Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 34. Ayet

    اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ-lleżîne tâbû min kabli en takdirû ‘aleyhim(s) fa’lemû enna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      33. Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Ahirette ise onlar için büyük bir azap vardır.

      34. Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Biliniz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.


      Teröristin ve Eşkıyanın Cezası

      Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası. Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet kafirler hakkında, onlarla ilgili hükmü beyan etmek üzere nazil olmuştur. Bu, Hasan-ı Basri ve Ebu Bekir el-Esam'ın görüşüdür. Onlar şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, Allah'a ve peygamberine karşı savaşmayı ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayı belirtmektedir. Aslında, her bir kafir Allah'a ve peygamberine karşı savaşmış ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışmıştır. Şu halde aralarında çatışma devam ettiği müddetçe devlet başkanı hangi şekli uygun görürse, onunla bu insanları öldürme yetkisine sahiptir. Onlar yeryüzünde çoğalınca başkan dilerse öldürmekten vazgeçip kendilerine lütufta bulunabilir. Müslüman ise yol kestiği takdirde onun için Allah ve peygamberi ile savaşmaktadır denilmez. İşte bu durum, ayetin yol kesenler için değil kafirler için geldiğini gösterir.

      Başkaları şöyle bir fikir beyan etmiştir: Ayet-i kerime yol kesen müşrikler hakkında gelmiştir. Müslümanlar şayet yol keserlerse hırsızlık yapmış olurlar ve sadece elleri kesilir.

      Diğerleri ise şöyle demişlerdir: Ayet yol kesen ve onu korkulu hale getiren müşrikler hakkında gelmiştir. Fakat aynı hüküm yol kesen ve onu korkulu hale getiren müslümanlar için de geçerlidir. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah Ebu Burde Hilal b. Uveymir el-Eslemi ile anlaşma yapmıştı. Bir müddet sonra bazı insanlar müslüman olmak için Medine'ye geliyordu, Ebu Burde yollarını kesmiş. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam gelmiş ve onlara verilecek cezayı şöyle bildirmiştir: Adam öldüren ve mal gaspeden kişi asılacak, adam öldürüp mal almayan ise öldürülecek, mal alıp kimseyi öldürmeyen de eli ve ayağı çapraz olarak kesilecek; müslüman olarak gelen kişinin ise şirk halinde işlendiği suçlarını İslamiyet yok saymıştır. İbn Abbas'ın naklettiği hadis bu ayetin, muharip olmayan anlaşmalı kavimler hakkında nazil olduğunu göstermiştir. Hz. Enes'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ukl veya Ureyne kabilesinden bir grup Hz. Peygamber'e gelmiş, hastalık ve benzeri zorluklardan şikayette bulunmuş. Resulullah -sağmal develer ve bir çobanla birlikte onları badiyeye göndermiş ve kendilerine şöyle demişti: "Develerin sütünden için ve idrarlarıyla tedavi olun". Adamlar iyileşince Resul-i Ekrem'in çobanını öldürmüş, develerini geri göndermiş, kendileri de irtidat etmiştir. Hz. Peygamber derhal peşlerinden takipçiler göndermiş, güneş biraz yükselmişti ki bunlar yakalanıp getirilmişti. Resulullah'ın emriyle elleri ve ayakları kesilmiş, gözleri dağlanmış, dilleri de kesilmiş. Sonra adamlar ölünceye kadar bir mekanda terk edilmiş. İşte bu ayet-i kerime, bu olay üzerine nazil olmuştur.

      Hz. Ali'den farklı bir rivayet gelmiştir. Buna göre Harise b. Bedr, Allah'a ve peygamberine savaş açmış ve yeryüzünde bozgunculuk yapmış, fakat yakalanmadan önce tövbe etmişti. Hz. Ali, Basra valisine şöyle bir mektup yazmış: Harise yakalanmadan önce tövbe etmiştir, dolayısıyla ona iyilikten başka bir muamelede bulunmayın. Görmez misin ki Harise, mümin olduğu halde Allah'a ve Resulüne karşı savaşmakla itham edilmişti. Buna göre yol kesen kafirlere verilen ceza müslümanlar hakkında da uygulanır; müşriklerin yaptığı yol kesme ve topluma korku salma eylemini onlar yapacak olurlarsa, aynı hüküm onlar için de geçerlidir. Bu ayetin savaş ehli hakkında nazil olduğu zannedilmiştir. Kendilerine karşı zafer kazandığımız kişileri, bozgunculuk yapmasalar ve yol kesmeseler bile istediğimiz gibi öldürmemiz bize mubah kılınmıştır. Bu husus yeryüzünde bozgunculuk yapan kafir ve müslüman herkes için hüküm ifade etmek üzere inmiştir. Bu görüşün delillerinden biri de Cenab-ı Hakk'ın şu buyruğudur: Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Kafir olan kişi bir müslümanı öldürdüğü ve yeryüzünde bozgunculuk yaptığında, kendisini esir edip ele geçirdikten sonra müslüman olsa öldürülmesi, el ve ayağın kesilmesi ve idam edilmesi ortadan kalkar. Bu husus tefsirini yaptığımız ayetin müslümanlar hakkında geldiğini gösterir. Çünkü onu ele geçirdikten sonra tövbe etmesi ile ele geçirmeden önce tövbe etmesinin hükmü farklıdır; ayet her iki durumda da aynı hüküm uygulanacak olan kişiler hakkında gelmemiştir; kendilerini ele geçirdikten sonra verilecek ceza sabittir. Hz. Peygamber'in Ureniler'e verdiği ceza konusundaki rivayete gelince, onlar önce müslüman olmuş, sonra irtidat etmişlerdi. Belirttiğimiz müteahhirin alimleri, Ureniler'e verilen ceza konusunda Hz. Enes'in rivayet ettiği hadisi, bu ayetin onlar hakkında nazil olduğuna delil gösterirler. İbn Sirin ve diğer erken döneme mensup alimlerinin bazılarından, bu ayetin Ureniler'in öldürülmesinden sonra nazil olduğu rivayet edilmiştir. Bu ayetin Ureniler hakkında geldiğini iddia edenin yapması gereken şey, iddiasını ispat etmesidir. Alimlerimiz İbn Abbas'tan rivayet edilen hadisi delil kabul ediyor ve şöyle bir görüşü benimsiyordu: Sözü edilen eşkıya yakalanmadan önce tövbe ettiği takdirde aldığı can ve maldan dolayı kısas çerçevesinde yakalanmalı, asılmamalı, aldığı mal karşılığında eli ve ayağı kesilmemelidir. Sanki onlar, yakalanmadan önce tövbe etmesi sebebiyle Allah'ın eşkıya için koyduğu cezanın izale edileceğini düşünmektedir. Bu, uygulaması devlet başkanına bırakılan bir ceza olup, velinin burada söz hakkı yoktur. İnsan hakları konusuna gelince, bunun tövbe ile bağışlanması mümkün değildir, her hak sahibinin hakkını alması gerekir, bu konuda devlet başkanının da bir hakkı yoktur, çünkü hak, devlet başkanına değil şahsın kendisine aittir.

      Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Bu ilahi beyanda, hırsız yakalanmadan önce malı sahibine verirse, hakkında hırsızlık cezasının uygulanmayacağı hakkında delil vardır. İlk dönem alimlerinin de, tövbe eden kimseye el ve ayak kesme cezasının olmadığı yolunda rivayetler gelmiştir.

      Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanlar. Bu ilahi beyan, gece ve gündüz şehirde yaşayan bir hırsızın muharip olmadığının delilini oluşturur; o sadece hırsız, yalnız eli kesilir, ayağı değil. Çünkü Allah Teala bozgunculuğu yeryüzünde dolaşarak yapmakla ifade etmektedir, şehirde hırsızlık yapan birinin yeryüzünü dolaştığı söylenemez. Görmez misin ki Cenab-ı Hak "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman" buyurmaktadır. O, burada şehir içinde sefere çıkmayı değil, seyahate çıkmayı kastetmektedir. Açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir.

      Öldürmek, asmak ve kesmek konularındaki açıklamaya gelince, İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kişi silahlı isyana kalkışır, adam öldürür ve mal gaspederse, el ve ayakları çapraz bir şekilde kesilir ve asılır. Adam öldürüp fakat mal almazsa, kendisi öldürülür. Mal alır da adam öldürmezse, el ve ayağı çapraz kesilir. İbn Abbas, Allah'a ve peygamberine karşı savaşanlar, mealindeki beyanı da savaşan kişiye işlediği cinayet oranında ceza vermek şeklinde yorumlamıştır; böylesi suçunu arttırdığı oranda cezası da arttırılır. Başkaları ise ayetin bu kısmını mala ve cana kasteden savaşçı hakkında nazil olduğu şeklinde yorumlamıştır. Mal ve canın her ikisine de kastettiği zaman, devlet başkanı uygun gördüğü cezayı verebilir; dilerse kılıçla öldürür, dilerse el ve ayağını çapraz kestirir ve ölünceye kadar o halde bırakır, dilerse de canlı olarak asar, şayet canının çıkması uzarsa mızrak kullanılarak ölmesi sağlanır. İmam Ebu Hanife'nin görüşü de böyleydi. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise şöyle derler: Adam asılacak ise el ve ayağı kesilmez, çünkü iki cezanın birden uygulanması caiz değildir. Cenab-ı Hak, Ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi mealindeki beyanıyla onlardan birini kasdetmektedir. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise işlediği suçun durumuna göre cezasını farklı vermişlerdir.

      Eğer şöyle bir soru sorulursa: Bu ayetteki muhayyerliğin anlamı nedir?

      Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, onun anlamı şudur: Ya kılıçla öldürülmesi, ya asılarak öldürülmesi, ya da el ve ayağı kesilerek öldürülmesi. Bu konuda asıl olan şudur: Muhayyerlik, sebepler müttefik olduğunda sözkonusudur, mesela yemin kefareti, zıhar kefareti ve hastalanan kişinin kefareti ile ilgili muhayyerlikte olduğu gibi, çünkü bu kefaretlerin varlık sebebi aynıdır. Sebepler farklı olduğunda muhayyerlikte belirtilen şeylerin her biri için hükmün beyan edilmesi gerekir, şu ilahi beyanda olduğu gibi: "Biz, 'Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin' dedik". Burada muhayyerlik ihtimali bulunmayıp, her biri için bir hüküm beyanı vardır, çünkü onların sebepleri farklıdır. Bunun yorumu şöyledir: Haksızlık edeni cezalandıracaksın, Allah'a iman edene de güzel muamele edeceksin. Görmez misin ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Haksızlık edeni cezalandıracağız ... İman eden kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır". Adam öldürmek ve yol kesmek suçlarının ikisini de işleyen kişi için ayette zikredilen farklı cezaların hepsini uygulamayı öngören kişinin bu kanaati, En doğrusunu Allah bilir ya, ayetin yorumuna, bunu öngörmeyenden daha uygundur. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası ... Savaşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kişi, her iki suçu da birlikte işlemiştir; onun savaşı adam öldürmesidir, yeryüzünde bozgunculuk yapması yol kesmesidir. O, iki suçu birlikte işlediği için, ayetin beyan ettiği iki ceza da birlikte verilir. Bu konuda esas olan şudur ki yol kesenler konusu suçun ağırlığı üzerine oturtulmuştur. Mesela malın gasp edilmesi suçunda elin ve ayağın kesilmesi gibi; halbuki şehirde malın çalınması halinde el ve ayağın birlikte kesilmez. Asılma cezası da böyledir, şehirde adam öldürüldüğünde bu ceza uygulanmaz. İşte bu, işlenen suçun ağır oluşuna hamledildiğini gösterir. Şu halde biraz önce zikrettiğimiz husus da bunun gibidir, iki cezayı birden uygulamak mümkündür.

      Ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Bazıları şöyle demiştir: Ayette geçen ve ya da anlamına gelen (أَوْ) kelimesindeki hemze harfi hazfedilerek (أَوْ) diye okunmalıdır. Buna göre hem adam öldürdüğü hem de malını gaspettiğinde onun sürgün edilmesi gerekir. Bazıları da şöyle demiştir: Kişinin sürgün edilmesi aranıp bulunamaması halindedir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İslam yurdunu terk edinceye kadar takip edilir. Bu, devlet başkanının yetkisine bırakılan bir cezadır. Yukarıda söylediğimiz gibi bu konuda esas olan şudur: Şayet hem öldürmüş hem de malı gaspetmişse yakalandığında öldürülür, onun öldürülmesiyle sürgün de gerçekleşmiş olur. Öldürmemiş ve mal da gaspetmemişse, yakalanırsa hapsedilir, hapis cezasında sürgün var demektir. Adam yakalanamazsa, ayrılıp yol güvenliği sağlanıncaya kadar takip edilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Ubeyd'in görüşü de şöyledir: Suçlu kişi, öldürüldükten sonra asılır, çünkü Resulullah işkenceyi yasaklamıştır. Kendisine şöyle denilmiştir: Müsle, İmam Muhammed b. Hasan'ın söylediği üzere bazı organlarını kesmektir. Şu da var ki asmak verilen bir cezadır, halbuki ölüye ceza verilmez. Şayet öldürüldükten sonra kişinin asılması caiz olsaydı adamın biri ortaya çıkıp, öldürülmesinden sonra kişinin el ve ayakları kesilir derdi, bu ise gerçekten çok uzak bir sözdür.

      Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Daha önce de söylediğimiz gibi, yol kesenler yakalanmadan önce bu işten vazgeçerlerse, onlardan Allah hakkı olarak belirlenmiş had cezaları düşer, bu suçtan sorguya çekilmezler; o, savaş dışında gerekli olan cezalar gibi değildir, çünkü bu durumda tövbe iki sebeple cezayı düşürmez.

      Birincisi, savaşmayan birinin tövbesinin gerçek olduğu anlaşılamaz, böyle olunca da kendisine verilmesi gereken cezanın düşürülmesi etkili olmaz. Buna mukabil savaşanın tövbesi kendini gösterir; çünkü öylesi kendine hakim biridir, şayet savaşı ve yeryüzünde fesat çıkarmayı bırakır, tövbesi de ortaya çıkarsa cezalandırılmaz. Diğer had cezalarında ise işlediği kötülükleri bıraktığı açıkça belli olmaz, bu sebeple iki konum birbirinden ayrı şeylerdir.​

      İkincisi, şayet adamın tövbesi kabul edilmezse yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya devam edecektir, dolayısıyla müslümanlara gelecek olan zarar onları sorguya çekmekten daha büyük olacaktır. Bu sebeple böylelerinin tövbesinin kabul edilmesi ve kendilerine Allah'ın hakkı olarak verilmesi gereken had cezasının giderilmesi daha güzel görülmüştür. Yalnız insan haklarına ait cezaların affı mağdurların velilerini ilgilendirir, veliler dilerlerse cezalandırır, dilerlerse terk ederler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Hz. Peygamber'in, "İslamiyeti benimseyip gelen kişinin şirk dönemindeki kötülüklerini İslamiyet ortadan kaldırmıştır" mealindeki beyanının manası 'tövbe ederek geldiği takdirde' demektir''. Çünkü cezalar, insanları suç işlemesini engellemek için konulur, İslam dini ise kişiyi suçtan vazgeçirmeyi daha çok ve daha şiddetli bir şekilde vazgeçirmeyi öngörür. Binaenaleyh bir şeyi ağırlaştırmaya sebep olan bir faktörün suçu düşürmeye yol açmaması gerekir. Buna göre hadisin, "müslüman ve tövbe etmiş olarak geldiği zaman" anlamına geldiği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tâbû (تَابُوا)

        Sözcüğün kökü "t-v-b" (ت و ب) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, rücu etmek, vazgeçmek ve yönünü değiştirmektir. Mâide Sûresi 34. ayette, bir önceki ayette zikredilen devlete/topluma silahla isyan eden ve bozgunculuk çıkaran (hırâbe suçluları) grupların, yakalanmadan önce kendi hür iradeleriyle eylemlerinden vazgeçerek teslim olmalarını ve pişmanlıklarını ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir günahtan veya eylemden mutlak bir şekilde vazgeçerek geri dönmek" olduğunu belirtir. Tövbe, sıradan bir söz değil, insanın bulunduğu yanlış koordinattan asıl merkezine (fıtratına ve itaat dairesine) doğru eylemsel olarak dönüş yapmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "tövbe" kavramını dini bağlamda incelerken, bunun üç aşamalı bir eylem olduğunu tahlil eder: İşlenen fiilin çirkinliğini idrak edip onu terk etmek, pişmanlık (nedamet) duymak ve bir daha yapmamaya kesin karar vermek. Ayette "tâbû" fiilinin "yakalanmadan önce" şartına bağlanması, bu dönüşün korkudan veya çaresizlikten (kılıç zoruyla) değil, ahlaki bir uyanıştan ve samimi bir itaat iradesinden kaynaklanması gerektiğini gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "tövbe" kavramını varoluşsal bir "U-dönüşü" olarak nitelendirir. Izutsu'ya göre cahiliye Arap zihniyetinde işlenen bir suç (özellikle kan dökme) asla silinmez ve mutlak bir intikamı (se'r) doğururken; Kur'an, "tâbû" (tövbe ettiler) kavramını getirerek insanın değişim potansiyelini hukukun merkezine yerleştirmiştir. Bu kelime, failin eski karanlık kimliğini (fıskını) terk edip yeni bir ahlaki kimlik inşa etmesinin adıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ceza hukuku bağlamındaki önemine dikkat çeker. Ona göre bu kelime, en ağır eşkıyalık suçlarını işleyenlerin bile, devlet güçleri tarafından alt edilmeden (acz içine düşmeden) önce kendi ayaklarıyla gelip "tövbe" etmeleri (teslim olmaları) durumunda, bir önceki ayetteki o dehşet verici had cezalarından (asılma, kesilme) muaf tutulacaklarını bildiren bir af yasasının semantik kilididir.

        takdirû (تَقْدِرُوا)

        Sözcüğün kökü "k-d-r" (ق د ر) harfleridir. Temel anlamı; gücü yetmek, üstesinden gelmek, ölçmek, sınırlamak ve kontrol altına almaktır. Ayette "min kabli en takdirû aleyhim" (onlara gücünüz yetmeden/onları ele geçirmeden önce) şeklinde geçerek, isyancı gruplara karşı devletin veya otoritenin kolluk gücüyle üstünlük sağlaması ve onları fiilen derdest etmesi eylemini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin nihai sınırına ulaşmak, ona tam bir hakimiyet kurmak ve bir varlık üzerinde kısıtlanamaz bir otorite/güç elde etmek" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "kudret" kavramını "bir eylemi zorlanmadan yapabilme kapasitesi" olarak açıklar. Râgıb'a göre ayetteki "takdirû" eylemi, sadece suçluları bulmayı değil, onların direncini kırmayı, eylem kapasitelerini sıfırlamayı ve hukukun gücünü (kudretini) onların üzerinde mutlak olarak tesis etmeyi ifade eder. Tövbenin sınırı işte bu "kudretin" kurulduğu andır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü ve fıkıh açısından bu fiilin zamanlamasına vurgu yapar. Suçlu, devlet güçleri tarafından yakalandıktan (takdirû aleyhim) sonra "tövbe ettim" derse bu tövbe hukuken geçersizdir; zira bu, samimi bir dönüş değil, cezadan (kılıçtan) kaçış refleksidir. Fiilin olumsuz zaman şartıyla (min kabli / -den önce) kullanılması, ilahi bağışlanmanın ancak iradenin henüz failin elinde olduğu zaman diliminde geçerli olduğunu gösterir.

        gafûrun (غَفُورٌ)

        Sözcüğün kökü "ğ-f-r" (غ ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, korumak ve günahı bağışlamaktır. Savaşta başı darbelerden koruyan zırha/kaska (miğfer) bu kökten isim verilir. Ayette "ennallâhe gafûrun" (şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır) şeklinde "fe'ûl" mübalağa vezninde bir esma-i hüsna olarak geçerek, tövbe edenlerin işledikleri kanlı suçların ilahi merhametle örtülmesini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi, onu kirden veya zarardan korumak amacıyla bir örtüyle kapatmak" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramının sadece "affetmek" değil, daha teknik bir teolojik anlama sahip olduğunu belirtir. Allah'ın gafûr olması, kulun işlediği günahın utancını ve o günahın gerektirdiği azabı dünyada ve ahirette bir perde ile örtmesi, kulu bu sonuçlardan "koruması"dır. Kılıç çeken bir teröristin yakalanmadan önce teslim olması, ona dünyevi ölümden kurtuluş sağlarken, Allah'ın "Gafûr" ismi de onun uhrevi cezasının (ateşin) üzerini örter.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu ismin oynadığı dönüştürücü role dikkat çeker. Izutsu'ya göre "gafûr", Allah'ın mutlak ve sınırsız hakimiyetinin (kudretinin) en estetik tezahürüdür. Sadece gerçekten gücü yeten mutlak bir otorite böyle bir affediciliğe sahip olabilir. Bu isim, yeryüzünde kan dökenlere bile hala bir kurtuluş ümidi (örtülme imkanı) sunarak onları topluma yeniden entegre etmeyi amaçlayan İslami ahlakın zirvesidir.

        rahîm (رَحِيمٌ)

        Sözcüğün kökü "r-h-m" (ر ح م) harfleridir. Temel anlamı; acımak, şefkat göstermek, korumak ve merhamet etmektir. Anne rahmine (rahim), bebeği koruyup beslediği için bu kökten isim verilmiştir. Ayetin sonunda "gafûr" ismiyle birlikte "rahîm" olarak geçer ve bağışlamanın (örtmenin) ötesine geçerek, faili ilahi şefkatle sarmalamayı ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "biri için kalpte duyulan derin incelik, yufkalık ve ona iyilik yapma arzusu" bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramını "bir kimseye iyilik etmeyi gerektiren acıma/şefkat duygusu" olarak tanımlar. Allah'ın Rahîm sıfatı, O'nun sadece cezayı kaldırmakla (gafûr) kalmadığını; aynı zamanda tövbe edip hak yola dönen bu isyancılara, tıpkı bir annenin evladına duyduğu şefkat gibi inayetle muamele edeceğini ve onlara lütuflar bağşedeceğini gösterir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın sure içi kompozisyonunu incelerken ayet sonu formüllerinin (clausula) retorik gücünü tahlil eder. Bir önceki ayette eşkıyalar için kolların çapraz kesilmesi, asılma ve sürgün gibi son derece sert ve ürkütücü cezalar sayılmışken; hemen sonraki bu ayetin "gafûrun rahîm" (bağışlayan ve merhamet eden) formülüyle bitirilmesi, İslam hukukunun salt bir şiddet ve intikam mekanizması olmadığını gösterir. Neuwirth'e göre bu kelime, en sert yasanın bile nihai tahlilde ilahi rahmetin (rahîm) kuşatıcılığına tabi olduğunu deklare eden teolojik bir denge unsurudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X