وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَاناً فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kurban, muttakiler, maide 27, maide suresi, tehdit, maide suresi 27. ayet, habil, kabil, adem, allah, takva
-
Onlara Adem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, 'Andolsun seni öldüreceğim!' dedi. O da dedi ki: Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder!
Allah İçin Kurban Kesen İki Kişi
Onlara Adem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı. Hasan-ı Basri ve diğerleri şöyle demiştir: Buradaki iki kişi, Hz. Adem'in soyundan gelmiş çocukları değildi, İsrailoğullarından iki kişiydi. İkisi de birer kurban sunmuşlardı, ama sadece birinin kurbanı kabul edilmiş, diğerinin kurbanı kabul edilmemişti. Bütün insanlar Adem'in nesli olduğu ve ona nispet edildiği için Cenab-ı Hak da burada o iki kişiyi Adem'e nispet etmiştir, nitekim Allah Teala bir ayet-i kerimede "Ey Ademoğulları" şöyle yapın, böyle yapmayın diye buyurmuştur. Bu ifade ile Adem'in kendi eşinden olan çocuklarını değil, bütün insan cinsini kastetmiştir. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat İbn Abbas, Kelbi ve bunların dışındaki diğer müfessirlere gelince bunlar şöyle demiştir: Onlar Adem'in öz çocuklarıydı, birinin ismi Kabil, diğerininki Habil'di. Her birinin aynı batından olma ikiz kızkardeşi vardı, bunlardan biri güzel, diğeri de çirkindi. Her biri güzel olanla evlenmek istiyordu, bundan dolayı aralarında tartışma çıktı. Biri diğerine şöyle demişti: Gel birer kurban keselim, senin kurbanın kabul edilirse onunla evlenmek senin hakkın, benim kurbanım kabul edilirse evlenmek benim hakkım olsun. Neticede kurbanlarını kesmiş, Habil'in kurbanı kabul edilmiş, Kabil'in ki ise kabul edilmemişti. Kabil kıskançlık duygusuna kapılarak kardeşini öldürmeye karar vermişti. İşte İkisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, 'Andolsun seni öldüreceğim!' dedi. O da dedi ki: Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder, mealindeki ayet bunu ifade etmektedir.
Hz. Muhammed'in Peygamberliğine İlişkin Delil
Ne var ki olayın nasıl vuku bulduğunu, neden kaynaklandığını ve sözü edilen iki kişinin Adem'in kendi çocukları olup olmadığını bilmemekteyiz; bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Bu konuda bilmeye ihtiyacımız olan şey onun hikmetine ve onunla nasıl amel edileceğine vakıf olmaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hakk'ın yukarıda geçen şu beyanlarına dikkat etmek durumundayız: "Ey Ehl-i Kitap! Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi; birçoğunu da açığa vurmuyor"; "Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti". Bu kıssa yani Hz. Adem'in iki oğlunun haberi bulunuyordu onların kitaplarında. Yüce Allah, Peygamber'ine bunu kendilerine kitaplarında olduğu gibi okumasını ve açıklamasını emretmişti. Çünkü Cenab-ı Hak; "Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi" ve "Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti" buyurmaktadır; ta ki insanlar, Resulullah'ın bu haberi herhangi bir beşerden değil Allah'tan bildiğini anlasınlar, çünkü o, peygamber izlerinin silindiği ve ilimlerin sona erdiği bir dönemde risalede görevlendirilmişti. O da bunları tek tek insanlara açıklamıştı. Dolayısıyla bu ilahi beyanda, efendimiz Muhammed aleyhisselamın nübüvvetinin ispatı için bir delil oluşturur. Zaten Maide suresine ait muhtevanın çoğu Ehl-i Kitap hakkında nazil olmuştur. Görüldüğü üzere Cenab-ı Hak pek çok yerde şöyle buyurmaktadır: "Ey Ehl-i Kitap! Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi"; "Ey Ehl-i Kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti". O elçi, insanları peygamberlere iman etmeye davet ediyordu. En'am suresi de müşriklere hitap etmek amacıyla nazil olmuştur, çünkü orada insanları tevhide davet ayetleri bulunmaktadır.
Onlara Adem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat. Bu ilahi kelam iki manaya gelebilir. Biri, gerçeğe uygun olarak, yani nazil olduğu gibi; diğeri de gerçeğe uygun olarak, bilindiği ve vuku bulduğu gibi, ta ki Resulullah'ın Allah Teala sayesinde bilgi sahibi olduğu ve haber verilenin semavi bir bilginin ürünü olduğunu insanlar bilsin diye.
Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder ... Bu da iki manaya gelebilir. Biri, Allah ancak şirkten sakınanların kurbanını kabul eder, sakınmayanlarınkini kabul etmez. Hasan-ı Basri bu görüşte olup şöyle demiştir: Onlar İsrailoğullarından iki kişiydi, biri mümin, diğeri ise münafıktı. Bir konuda tartıştılar, haklı olanın ortaya çıkması için birer kurban kestiler, mümin olanın kurbanı kabul edildi, diğerininki ise kabul edilmedi.
(Diğer ihtimal de şudur:) Ebu Bekir el-Esam şöyle demiştir: Bunların ikisi de mümin kişilerdi, çünkü kafir kurban kesmez; fakat biri kalben daha müttaki idi ve onun kurbanı kabul edilmişti, diğeri ise müttaki olmadığından kurbanı kabul edilmemişti. Takva, Allah'a yaklaşma vasıtası olan kurban ve diğer şeylerin kabulünde şarttır. Nitekim Cenab-ı Hak, Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder buyurmuştur.
Ebu Bekir el-Esam'ın, "kafir kurban kesmez" sözüne gelince, mensubu olduğunu iddia ettiği dinin hak ve kendisinin haklı olduğunu göstermek için hazan o da kurban keser. Görmez misin ki onların içinde peygamberliğe Muhammed aleyhisselamdan daha layık olan kişinin bulunduğunu iddia ediyordu. Nitekim Yüce Allah onların iddialarını şöyle naklediyor: "Bu Kur'an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!" Bunun gibi birçok batıl söz söylediler. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
utlu (وَاتْلُ)
Sözcüğün kökü "t-l-v" (ت ل و) harfleridir. Temel anlamı; peşinden gitmek, takip etmek, ardı ardına sıralamak ve okumaktır. Mâide Sûresi 27. ayette "Onlara Adem'in iki oğlunun haberini hakkıyla oku/anlat" bağlamında, Hz. Muhammed'e yönelik bir emir kipi olarak geçer.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "bir şeyin diğerinin hemen arkasından gelmesi, onu izlemesi" olduğunu belirtir. Kutsal metinleri okumaya "tilavet" denilmesinin etimolojik nedeni, okuyan kişinin harfleri, kelimeleri ve manaları belli bir düzen içinde, birbirini takip edecek (ardı ardına gelecek) şekilde telaffuz etmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta sıradan bir okuma olan "kıraat" ile "tilavet" eylemini birbirinden ayırır. Ona göre her tilavet bir kıraattir, ancak her kıraat tilavet değildir. Tilavet, sadece ilahi metinler ve peygamberane mesajlar için kullanılır; çünkü bu kelime, okunan metnin anlamını içselleştirerek o metnin hükümlerine (peşinden) uymayı, ona tabi olmayı zorunlu kılan manevi bir okuma eylemidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde bu fiilin peygamberlik kurumunun asli görevlerinden biri olduğunu tahlil eder. Izutsu'ya göre "utlu" (oku/tilavet et) emri, sadece tarihsel bir hikaye anlatmak değil; muhatapları sarsacak, onların vicdanlarını harekete geçirecek ve ahlaki bir sorumluluk yükleyecek otoriter ve ilahi bir bildirimi (şeriatı) seslendirmektir.
nebe'e (نَبَأَ)
Sözcüğün kökü "n-b-e" (ن ب أ) harfleridir. Temel anlamı; önemli haber, insanı derinden etkileyen ve büyük bir değer taşıyan bilgidir. Ayette Adem'in iki oğlunun (Habil ve Kabil) arasında geçen o trajik ve sarsıcı olayı "nebe'e ibney âdeme" (Adem'in iki oğlunun haberi/kıssası) şeklinde nitelemek için kullanılır.
İbn Fâris, bu kökün "yerden yüksekte olan tümsek, öne çıkan, sıradan olmayan şey" anlamına geldiğini ifade eder. Önemli bir habere "nebe'" denmesi, o haberin diğer sıradan bilgiler arasında yüksekte durması, dikkati kendi üzerine çekmesinden kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, "nebe'" ile "haber" kavramları arasındaki derece farkını açıklar. Haber doğru da olabilir yalan da; ancak "nebe'", içinde mutlak bir kesinlik barındıran, yalan ihtimali olmayan, insana büyük bir fayda sağlayan ve uyanışa vesile olan ilahi çaptaki büyük hakikatlerdir. Bu yüzden kıyamet kopsa da, ilk cinayet işlense de bu olaylar sıradan bir tarihsel vakıa (haber) değil, "nebe'" olarak adlandırılır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü bağlamında bu kelimenin kullanımına dikkat çeker. Ona göre ayette "nebe'" kelimesinin seçilmesi, anlatılacak cinayet hikayesinin bir efsane veya mitoloji olmadığını, Ehl-i Kitab'ın ve müşriklerin kıskançlıklarına ayna tutan, insanlık tarihinin ahlaki kırılmasını gösteren ibret verici ağır bir hakikat olduğunu muhatabın zihnine peşinen yerleştirir.
kurbânen (قُرْبَانًا)
Sözcüğün kökü "k-r-b" (ق ر ب) harfleridir. Temel anlamı; yakın olmak, yaklaşmak ve mesafe bırakmamaktır. Ayette, Adem'in iki oğlunun Allah'a manevi olarak yaklaşmak ve O'nun rızasını kazanmak amacıyla sundukları adak veya ibadet nesnesini ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "uzaklığın (bu'd) tam zıttı olarak, maddi veya manevi bir bitişiklik, yakınlık" olduğunu belirtir. Kurban, kelime olarak insanın Yaratıcı ile arasındaki mesafeyi kapatmak için aracı kıldığı eylemin adıdır.
Râgıb el-İsfahânî, kurban kavramının sadece kesilen bir hayvan olmadığını tahlil eder. Râgıb'a göre "kurbân", kişinin malından, canından, ibadetinden veya eylemlerinden Allah'a yakınlık (kurbiyet) elde etmek kastıyla sunduğu her türlü iyiliktir. Eylemin değeri, sunulan nesnenin niteliğinden ziyade, o "yaklaşma" niyetinden doğar.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında bu kelimenin filolojik serüvenini inceler. Ona göre kelime, İbranice'deki "qorbân" ve Aramice/Süryanice'deki "qurbânâ" (tapınak adağı/sunu) kelimeleriyle tamamen aynıdır ve Yahudi-Hristiyan geleneğinin temel kült terimlerinden biridir. Kur'an, Ehl-i Kitab'ın çok iyi bildiği bu kelimeyi alarak, onu putperest veya ritüelist formundan arındırmış ve tamamen İslami bir niyet (takva) zeminine yerleştirmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dinler tarihindeki karşılığını analiz ederken, Kur'an'ın "kurban" eylemine getirdiği devrimci bakış açısına işaret eder. Antik dinlerde kurban, tanrıları beslemek veya onların öfkesini dindirmek için rüşvet olarak sunulurken; bu ayetteki "kurban", Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gerçeği üzerinden, sadece kulun kendi ahlaki samimiyetini (kurbiyetini) ispatlama aracı olarak resmedilir.
tukubbile (فَتُقُبِّلَ)
Sözcüğün kökü "k-b-l" (ق ب ل) harfleridir. Temel anlamı; bir şeye yüzünü dönmek, yönelmek, ön taraf, yüz yüze gelmek, razı olmak ve kabul etmektir. "Tefa'ul" babından edilgen (meçhul) fiil olan bu kelime, ayette sunulan kurbanlardan sadece birinin Allah tarafından iltifatla ve hoşnutlukla karşılanmasını ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki şeyin birbirine dönük olması, yüzleşme ve bir şeyi reddetmeyip açık bir yüzle karşılamak" anlamının yattığını söyler. Kabul etmek, sırt dönmenin (red/idbar) zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin aldığı forma ("tekabbul") dikkat çeker. Ona göre bu form, sıradan bir alma eylemi değildir; sunulan şeyi, o şeyin bizzat kendisindeki bir kusura rağmen veya onu sunan kişinin niyetindeki safiyetten (takvadan) dolayı büyük bir lütufla, rızayla ve memnuniyetle kabul etmektir. Allah'ın kurbanı "tekabbul" etmesi, eylemi manevi bir makama yükseltmesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusunda meçhul (edilgen) fiil kullanılmasının (kabul edildi) teolojik boyutunu inceler. Kurbanın nasıl kabul edildiği (Tevrat geleneğindeki gibi gökten inen bir ateşle mi yoksa başka bir şekilde mi) Kur'an tarafından özellikle belirsiz bırakılır. Vurgu, kabulün şekline değil, kabul edilme şartının (takva) kendisine yönlendirilmiştir.
le aktulenneke (لَأَقْتُلَنَّكَ)
Sözcüğün kökü "k-t-l" (ق ت ل) harfleridir. Temel anlamı; öldürmek, can almak, ruhu bedenden zorla ayırmak ve şiddet uygulamaktır. Ayette, kurbanı kabul edilmeyen kardeşin, diğer kardeşe yönelttiği, yemin ("le") ve kesinlik ("şeddeli nun") bildiren eklerle pekiştirilmiş "Seni kesinlikle öldüreceğim" şeklindeki hastalıklı tehdidini ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir varlığı ezmek, kahretmek ve onu hareketsiz bırakarak varoluşuna şiddetle son vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin sadece bir "öldürme" fiili değil, kıskançlığın (hasedin) insan ruhunda yarattığı nihai yıkım olduğunu tahlil eder. Râgıb'a göre, kurbanın reddedilmesi bir eksikliktir; ancak bu eksikliği gidermek (tövbe etmek) yerine, iyilik yapanı yok ederek kendini haklı çıkarma çabası, fıtratın tamamen şeytanileşmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu ifadenin psikolojik dehşetini inceler. Fiilin dilbilgisel yapısındaki ağır pekiştirmeler (le-aktulenne-ke), anlık bir öfkeyi değil, rasyonel düşünceyi tamamen iptal eden, saplantılı ve kibir dolu mutlak bir yok etme iradesini gösterir. Izutsu'ya göre bu cümle, yeryüzünde insan eliyle insanın ontolojik hakkına (yaşama hakkına) yapılan ilk teolojik ve ahlaki başkaldırıdır.
muttekîn (الْمُتَّقِينَ)
Sözcüğün kökü "v-k-y" (و ق ي) harfleridir. Temel anlamı; korunmak, sakınmak, bir kalkan edinmek ve zararlı şeylerden kendini muhafaza etmektir. "İfti'al" babından ism-i failin çoğulu olan bu kelime, ayette "Allah ancak takva sahiplerinden (sorumluluk bilinciyle korunanlardan) kabul eder" şeklinde, ibadetlerin ve eylemlerin değerini belirleyen yegane ilahi kriter olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın kendisine zarar verebilecek, kendisini yaralayacak bir durumla kendi arasına bir engel (vikaye) koyması" fikrinin yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını dini terminolojideki zirve noktası olarak tahlil eder. Ona göre muttekî (takva sahibi), sadece Allah'tan korkan değil; nefsini günaha itecek her türlü şüpheli düşünceden (kıskançlık, kibir, haset) koruyan, kalbini manevi bir zırhla sarmış kişidir. Kardeşinin kurbanının kabul edilme sebebi, onun sunduğu malın niceliği değil, kalbindeki bu eşsiz arınmışlık (takva) kalkanıdır.
Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi ahlakı ile İslami ahlakın çatışmasını bu ayet üzerinden derinlemesine okur. Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, cahiliyenin o kibirli, öfkeye kapılan ve kan dökmeyi sorun etmeyen karakterini (hamiyyet/istikbar) temsil ederken; Habil, en ölümcül tehdit karşısında bile şiddete başvurmayan, kendi sınırlarını bilen ve sadece Allah'a karşı sorumluluk (takva) hisseden yeni İslami ahlakı temsil eder. Izutsu'ya göre bu ayet, "kabulün" (rızanın) liyakata, liyakatın ise sadece "takva"ya endekslendiği Kur'ani adaletin en somut ilanıdır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın ayet sonlarındaki formüllerini (fasıla) incelerken, ritüel ile ahlakın bu kelimede nasıl birleştiğine dikkat çeker. Kurban gibi tamamen şekilsel ve arkaik (eski) bir ibadet, ayetin sonunda "muttekîn" kelimesiyle birdenbire tamamen içsel, etik ve vicdani bir zemine çekilir. Kur'an, bu kelime vasıtasıyla dindarlığı şekilcilikten kurtarıp salt bir ahlak felsefesine dönüştürür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla