اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
Kafir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler, onlardan asla kabul edilmez; onlar için elem verici bir azap vardır.
Kafir olanlar var ya, ... onlardan asla kabul edilmez. Onları İslamiyeti benimseyip Allah'a ve peygamberlerine iman etmekten alıkoyan şeyler, şehvetlerinin arzularına uymaları ve servette izzet ile şeref aramalarıydı. Cenab-ı Hak onların, kendilerini azaptan kurtarmak için Yeryüzünde olan her şeyi, bunun yanında bir o kadarını daha bedel verseler, onlardan asla kabul edilmeyeceğini haber vermektedir, bunların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak bunu, onların servet ve şehevi arzuları için istediklerinden en az bir şeyle kendilerini Allah'a asi olmaktan ve O'na muhalefet etmekten korumaları için zikretmektedir. Yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler bile, bunun kendilerine fayda vermeyeceğini ve asla kabul edilmeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunu zikretmenin hikmeti, dünyada rüşvet kabul edildiği gibi ahirette kabul edilmeyeceğini bilsinler diyedir.
Onlar için elem verici bir azap vardır. Bu ifade, azabın hapis ve zincire vurmak gibi elem vermeyen türünün bulunduğunu göstermektedir. Cenab-ı Hak ahiretteki azabın, bütünüyle acı veren bir azap olduğunu haber vermektedir; çünkü o, acı verenin yanında vermeyenin de bulunduğu dünya azabı gibi değildir.
Yorumu Yorumla
-
keferû (كَفَرُوا)
Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, saklamak ve bir nimete karşı nankörlük etmektir. Mâide Sûresi 36. ayette, hakikati reddeden ve ilahi mesajın üzerini kendi kibriyle örten inkarıcıların, ahiret gününde içine düşecekleri o mutlak ve çaresiz durumu tanımlamak için mazi (geçmiş zaman) fiil formunda kullanılır.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "fiziksel veya manevi bir şeyi bir örtüyle kapatmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının epistemolojik boyutuna dikkat çeker. Râgıb'a göre bu ayetteki inkar (keferû), sadece bir bilgisizlik hali değil, aklın ve fıtratın üzerini bilerek örtme eylemidir. Bu "örtme" eylemini dünyada hür iradeleriyle gerçekleştirenler, ahirette yeryüzünün tüm hazinelerini fidye olarak verseler dahi, ilahi azabın kendilerini "örtmesinden" kurtulamayacaklardır. Dünyadaki nankörlük, ahiretteki mutlak mahrumiyetin sebebidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "küfür" kavramını imanın tam zıttı ve "ontolojik bir isyan" olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre bu ayet, kafir zihniyetin en temel yanılgısını ortaya koyar: Onlar, dünyadaki her şeyin satın alınabileceği kibrine sahiptirler. "Keferû" fiili, her şeyi kendi mülkiyetinde sanan bu kaba materyalist aklın, hesap gününde varoluşsal bir iflasla yüzleştiği anın teolojik karşılığıdır.
mislehu (مِثْلَهُ)
Sözcüğün kökü "m-s-l" (م ث ل) harfleridir. Temel anlamı; benzemek, denk olmak, dikilmek, bir şeyin eşiti veya kopyası olmaktır. Ayette "mâ fîl ardı cemî'an ve mislehu meahu" (yeryüzünde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir o kadarı/bir misli daha) tamlaması içinde, fidye olarak sunulmak istenen bedelin ucu bucağı olmayan devasa boyutunu (hipotetik bir sonsuzluğu) ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "iki şeyin birbirine denk olması, değerde veya biçimde birinin diğerinin yerine geçebilecek kadar ona benzemesi" olduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "misl" kelimesinin burada gerçek bir fiziksel varlığı değil, akıl almaz bir niceliği tasvir ettiğini belirtir. Dünyanın bütün hazineleri bile azaptan kurtulmaya yetmezken, bunun üzerine bir o kadarının (misl) daha eklenmesi, ahiretteki ilahi adaletin hiçbir maddi değerle veya kurgusal bir zenginlikle satın alınamayacağını gösteren eşsiz bir belağat (söz sanatıdır).
yeftedû (لِيَفْتَدُوا)
Sözcüğün kökü "f-d-y" (ف د ي) harfleridir. Temel anlamı; bir tehlikeden, esaretten veya cezadan kurtulmak için bedel ödemek, karşılık vermek ve fidye sunmaktır. "İfti'al" babından gelen bu fiil, ayette inkar edenlerin kıyamet günündeki azaptan kurtulmak umuduyla sahip oldukları her şeyi Allah'a "rüşvet/fidye" olarak sunma çırpınışlarını tasvir eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir canı veya malı, yerine başka bir şey koyarak koruma altına almak, onu bir beladan çekip çıkarmak" anlamının yattığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "fidye" kavramını insanın en zor anında kendi varlığını garanti altına almak için en değerli şeylerinden vazgeçmesi olarak açıklar. Ancak Râgıb'a göre ayetteki bu eylem (yeftedû), trajik ve imkansız bir çabadır; zira ahiret yurdunda mülkiyet el değiştirmiş, insanın fidye olarak sunabileceği hiçbir dünyevi "bedel" kalmamıştır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "ilahi ticaret" (divine commerce) metaforlarını incelerken bu fiilin sosyo-ekonomik arka planına odaklanır. Mekke'nin tüccar oligarşisi, her türlü krizden sermayeleriyle (fidye ödeyerek) çıkabileceklerine inanıyorlardı. Izutsu'ya göre Kur'an, "yeftedû" fiilini kullanarak onların bu ticari mantığını eskatolojik (ahiret) sahnesine taşır ve orada dünyevi ekonomik sistemin, takasın ve fidyenin tamamen iptal edildiğini, sermayenin ilahi adalet karşısında hükümsüz kaldığını ilan eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin yansıttığı psikolojik çöküşü tahlil eder. Öztürk'e göre, yeryüzünün tamamını ve bir o kadarını gözden çıkarıp "fidye" olarak vermeye razı olmak, azabın dehşetinin katlanılamaz boyutunu gösterir. Fidye verme arzusu, kurtuluş ümidi değil, mutlak bir paniğin ve gecikmiş bir çaresizliğin dışa vurumudur.
kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
Sözcüğün kökü "k-v-m" (ق و م) harfleridir. Temel anlamı; ayağa kalkmak, dikilmek, durmak, dümdüz ve pürüzsüz olmaktır. Ayette "yevmul kıyâme" (Kalkış Günü/Diriliş Günü) tamlaması olarak geçerek, tüm ölülerin diriltilip ilahi mahkeme huzurunda hesap vermek üzere ayağa kalktıkları o mutlak kozmik anı ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "oturma veya yatma halinin zıttı olarak, bir varlığın kendi ayakları üzerinde doğrulması ve varoluşunu sergilemesi" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "kıyâmet" isminin bu ayetteki bağlamını insanın varoluşsal "dikilişi" olarak açıklar. Dünyada kibirle dolaşan veya hakikatin üstünü örtenler, Kıyâmet Günü'nde artık saklanacak hiçbir yer bulamayarak, bütünüyle şeffaf ve çaresiz bir biçimde Rablerinin huzurunda "kıyam" etmek (dikilmek) zorundadırlar.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında bu kelimenin teolojik köklerine iner. Arapçada "kalkmak" fiili bulunsa da, "Kıyâmet" kelimesinin özel bir eskatolojik terim olarak doğrudan Süryanice ve Aramice'deki "Qiyāmthā" (ölülerin dirilişi/ayağa kalkışı) kelimesinden İslam literatürüne geçtiğini (muarreb olduğunu) savunur. Bu kullanım, Ehl-i Kitab'ın da paylaştığı o büyük diriliş anının evrensel ve sarsıcı ifadesidir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın apokaliptik (kıyamet) dilini tahlil ederken bu kavrama değinir. Neuwirth'e göre "Kıyâmet", sadece ölülerin uyanması değil, dünyanın mevcut adaletsiz sisteminin ve linear (doğrusal) zamanın aniden durdurularak, ahlaki dengenin kurulduğu yeni bir boyutun "ayağa kaldırılmasıdır".
tukubbile (تُقُبِّلَ)
Sözcüğün kökü "k-b-l" (ق ب ل) harfleridir. Temel anlamı; yüzünü dönmek, yönelmek, karşılamak, razı olmak ve kabul etmektir. "Tefa'ul" babından meçhul (edilgen) bir fiil olan bu kelime, ayette "mâ tukubbile minhum" (onlardan kabul edilmez) şeklinde olumsuzlanarak, sunulan devasa fidyenin ilahi makam tarafından kesin bir şekilde reddedilişini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki şeyin yüz yüze gelmesi, birinin diğerini geri çevirmeyip açık bir şekilde karşılaması" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin aldığı "tekabbul" formunun taşıdığı anlama dikkat çeker. Râgıb'a göre bu form, bir şeyi büyük bir rıza, iltifat ve hoşnutlukla kabul etmek demektir. Ayette bu durumun olumsuzlanması (kabul edilmeyecek denmesi), sunulan fidyenin (iki dünya dolusu altının) Allah katında hiçbir değerinin olmadığını, ilahi rızanın (tekabbulün) maddi bedellerle değil, sadece dünyada kazanılan temiz bir imanla (takva ile) mümkün olabileceğini gösterir.
azâb (عَذَابٌ)
Sözcüğün kökü "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; engellemek, men etmek, alıkoymak ve aynı zamanda tatlılıktır (ezdâd/zıt anlamlı kelimelerdendir). Ayette, fidyeleri reddedilen inkarcıların maruz kalacağı ilahi cezayı ve yıkımı ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl eyleminin "birini bulunduğu durumdan, rahatından veya yeme içmesinden alıkoymak" olduğunu belirtir. Cezaya azap denilmesi, kişiyi hayatın doğal akışından ve huzurundan koparıp alması sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını, insanın fıtratına aykırı olan, ona şiddetli keder ve acı veren her türlü durum olarak tanımlar. Râgıb'a göre azabın mahiyeti, insanın işlediği günahın bir yansımasıdır; dünyada hakikati inkar etmenin ontolojik karşılığı, ahirette insanı mutlak bir yoksunluk ve acı (azap) içinde bırakmaktır.
elîm (أَلِيمٌ)
Sözcüğün kökü "e-l-m" (أ ل م) harfleridir. Temel anlamı; acı vermek, sızlamak, canı yanmak ve şiddetli ağrıdır. Ayetin sonunda "azâbun elîm" (elem verici/acı verici bir azap) şeklinde "faîl" vezninde bir sıfat olarak geçerek, azabın kesintisiz, nüfuz edici ve dayanılmaz doğasını nitelemek için kullanılır.
İbn Fâris, bu kökün "hem bedeni hem de ruhu kıvrandıran, insanın içine işleyen şiddetli hastalık ve sızı" anlamına geldiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramını sıradan bir acıdan ayırır. Elem, insanın hislerini iptal etmeyen, aksine her an yeniden hissedilen, bilincin tam açık olduğu ve doğrudan varlığın merkezini (kalbi ve sinirleri) hedef alan sürekli bir tahribattır.
Theodor Nöldeke, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret) ceza dilini incelerken "elîm" sıfatının işlevine dikkat çeker. Erken dönemden itibaren Kur'an'da sıkça kullanılan bu kelime, bedevi insanın veya Mekke tüccarının zihnine sadece soyut bir ceza fikri değil, doğrudan fiziksel ve psikolojik bir feryat/acı imgesi yerleştirir. O, "elîm" kelimesini, ahiret sahnelerini muhatabın sinir uçlarında hissettiren, inkarı sarsmak için kullanılan son derece vizyoner ve sarsıcı bir "acı" kelimesi olarak tahlil eder. Fidyenin reddedilmesinden hemen sonra bu kelimenin gelmesi, umudun bitişini ve mutlak acının başlangıcını simgeler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla