Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 22. Ayet

    قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ ف۪يهَا قَوْماً جَبَّار۪ينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû yâ mûsâ inne fîhâ kavmen cebbârîne ve-innâ len nedḣulehâ hattâ yaḣrucû minhâ fe-in yaḣrucû minhâ fe-innâ dâḣilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dediler ki: Ey Musa! Orada zorba bir topluluk var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Ama oradan çıkarlarsa biz hemen gireriz.

      En doğrusunu Allah bilir ya, onlar Firavun'un, ilah olduğu iddiası yanında gücüne-kuvvetine ve ordusunun büyüklüğüne rağmen o bölgenin fethine gücünün yetmediğini, onlarla başa çıkamadığını ve onları mağlup ederek elinin altına alamadığını görünce, kendilerinin zayıflığı, askerlerinin azlığı ve savaş vasıtalarının eksikliği sebebiyle buna asla güçlerinin yetmeyeceğini düşünmüşlerdi. Bu yüzden, hayatlarından endişe ederek oradaki zorbalar çıkmadan kendileri girmekten kaçınmışlardı. Halbuki Musa aleyhisselam zayıflıklarına ve sayılarının azlığına rağmen oraya girdikleri takdirde onlara fetih ve zafer vadetmişti.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        cebbârîn (جَبَّارِينَ)

        Sözcüğün kökü "c-b-r" (ج ب ر) harfleridir. Temel anlamı; kırık bir kemiği sarıp düzeltmek, eksiği onarmak, birini bir işe zorlamak, baskı kurmak ve haddinden fazla ulu/büyük olmaktır. Mâide Sûresi 22. ayette, Kutsal Topraklar'da (Kenan diyarı) yaşayan, İsrailoğulları'nı dehşete düşüren zorba, iri yarı ve savaşçı kavmi nitelemek için kullanılmıştır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi zor kullanarak düzeltmek veya birini istemediği bir şeye mecbur bırakmak" anlamı taşıdığını belirtir. Etimolojik olarak insan elinin ulaşamadığı çok uzun ve iri hurma ağaçlarına "cebbâre" denilmesi, ayetteki kavmin hem fiziksel büyüklüğünü (devlik) hem de başkaları üzerinde kurdukları ezici baskıyı anlamsal olarak bünyesinde barındırır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cebbâr" kelimesinin Allah için kullanıldığında "eksikleri onaran, dilediğini yaptırmaya mutlak gücü yeten" gibi yüce bir anlam taşırken; insan için kullanıldığında "kendi eksikliğini başkalarına zorbalık yaparak kapatmaya çalışan, kibirli ve haddini aşan" anlamına geldiğini tahlil eder. Râgıb'a göre bu ayetteki cebbârîn vasfı, sadece fiziksel bir iriliği değil, hak ve hukuk tanımayan zalimane bir karakteri tasvir eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin kökenini Sami dilleri üzerinden inceler. Ona göre Arapçadaki bu kullanım, İbranice'deki "gibbôr" (kudretli adam/savaşçı) ve Süryanice/Aramice'deki "gabbârâ" (dev, tiran) kelimeleriyle doğrudan akrabadır. Kur'an, Ehl-i Kitab'ın teolojisinde var olan ve İsrailoğulları'nın bilinçaltına kazınmış "Nephilim/Anakim" (Devler) mitini veya tarihsel savaşçıları bu kelime (muarreb) üzerinden kendi anlatısına dahil etmiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik bağlamını değerlendirir. Mısır'da nesiller boyu köle olarak yaşamış, iradesi elinden alınmış ve askerî bir yeteneği olmayan İsrailoğulları'nın, yerleşik ve güçlü Kenan halkını "cebbârîn" olarak nitelemesi kendi psikolojik ezikliklerinin bir yansımasıdır. Öztürk'e göre bu kelime, köle ruhlu bir toplumun, özgür ve savaşçı bir toplum karşısında hissettiği varoluşsal dehşetin adıdır.

        nedhule (نَدْخُلَ)

        Sözcüğün kökü "d-h-l" (د خ ل) harfleridir. Temel anlamı; girmek, bir sınırın veya mekânın içine dahil olmak ve nüfuz etmektir. Ayette "innâ len nedhulehâ" (biz oraya asla girmeyeceğiz) şeklinde "len" (kesin olumsuzluk ve tekit) edatıyla birlikte birinci çoğul şahıs fiili olarak geçer ve İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya (dolayısıyla Allah'a) karşı sergiledikleri kesin itaatsizliği ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir nesnenin veya bedenin, dışarıdaki bir alandan kapalı veya sınırları belirlenmiş içsel bir alana doğru hareket etmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin sadece coğrafi bir yer değiştirme olmadığını tahlil eder. Önceki ayette Hz. Musa "Kutsal toprağa girin" (udhulû) derken, aslında onları ilahi sözleşmenin ve sorumluluğun içine davet etmiştir. Ayetteki "asla girmeyeceğiz" isyanı, sadece Filistin topraklarına adım atmayı reddetmek değil, Allah'ın kendileri için yazdığı kaderi (keteballâh) ve dini yükümlülüğü topyekûn reddederek itaat dairesinin dışında kalma iradesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemsizliğin ahlaki boyutunu incelerken, fiilin "len" edatıyla pekiştirilmesinin altını çizer. İsrailoğulları, tehlike karşısında anlık bir tereddüt yaşamamış, aksine "asla girmeyeceğiz" diyerek isyanı kurumsallaştırmışlardır. Bu durum, özgürlüğün getirdiği savaşma ve var olma sorumluluğundan (duhul) kaçarak, konforlu bir köleliğe razı olmanın bedensel ve mekânsal itirafıdır.

        yahrucû (يَخْرُجُوا)

        Sözcüğün kökü "h-r-c" (خ ر ج) harfleridir. Temel anlamı; çıkmak, dışarı varmak, kapalı bir alandan veya durumdan ayrılmak ve görünür olmaktır. Ayette "hattâ yahrucû minhâ" (onlar oradan çıkana kadar) şeklinde geçerek, İsrailoğulları'nın Allah'ın emrine itaat etmek için öne sürdükleri korkakça ve absürt şartı ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin saklı veya sınırlandırılmış olduğu bir mekândan ayrılarak dışarı fırlaması, ayrılması" anlamının yattığını söyler. Girmek (duhul) eyleminin tam zıttıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, çıkma eyleminin faili üzerinden bir semantik okuma yapar. İsrailoğulları, kendi girmelerini (nedhule), düşmanın hiçbir askeri baskı veya savaş olmaksızın oradan kendi kendine çıkıp gitmesi (yahrucû) şartına bağlamışlardır. Râgıb'a göre bu, nedensellik ilkesini ve insan çabasını reddederek, ilahi iradeyi kendi korkaklıklarına uydurmaya çalışma küstahlığıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir ilmi bağlamında bu kelimenin kullanımını "şartlı itaat" ve "tevekkül eksikliği" olarak tahlil eder. Allah inananlardan eylem (savaş) beklerken, İsrailoğulları düşmanın mucizevi bir şekilde yurdu terk etmesini (huruç) beklemiştir. Bu kelime, bedel ödemek istemeyen, zaferi bir ganimet gibi zahmetsizce elde etmeyi uman şımarık bir teolojik beklentinin en net kelimesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X