onların verdiği rakamlar farklı nitelikteki kalkanlar hakkında ise bu durumda hiçbiri ölçü olmaz; şayet aynı kalkanın iki farklı zaman dilimindeki değeri sözkonusu ise iki farklı zamana ait değer ise, zaman farkı sebebiyle değerinin de azalıp çoğalabileceği ihtimalinden dolayı, bu rivayet muhaliflerimiz için delil olmaz. Eğer verilen rakam iki farklı nitelikteki kalkanla ilgili ise, bu da ölçü olmaz. Dolayısıyla ortada net bir rakam yoktur, şüphe ile kesin hüküm verilemez.
Değeri on dirhemden az olan hırsızlıklar için el kesilemeyeceğini bildiren rivayetlerden biri Amr b. Şuayb'dan nakledilmiştir, o şöyle demiştir: Said b. el-Müseyyeb'in yanına girdim ve dedim ki: Senin arkadaşların Urve, Muhammed b. Müslim ve falancı şöyle diyorlar: Bir kalkanın değeri beş veya üç dirhemdir. Şu cevabı verdi: Bu konuda Resulullah'tan onun on dirhem olduğuna dair bir Sünnet gelmiştir. İbn Abbas şöyle demiştir: Resulullah döneminde bir kalkanın değeri on dirhemdi. Amr b. Şuayb, babası vasıtasıyla dedesinden, Resulullah'ın, hırsızın elini ancak kalkan değerinde bir mal için kestiği, o dönemde kalkanın değerinin on dirhem olduğu rivayet edilmiştir. Kalkanın değerine fiyat biçenler farklı rakamlar verince, Said b. Müseyyeb'in rivayetine başvururuz, o şöyle demişti: Bu konuda Resulullah'tan onun on dirhem olduğuna dair bir Sünnet gelmiştir. Bu rivayet mürsel ise de, onu nakzeden bir rivayet bulunmamaktadır. Allah hepsinden razı olsun Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Abdullah b. Mesud gibi büyük sahabilerden gelen rivayetler de bunu desteklemektedir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer'e bir hırsız getirilmiş, o da elinin kesilmesini emretmiş; Hz. Osman kendisine demiş ki bu adamın çaldığı şeyin değeri on dirheme ulaşmamaktadır. Hz. Ömer hemen o mala değer biçilmesini emretmiş, mala sekiz dirhem kıymet biçilmiş, bunun üzerine el kesme cezasını durdurmuş. İbn Mesud'un şöyle söylediği nakledilmiştir: On dirhem değerinden daha az bir mal için hırsızın eli kesilmez. Hz. Ali de şöyle demiştir: Hırsızın eli ancak bir dinar veya on dirhem değerinde mal için kesilir. Hz. Aişe de şöyle demiştir: Resulullah döneminde değersiz bir mal hırsızlığı için el kesilmezdi. Allah kendilerine rahmet eylesin, alimlerimiz bu haberleri benimsemiş ve on dirhem değerinden az olan bir hırsızlık için el kesilmemesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Onlar farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen on dirhem değerinde mal hırsızlığı için el kesilmesinde ittifak etmişlerdir; değeri on dirhemden az olan mal için el kesme cezasının uygulanmasında farklı görüşlere sahip olmuşlardır, çünkü bu bir had cezasıdır ve şüpheden dolayı ceza kaldırılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah'tan bir ibret olarak... Burada Allah'tan bir ibret olarak diye tercüme ettiğimiz "nekalen minellah" (نَكَالًا مِّنَ اللَّهِ) beyanı "Allah'tan, başkalarına bir öğüt ve caydırıcı olsun diye" manasına gelir. Hırsızlık yaptığı için birinin elinin kesildiğini gören insan, bundan ibret alır ve böyle bir suça teşebbüs etmekten sakınır. En doğrusunu Allah bilir.
Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve halini düzeltirse. Bu ilahi beyan "şirkten tövbe eder ve şirkte iken yapmış olduğu kötülük ve bozgunculuk halini düzeltirse" anlamına gelebilir. Bilsin ki Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Kişi şirkten tövbe eder ve şirk içinde iken yapmış olduğu kötülüklerden ve bozgunculuktan halini düzeltirse, Allah ona bağışlamayı ve rahmetini vadetmektedir; o kadar ki -müslüman olduğu takdirde- şirk halinde iken işlemiş olduğu günahtan onu sorguya çekmeyecektir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır".
Bir insan İslam'a girdikten sonra had cezasını gerektiren bir suç işler ve sonra tövbe ederse iki sebepten dolayı yine de sorguya çekilir. Birincisi, kafir şayet İslam'a girdikten sonra küfür halinde iken yaptığı günahlardan sorguya çekilseydi, bu onun İslama girmesine engel olurdu. Bu durumu böylesine uygulanacak ceza ve uygulanacak sorumluluk (İslam toplumunda) faydadan çok zarar meydana gelir. Müslüman ise, tövbe ettikten sonra işlediği kötülüklerden dolayı sorumlu tutulmadığı takdirde topluma fazlasıyla zarar gelir. Bu durumda bulunan kişiye ceza uygulaması istendiğinde hemen tövbe eder ve cezası düşer, sonra ikinci ve üçüncü defa aynı şeyi yapar sonsuza kadar. Böylece kendisine hiçbir zarar gelmeden yeryüzünde her türlü kötülüğü yapar. İşte bundan dolayı müslüman tövbe etse bile sorguya çekilir, ama kafir çekilmez. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, kafir küfür halinde iken işlediği her şeyi mensubu olduğu dinin gereğidir diye işlemektedir. Kendi dininden çıkıp başka bir dine girdiğinde yapmış olduğu şeyler bu din nezdinde haram sayılır, önceki dininde irtikab ettiklerini terk etmesi ise yeni dinine bağlılığını gösterir. Bu durum o insanın şahsında görülürse, daha önce yapmış olduğu şeyleri İslam'a girdikten sonra yapmadığı ortaya çıktığından dolayı kendisine had uygulanmaz. Böylesi müslümanlık halinde iken yaptığı kötülükleri mensubu olduğu dinin gereğidir diye değil, şehvetine uyarak yapar. Bu da onun hakiki tövbe etmediğini gösterir. Bundan dolayı iki halin konumu biribirinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede açıklamayı sonraya bırakmanın caiz olduğunun delili vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza olarak ellerini kesin buyurmuştur. Bu hitabın kulağa ilk geldiği anda el kesme cezasını gerektiren hırsızlığa ait bütün şartların açıklanması ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Bu soru sorulduktan ve irdelendikten sonra ihtiyaç oranında açıklanacağını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Belirtilen bütün bu cezalar kafirler hakkında gelmiştir, çünkü bu kötülükleri yapanlar müslümanlar değil, onlardı. İbadetler konusundaki her şey de müslümanlar için gelmiştir, zira ibadete teşvik edilenler onlardı. Bunlara ait örnekler: "Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası". Hz. Adem'in iki oğlu hakkında Cenab-ı Hakk'ın beyan ettiği şeyler. Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu ayet, Turne b. Ubeyrık hakkında gelmiştir, o komşusunun zırhını çalmıştı, ayet de bunun üzerine gelmiştir, bütün tefsirciler bu kanaattedir. Sonra bu hüküm, aynı suçları işleyen müslümanlar hakkında da geçerli olmuştur. Burada, kıyasın caiz oluşunun delili vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
sârik (السَّارِقُ)
Sözcüğün kökü "s-r-k" (س ر ق) harfleridir. Temel anlamı; gizlice almak, hissettirmeden bir şeyi kendi zimmetine geçirmek ve hırsızlık yapmaktır. Mâide Sûresi 38. ayette fail vezninde (erkek hırsız ve dişi hırsız - sârika) kullanılarak, başkasına ait bir malı haksız yere ve gizlice mülk edinen kişiyi hukuki bir terim olarak tanımlar.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir kimseye yaklaşarak ona ait olan bir şeyi, o fark etmeden usulca ve gizlice çekip almak" anlamına geldiğini belirtir. Eylemin temelinde güç kullanmaktan ziyade "gizlilik ve kurnazlık" yatar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta hırsızlık kavramını fıkhî ve ahlaki bir çerçevede tahlil eder. Râgıb'a göre "sirket" (hırsızlık) eylemi, sadece bir malın yer değiştirmesi değil, o malın korunaklı bir yerden (hırz), sahibinin rızası ve haberi olmaksızın, hile ile koparılıp alınmasıdır. Bu kelime, gasp veya soygundan (açıktan zorla almadan) farklı olarak, güven duygusuna ve mahremiyete yapılan gizli bir tecavüzü ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Arap toplumundaki sosyo-ekonomik bağlamını inceler. Bedevi toplumunda kabile dışından mal ele geçirmek çoğu zaman meşru bir ganimet (baskın/gazu) sayılırken, "sârik" kelimesi doğrudan toplumun içinden, güven tesis edilmiş bir nizamın (pazarın veya evin) kurallarını gizlice ihlal eden kişiyi tanımlar. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak mülkiyet dokunulmazlığını hukukun temeline yerleştirir.
fakta'û (فَاقْطَعُوا)
Sözcüğün kökü "k-t-a" (ق ط ع) harfleridir. Temel anlamı; kesmek, ayırmak, koparmak, bir bütünü parçalamak ve sona erdirmektir. Ayette "onların ellerini kesin" şeklinde, hırsızlık suçuna verilecek fiziksel had cezasını (yaptırımı) bildiren kesin bir emir kipi olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "birleşmiş veya bütün halindeki bir nesneyi birbirinden tamamen kopararak iki ayrı parçaya bölmek" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "kat" eylemini hem fiziksel (bir uzvu bedenden ayırmak) hem de mecazi (bir ilişkiyi veya yolu kesmek) olarak açıklar. Râgıb, ayetteki "fakta'û" emrinin doğrudan ve fiziki bir kesme eylemi (uzvun koparılması) olduğunu belirtir. Bu eylem, mülkiyete uzanan elin bedenden ayrılarak, suçun işlendiği organın işlevsiz hale getirilmesini hedefler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu keskin emrin ceza felsefesi açısından önemine dikkat çeker. Ona göre "fakta'û" fiili, basit bir intikam değil, toplumun mülkiyet güvenliğini sarsan bir eylemin kökünü kazımaya (kesip atmaya) yönelik radikal bir cerrahi müdahaledir. Emir kipindeki kesinlik, hukukun tavizsiz yüzünü ve mülkiyetin kutsallığını yansıtır.
eydiyehumâ (أَيْدِيَهُمَا)
Sözcüğün kökü "y-d-y" (ي د ي) harfleridir. Kelime, "yed" (el) sözcüğünün çoğulunun (eydî), "o ikisinin" (humâ) zamiriyle tamlanmış halidir. Temel anlamı; eller, güç, kuvvet ve eylem organıdır. Ayette hırsızlık suçunun işlendiği ve cezanın tatbik edileceği fiziki bedensel uzvu ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının insanın dirsekten parmak uçlarına kadar olan tutma, kavrama ve iş yapma organı olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, el kelimesinin insanın tüm iradi eylemlerini temsil eden bir kinaye (mecaz) olduğunu açıklar. İnsan aklıyla kurgular ancak fiili eliyle (kavrayarak) gerçekleştirir. Hırsızın eli, sadece biyolojik bir parça değil; başkasının malına haksızca uzanan "arzu ve gasp iradesinin" somutlaşmış halidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki bedensel terimlerin ahlaki değerini incelerken, elin (yed) mülkiyetle olan kopmaz bağına değinir. Izutsu'ya göre hırsızın eli, Allah'ın helal kıldığı rızık kazanma sınırlarını ihlal etmiş ve başkasının rızkına tecavüz etmiştir. Bu uzvun (eydiyehumâ) kesilmesi, kötülüğün fıtrat dışı bir organ gibi bedenden atılması (arınma) ve ahlaki sınırların bedensel bir işaretle topluma ilan edilmesidir.
cezâen (جَزَاءً)
Sözcüğün kökü "c-z-y" (ج ز ي) harfleridir. Temel anlamı; tam karşılığını vermek, yetmek, bedelini ödemek, boşluğu doldurmak ve ödeşmektir. Ayette "cezâen bimâ kesebâ" (kazandıklarına/işlediklerine bir karşılık olarak) şeklinde geçerek, verilen ağır fiziksel cezanın keyfi bir eziyet değil, işlenen suça birebir denk düşen mutlak bir adalet terazisi olduğunu ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl eyleminin "bir şeyin yerine geçmek ve bir eylemin eksiksiz bedeli olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kelimesinin eylemin niteliğine ve niceliğine "denk düşen" bir karşılığı ifade ettiğini söyler. Râgıb'a göre hırsız başkasının malını eksiltmiş, hukuk da (ceza olarak) onun bedenini eksiltmiştir. Verilen ceza, işlenen suçun felsefi ve hukuki bir simetrisidir.
Theodor Nöldeke, Kur'an'ın hukuki dilini incelerken, "cezâ" kavramının cahiliye dönemindeki orantısız kan davası veya intikam (se'r) kültürünü nasıl yıktığına dikkat çeker. Nöldeke'ye göre Kur'an, suç (hırsızlık) ile ceza (kesme) arasına "cezâen" (orantılı bedel/karşılık) kelimesini koyarak, devleti bir intikam aygıtı olmaktan çıkarır ve onu rasyonel, ölçülebilir bir hukuk sisteminin (lex talionis) uygulayıcısı konumuna yükseltir.
kesebâ (كَسَبَا)
Sözcüğün kökü "k-s-b" (ك س ب) harfleridir. Temel anlamı; kazanmak, elde etmek, çalışıp çabalamak ve bir eylemin sorumluluğunu üstlenmektir. Ayette tesniye (ikil) mazi fiil olarak "o ikisinin (kadın ve erkek hırsızın) kazandıkları" şeklinde geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi aramak, toplamak ve kendi zimmetine/faydasına geçirmek" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "kesb" kelimesinin Kur'an'da genellikle insanın kendi hür iradesiyle işlediği ve sonucunda sevap veya günah elde ettiği ahlaki eylemler için kullanıldığını tahlil eder. Râgıb'a göre hırsızlar, çaldıkları malı "kazandıklarını" zannederken, aslında kendi bedenlerine uygulanacak olan o ağır cezayı (kesilmeyi) "kazanmışlar", bu korkunç akıbeti kendi iradeleriyle satın almışlardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "ilahi ticaret" (divine commerce) sözlüğünde kesb kavramının önemini inceler. Izutsu'ya göre "kesebâ" eylemi, eylemin failinden asla bağımsız düşünülemeyeceği ontolojik bir sorumluluk yükler. İnsan, yaptığı her hareketle ahlaki bir bakiye oluşturur. Hırsızlık, hukuki bir suç olmanın yanında, insanın manevi hesabına (kesb) işlenen ve karşılığı (cezası) mutlaka ödenecek olan negatif bir yatırımdır.
nekâlen (نَكَالًا)
Sözcüğün kökü "n-k-l" (ن ك ل) harfleridir. Temel anlamı; geri çekilmek, vazgeçirmek, ibretlik ceza vermek, alıkoymak ve dehşete düşürmektir. Ayette "nekâlen minellâh" (Allah'tan bir ibret/caydırıcı bir ceza olarak) şeklinde, uzuv kesme eyleminin salt bir bedel (ceza) olmanın ötesindeki sosyolojik ve pedagojik gayesini tanımlar.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir kimseyi niyetlendiği bir işten korkutarak veya ona acı vererek vazgeçirmek, onu geri püskürtmek" olduğunu ifade eder. Ayağa takılan prangaya (nikl) bu ismin verilmesi, hareketi engellemesinden dolayıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "nekâl" kavramını sıradan bir cezadan (ukubet) ayırır. Her nekâl bir cezadır, ancak her ceza nekâl değildir. Râgıb'a göre "nekâl", suçluya acı verirken aynı zamanda o cezayı gören veya duyan diğer potansiyel suçluların kalbine derin bir korku salarak, onları suça yaklaşmaktan alıkoyan (nükul ettiren) teşhir edici, ibretlik ve caydırıcı şiddettir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü ve ceza felsefesi bağlamında bu kelimenin taşıdığı işlevi inceler. Aydar'a göre "nekâl" kelimesi, İslam ceza hukukunun amacının toplumda çok sayıda eli kesik insan yaratmak olmadığını gösterir. Asıl amaç, cezanın dehşetini (nekâl) hukuki bir kılıç gibi havada tutarak, hırsızlık düşüncesini henüz eyleme dönüşmeden zihinlerde bitirmek, toplumu suçtan arındırmak ve caydırıcılığı merkeze almaktır. Bu kelime, cezanın şahsi değil, toplumsal bir savunma mekanizması olduğunu ilan eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla