فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَاباً يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: maide suresi, maide 31, defin, karga, pişmanlık, acizlik, maide suresi 31. ayet, allah, arz
-
Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. 'Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?' dedi, ettiğine de pişman oldu.
İnsan Taklide Muhtaçtır
Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Bahse konu olan kıssada sözü edilen iki kişinin Hz. Adem'in kendi çocukları olduğunu söyleyenler bu ayet-i kerimeyi delil gösterir. Şayet olay İsrailoğulları arasında cereyan etseydi onların ölüyü defnetmeyi bilmemeleri sözkonusu olamazdı, onlar bunu çok defa görmüş, bizzat müşahede etmişlerdi. Şu halde bu durum, ölüyü defnetme adetinin henüz bilinmediği ilk olay olduğunu göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar, Beni İsrail'den iki kişiydi; insan, aşırı bir korku ve heyecana kapıldığında daha önce gördüğü ve bildiği bir şeyin şuur altında gizlenmiş olması mümkündür. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara 'Size ne cevap verildi?' diye soracağı gün onlar 'Bizim bir bilgimiz yok' diyecekler". Halbuki onlar bunu biliyorlardı, En doğrusunu Allah bilir ya, o günün dehşetinden ve korkusundan bu bilgileri kaybolmuştur. İşte açıklamasına çalıştığımız ayet de bunun gibidir. Duyduğu korkunun şiddeti sebebiyle daha önce bildiği ölüleri defnetme bilgisinin zihinden silinmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Ayet-i kerimede karganın yeri eşelemesi haberinde de farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Karga, katile ne yapması gerektiğini göstermek için ölünün gömüleceği toprağı eşeliyordu; yoksa karganın başka bir kargayı öldürdüğü ve onun için toprağı eşelediği rivayetinde belirtildiği gibi, başka bir karga için toprağı eşelediği değildi. Çünkü Cenab-ı Hak ayette "avret yeri" anlamına gelen "seve'e" (سَوْأَة) kelimesini belirtmiştir, karga için böyle bir şey sözkonusu değildir. Karga ona, kardeşinin cesedini (sev'esini, yani avret yerini) nasıl gömeceğini göstermek için eşeliyordu. Burada Yüce Allah sev'e kelimesini karga için değil, katilin kardeşi için zikretmiş ve kardeşinin sev'esini nasıl gömeceğini ona gösterdiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim? dedi. Yani kardeşimin cesedini gizlemek için karga gibi bir çare bulmaktan aciz mi kaldım?
Yorumu Yorumla
-
be’ase (بَعَثَ)
Sözcüğün kökü "b-a-s" (ب ع ث) harfleridir. Temel anlamı; göndermek, uykudan uyandırmak, diriltmek, harekete geçirmek ve bir amaca yöneltmektir. Mâide Sûresi 31. ayette, Allah'ın kargayı özel bir görevle, katil kardeşe ne yapması gerektiğini öğretmesi için yönlendirmesini/göndermesini ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi sükûnet (durağanlık) halinden hareket haline geçirmek ve onu bir hedefe doğru yollamak" olduğunu belirtir. Uykudakinin uyandırılması veya ölünün diriltilmesine "ba's" denilmesi bu yüzdendir.
Râgıb el-İsfahânî, "ba's" fiilinin sıradan bir gönderme (irsâl) eyleminden farkını tahlil eder. Ona göre bu kelime, içinde bilinçli bir uyandırma ve diriltme kastı taşır. Allah'ın kargayı "be'ase" fiiliyle göndermesi, karganın tesadüfen oradan geçmediğini; bilakis ilahi bir müdahaleyle, katilin donup kalmış aklını ve vicdanını "uyandırmak" (harekete geçirmek) için pedagojik bir aktör olarak özel olarak görevlendirildiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde bu kelimenin genellikle peygamberlerin gönderilişi (ba'su'r-rusul) için kullanıldığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre bu ayette bir hayvanın (karganın) "be'ase" fiiline konu olması, Allah'ın yeryüzündeki olaylara mutlak ve doğrudan müdahalesini (providence) gösterir. Doğa, kendi başına işleyen kör bir mekanizma değil; Allah'ın iradesiyle her an "gönderilen" (harekete geçirilen) ilahi ayetlerin ve uyarıcıların sahnesidir.
ğurâben (غُرَابًا)
Sözcüğün kökü "ğ-r-b" (غ ر ب) harfleridir. Temel anlamı; uzaklaşmak, yabancılaşmak, ayrılmak, batmak ve siyahlıktır. Ayette "karga" anlamında, Allah tarafından toprağı eşelemek üzere gönderilen kuşu ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "vatanından ve alışılmış olandan uzaklaşmak, gariplik ve kopuş" anlamının yattığını söyler. Güneşin batışına (ğurub) bu ismin verilmesi, onun gözden kaybolması ve ufkun arkasında uzaklaşmasıdır. Kargaya "ğurâb" denmesinin etimolojik nedeni ise, hem simsiyah rengi hem de Arap kültüründe ayrılığın ve hüznün (ğurâb el-beyn) sembolü olarak görülmesidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve psikolojik tasvirlerini incelerken karga (ğurâb) kelimesinin seçilişindeki estetik kusursuzluğa dikkat çeker. İlk cinayetin işlendiği, yeryüzünün ilk ölümle ve cesetle tanıştığı o tekinsiz sahnede, güvercin veya bülbül değil, sesiyle ve rengiyle matemi, yabancılaşmayı (ğurbet) ve kara toprağı simgeleyen "ğurâb" gönderilmiştir. Bu kelime, failin (katilin) içine düştüğü o karanlık ve yabancılaşmış ruh halinin doğadaki yansımasıdır.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Ehl-i Kitap alt metinleriyle (Midraş ve apokrif metinlerle) diyaloğunu tahlil eder. Reynolds'a göre karga (kuzgun) motifi, geç antik çağ Yahudi edebiyatında da (örneğin Pirke De-Rabbi Eliezer'de) Adem'e veya Kabil'e defin işlemini öğreten kuş olarak yer alır. Kur'an, bölge halklarının teolojik hafızasında yer etmiş olan bu tanıdık "ğurâb" motifini kullanarak, onu evrensel bir ahlaki uyanış ve acziyet dersine dönüştürür.
yebhasu (يَبْحَثُ)
Sözcüğün kökü "b-h-s" (ب ح ث) harfleridir. Temel anlamı; toprağı kazmak, eşelemek, bir şeyi bulmak için derinlemesine araştırmak ve incelemektir. Ayette "yebhasu fîl ardı" (toprağı eşeliyordu) şeklinde muzari fiil olarak geçer ve karganın cesedi gömmek için yaptığı içgüdüsel veya ilham edilmiş fiziksel eylemi tasvir eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "toprağı deşmek, eşelemek ve örtülü olanı ortaya çıkarmak veya örtmek için çukur açmak" olduğunu belirtir. Zamanla bu fiziksel eylem, bilgiyi derinlemesine aramak, bilimsel araştırma yapmak (bahis/mübahase) anlamında mecazlaşmıştır.
Râgıb el-İsfahânî, "bahs" eylemini sadece kazmak değil, "bir şeyin ardına düşüp onu titizlikle aramak" olarak açıklar. Ayette karganın yaptığı eylem, katile bir "araştırma/eşeleme" metodu sunar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir literatüründe bu fiilin pedagojik yönünü inceler. Ona göre, Kur'an "yebhasu" eylemini kargaya atfederek, insanın (özellikle de kibre kapılıp cinayet işleyen insanın) doğa karşısındaki bilgisizliğini yüzüne vurur. İnsan can almayı kendi nefsinden öğrenmiş (tavva'at lehu nefsuhu), ancak ortaya çıkan krizi (cesedi) ne yapacağını bir karganın toprağı eşelemesinden (yebhasu) öğrenmek zorunda kalmıştır. Bu eylem, insanın en temel bilgileri bile tabiatı gözlemleyerek (araştırarak) elde ettiğinin bir kanıtıdır.
sev'ete (سَوْأَةَ)
Sözcüğün kökü "s-v-e" (س و أ) harfleridir. Temel anlamı; çirkin olmak, kötüleşmek, ayıp, kusur, avret yeri (mahrem bölge) ve insanda tiksinti, üzüntü veya utanç uyandıran her türlü şeydir. Ayette "sev'ete ehîhi" (kardeşinin cesedini/ayıbını) şeklinde geçerek, öldürülen Habil'in cansız bedenini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "insana keder, üzüntü veren ve onun fıtratını rahatsız eden her türlü çirkinlik" anlamının yattığını söyler. İyiliğin ve güzelliğin (hasene) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "sev'e" kavramının cansız bedene (cesede) uyarlanmasını psikolojik bir temelde açıklar. Râgıb'a göre insanın bedeni yaşarken değerlidir; ancak ruh çıktıktan sonra o beden bozulmaya, kokuşmaya ve fıtraten insana itici (çirkin) gelmeye başlar. Katilin, kardeşinin cesedine bakıp onun çürümeye yüz tuttuğunu görmesi, onda derin bir üzüntü ve tiksinti (sev'e) yaratmıştır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'daki sosyo-ahlaki değerine işaret eder. Öztürk'e göre Kur'an doğrudan "ceset" (cüsse/cenaze) kelimesini kullanmak yerine "sev'e" (çirkinlik/ayıp) kelimesini kullanarak, cinayetin insan onurunda yarattığı o büyük tahribatı vurgular. İnsan, öldürüldüğünde sadece canını kaybetmez; aynı zamanda fıtraten saklanması, örtülmesi gereken utanç verici bir "ayıp" (sev'e) haline gelir. Ölümün bu çıplaklığı, katilin yüzüne çarpan en ağır gerçektir.
yuvârî (يُوَارِي)
Sözcüğün kökü "v-r-y" (و ر ي) harfleridir. Temel anlamı; arkasında kalmak, gizlemek, örtmek, gözden saklamak ve perdelemektir. Ateş çıkarmak için taşı taşa vurmak eylemi de bu köktendir (kıvılcımın taşın içinde gizli olmasından dolayı). Ayette "kardeşinin cesedini nasıl örteceğini" (keyfe yuvârî) bağlamında, defin (gömme) işlemini ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi, başka bir nesnenin arkasına veya içine koyarak görünmez kılmak, engellemek" olduğunu ifade eder. İnsan bedeni için kullanıldığında, onu toprağın veya bir örtünün arkasına saklamaktır.
Râgıb el-İsfahânî, "muvârât" eyleminin doğasını inceler. Bu kelime, sadece üzerine toprak atmak değil; omuzlardaki bir yükü, utanç veren bir manzarayı (sev'e) kalıcı olarak gözlerden ırak tutma, onu ait olduğu perde arkasına (toprağa) gönderme çabasıdır. Karga, kendi türünden bir ölüyü "yuvârî" (örterek) katile, utancı gizlemenin doğadaki yolunu göstermiştir.
veylete (وَيْلَتَى)
Sözcüğün kökü "v-y-l" (و ي ل) harfleridir. Temel anlamı; şiddetli azap, helak, büyük yıkım, çaresizlik ve derin bir feryattır. Ayette "yâ veyletâ" (yazıklar olsun bana / vay benim halime) şeklinde, katilin düştüğü mutlak çaresizlik ve pişmanlık anında kopardığı varoluşsal bir çığlık olarak geçer.
İbn Fâris, bu kelimenin Arapçada bir beddua veya kaçınılmaz bir felaket anında söylenen bir "hüzün ve yıkım nidası" olduğunu belirtir. Kişi, başa çıkamayacağı bir felaketle yüzleştiğinde kendi kendine bu kelimeyle seslenir.
Râgıb el-İsfahânî, "veyl" kavramını, insanın içine düştüğü ve kurtuluş ümidinin tamamen tükendiği azap durumu olarak tanımlar. Katilin kargayı gördükten sonra "yâ veyletâ" demesi, sadece bir cesedi gömemediği için değil; içine düştüğü ahlaki çöküşün, yalnızlığın ve cinayet sonrası psikolojik yıkımın (veylin) aniden farkına varmasının feryadıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki psikolojik ifadeleri tahlil ederken, "veyletâ" nidasının eskatolojik (ahirete dair) bir dehşet taşıdığına dikkat çeker. Bu kelime, Kabil'in o an sadece dünyevi bir çaresizlik yaşamadığını, aynı zamanda ruhunun derinliklerinde ebedi laneti (hüsranı) hissettiği o "ontolojik çözülme" anını sembolize eder. Bu, kaybedenlerin (hâsirîn) fıtri çığlığıdır.
aceztu (أَعَجَزْتُ)
Sözcüğün kökü "a-c-z" (ع ج ز) harfleridir. Temel anlamı; geri kalmak, gücü yetmemek, zayıf düşmek, yapamamak ve yaşlanmaktır. Kudret (güç/kabiliyet) kelimesinin tam zıttıdır. Ayette "e aceztu en ekûne" (ben aciz mi kaldım/gücüm yetmedi mi?) şeklinde bir soru kipiyle, katilin kendi zayıflığını itiraf etmesini ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir işin gerisinde kalmak, ona yetişememek ve o işi yapacak donanımdan yoksun olmak" olarak tanımlar. İnsanın bedeninin arka/alt kısmına (mabad) "acz" denmesi, en geride kalan kısım olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, acziyet kavramını, iradenin veya eylem gücünün iflası olarak açıklar. Râgıb'a göre ayetteki bu kelimenin seçimi büyük bir ironi taşır. Kabil, fiziksel olarak en güçlü olduğunu zannedip kardeşini öldürürken "muktedir"di (gücü yetendi); ancak bir cesedi nasıl ortadan kaldıracağı konusunda zihinsel ve pratik olarak bir karganın bile gerisinde kalmış, tam bir "aciz" (aceztu) durumuna düşmüştür.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "acz" kavramını antropolojik bir boyutta değerlendirir. Kılıç'a göre bu ifade, kibre kapılan insanın doğa (karga) karşısındaki evrensel çaresizliğinin tescilidir. İnsan, kendi hevasıyla can almayı (yıkmayı) başarabilir, ancak iş o yıkımı temizlemeye veya bir düzen (gömme ritüeli) kurmaya geldiğinde yapayalnız ve "aciz" kalır. Vahiy veya doğanın ilhamı olmadan insan aklı tek başına yetersizdir.
nâdimîn (النَّادِمِينَ)
Sözcüğün kökü "n-d-m" (ن د م) harfleridir. Kelime, "nâdim" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; yaptığı bir işten dolayı sonradan üzüntü duymak, kederlenmek ve "keşke yapmasaydım" demektir. Ayetin sonunda "fe asbaha minen nâdimîn" (böylece pişman olanlardan oldu) şeklinde geçerek, failin cinayet sonrası girdiği kalıcı ruh halini niteleyen sıfattır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "geçip giden ve geri alınamayan bir şey için duyulan keder, esef ve iç yanması" anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "nedâmet" (pişmanlık) ile "tövbe" arasındaki hayati teolojik farkı tahlil eder. Her tövbe içinde bir nedamet barındırır, ancak her nedamet bir tövbe değildir. Râgıb'a göre katilin buradaki pişmanlığı (nâdimîn), Allah'a karşı işlediği günahın (fıskın) bilinciyle yapılan yapıcı bir dönüş (tövbe) değildir; sadece cesedi taşımanın zorluğundan, olayın ortaya çıkma korkusundan veya karga karşısında düştüğü rezil durumdan kaynaklanan ezici bir keder ve utançtır. Bu, faili kurtarmayan, aksine onu kendi iç dünyasında cehenneme sokan zehirli bir pişmanlıktır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın günah ve kefaret sisteminde nedamet kavramını incelerken, bu kelimenin "hüsran" (mutlak iflas) durumunun psikolojik yansıması olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre "nâdimîn", Kabil'in eylemini geri alamamanın verdiği o ağır zaman baskısıdır. O, kardeşini öldürerek bir problem çözdüğünü sanmış, ancak ayetin sonunda, hayatının geri kalanını o cesedin manevi ağırlığı altında, hiçbir kurtuluş ümidi (tövbe) taşımayan karanlık bir "pişmanlık" (nedamet) içinde geçirmeye mahkum olmuştur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla