Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 18. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 18. Ayet

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâleti-lyehûdu ve-nnasârâ nahnu ebnâu(A)llâhi veehibbâuh(u)(c) kul felime yu’ażżibukum biżunûbikum(s) bel entum beşerun mimmen ḣalak(a)(c) yaġfiru limen yeşâu veyu’ażżibu men yeşâ(u)(c) veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(s) ve-ileyhi-lmasîr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yahudiler ve hıristiyanlar, 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız' dediler. De ki: Öyleyse Allah günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor? Doğrusu siz de O'nun yarattığı sıradan insanlarsınız. O, dilediğini bağışlar, dilediğini de cezalandırır. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'a aittir. Dönüş de yalnız O'nadır.

      Yahudiler ve hıristiyanlar, 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız' dediler. Bu sözün, Ehl-i Kitab'ın iki kesimi tarafından da söylenmemiş olması muhtemeldir; iki gruptan biri bu sözü, diğeri de başka bir söz söylemiş olmalıdır; bu durumda şu ilahi beyana benzemiş olur: "Onlar, 'Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek' dediler". Bu sözde sanki her grup, öteki grubun cennete girmesini reddetme anlamı vardır, yoksa onların hepsi birden, "Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, kimse cennete giremeyecek" demiş değildirler. Biz Allah'ın oğullarıyız mealindeki sözü hıristiyanların söylemiş olması muhtemeldir, çünkü bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Hz İsa, -Peygamberimize ve ona salat ve selam olsun- kavmine şöyle demiş, benim de sizin de babası olan göktekine sizi çağırıyorum': İşte bunun üzerine hıristiyanlar, Biz Allah'ın oğullarıyız demişlerdi. Biz Allah'ın sevgili kullarıyız sözü de Yahudilerden gelmişti. Bu sözü her iki tarafın söylemiş olması da muhtemeldir, iki gruptan her biri, Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız demiştir. Şöyle de denilmiştir: Onlar bu sözü, Allah katındaki konumları ve değerleri açısından söylemişlerdi; yani onların Allah nezdindeki konumları ve değerleri tıpkı çocuğun babası katındaki konumu ve değeri gibidir, dolayısıyla Allah Teala bize azap etmeyecektir. Yüce Allah buyurdu ki Ya Muhammed! De ki: Öyleyse Allah günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor? Şayet sizin söyledikleriniz doğru ise, Allah sizi niçin cezalandırıyor? Hiç kimsenin gönlü kendi çocuğunun veya dostunun maymun veya domuz suretine çevrilmesine razı değilken Cenab-ı Hak sizden bazılarını maymun ve domuz suretine çevirerek niçin sizi cezalandırıyor? Şöyle de denilebilir: Hiç kimsenin gönlü, kendi çocuğunun ve sevdiği kişinin işlediği bir suç yüzünden cehennem ateşiyle cezalandırmasına rıza gösteremez; halbuki siz atalarınızın buzağıya taptıkları gün kadar ahirette azaba uğrayacağınızı kabul ediyorsunuz. Doğrusu siz de O'nun yarattığı sıradan insanlarsınız. Yani evlat ve dost edinmek isteyen kimse, ancak kendi cinsi ve emsali olan birini dost edinir, Allah Teala sizi diğerleri gibi beşer türünden yaratmıştır, bu konuda siz ve başkaları eşitsiniz, böyle iken kendinizi böyle özel bir statüde nasıl konumlandırırsınız?

      O, dilediğini bağışlar. Yani tövbe eden ve İslam'a gireni bağışlar. Dilediğini de cezalandırır. Yani inkarda devam edeni cezalandırır.

      Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'a aittir. Yani hepsi O'nun kulu, kölesi ve yaratığıdır; Cenab-ı Hak burada onların, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" sözlerinden kendi zatını yüceltmektedir, hiç kimse kendi kölesini evlat ve sevgili edinmez; sizin Allah'ın kulu olduğunuzu kabul ettiğinize göre, O'nun çocuğu ve sevgili kulları olduğunuzu nasıl iddia edersiniz? En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayet-i kerimede, peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin nübüvvetinin ispatına dair delil vardır, çünkü onlar bu sözleri kendi aralarında söylemişlerdi, ama Resul-i Ekrem bunu kendilerine haber vermiştir, ta ki bunu Allah Teala sayesinde bilmiş olduğu ortaya çıksın.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yehûd (الْيَهُودُ)

        Sözcüğün kökü "h-v-d" (ه و د) harfleridir. Temel anlamı; yavaşça dönmek, tövbe etmek ve doğru yola girmektir. Mâide Sûresi 18. ayette, kendilerini Allah'ın seçkin ve imtiyazlı kulları olarak gören Yahudi topluluğunu tanımlayan özel bir isim olarak geçer.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir duruma veya yere yumuşaklıkla dönmek" anlamına geldiğini belirtir. Tövbe eyleminin de aslına dönmek olması hasebiyle bu kökten türediğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kelimenin isimlendirme kökenini iki yönlü tahlil eder. Birincisi, Kur'an'daki "innâ hudnâ ileyk" (biz sana yöneldik/tövbe ettik) ayetine atıfla, bu ismin onların tövbekar olma iddialarından türediği yönündedir. İkincisi ise bunun doğrudan Hz. Yakub'un büyük oğlu "Yehuda"nın isminden Arapçaya geçmiş özel bir topluluk adı (alem) olmasıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin saf Arapça bir türetme olmadığını (Arapça "tövbe" köküyle kurulan bağın sonradan yapılmış bir halk etimolojisi olduğunu) savunur. Jeffery'ye göre kelime, İbranice "Yehūdhāh" isminin Aramice ve Süryanice formu olan "Yāhūdhāyē" üzerinden İslam öncesi Arapçasına geçmiş ve yerleşmiş alıntı (muarreb) bir kelimedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'daki sosyo-teolojik bağlamına dikkat çeker. Ona göre bu ayette "Yehûd" kelimesi salt bir etnik kökeni değil; kendilerini "ebnâullah" (Allah'ın çocukları) sayarak kurtuluşu sadece kendi ırklarına hasreden, ilahi rahmeti tekeline almaya çalışan kabilevi ve dışlayıcı bir din anlayışını temsil eder.

        ebnâ (أَبْنَاءُ)

        Sözcüğün kökü "b-n-y" (ب ن ي) harfleridir. Kelime, "ibn" (oğul/çocuk) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; bina etmek, inşa etmek, üst üste koymak ve kurmaktır. Ayette, Yahudi ve Hıristiyanların "Biz Allah'ın çocuklarıyız" (nahnu ebnâullah) şeklindeki teolojik imtiyaz iddialarını ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi diğerinin üzerine ekleyerek bir yapı oluşturmak" olduğunu belirtir. Bir erkeğin çocuğuna "ibn" (oğul) denmesinin etimolojik sebebi, çocuğun babası tarafından temeli atılan ve neslini devam ettiren bir "bina/yapı" olarak görülmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, Ehl-i Kitab'ın bu kelimeyi kullanışındaki metaforik amaca dikkat çeker. Ona göre onlar bu iddiayla fiziksel bir üremeyi (biyolojik çocukluğu) kastetmemişlerdir. "Ebnâ" (çocuklar) lafzını, bir babanın çocuğuna duyduğu karşılıksız şefkat ve kayırmacılığı (iltimas) Allah'a atfetmek, ne günah işlerlerse işlesinler Allah'ın onları cezalandırmayacağı yönünde sahte bir teolojik dokunulmazlık kalkanı yaratmak için kullanmışlardır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde bu ifadenin polemik (reddiye) değerini inceler. Izutsu'ya göre "ebnâullah" iddiası, Hıristiyanlıktaki "Tanrı'nın Oğlu" doktrininin ve Yahudilikteki "Seçilmiş Halk" inancının ortak bir kibridir. Kur'an, ayetin devamında "bilakis siz O'nun yarattığı beşersiniz" diyerek, bu kurgusal "oğulluk" (ebnâ) statüsünü yıkıp, tüm insanlığı ontolojik eşitlik düzlemine (mahlukat/beşer) indirger.

        ehibbâ (أَحِبَّاءُ)

        Sözcüğün kökü "h-b-b" (ح ب ب) harfleridir. Kelime, "habîb" (sevilen/dost) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; sevmek, muhabbet duymak ve bir şeyin özü, tohumu olmaktır. Ayette Ehl-i Kitab'ın "Biz Allah'ın sevgilileriyiz" iddiasındaki ikinci kibri temsil eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin özü, çekirdeği ve tohumu (habbe)" anlamının bulunduğunu söyler. Sevgiye "muhabbet" denilmesi, bu duygunun insanın kalbinin en derin köşesine bir tohum gibi ekilmesi ve orada kök salmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "habîb" kavramını tahlil ederken, sevginin doğasındaki "yönelme ve tercih etme" durumunu açıklar. Ehl-i Kitap, "ehibbâ" (sevgililer) olduklarını iddia ederek, Allah'ın diğer tüm milletleri bırakıp sadece kendilerini sevdiğini, onlara azap etmesinin (sevgi doğası gereği) imkansız olduğunu öne sürmüşlerdir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Ehl-i Kitap ile diyalogunu incelerken, bu "sevgililer" iddiasının Kitab-ı Mukaddes geleneğindeki köklerine işaret eder. Tanrı'nın İsrail'i "ilk doğan oğlu" ve "sevgilisi" olarak nitelemesi İbrahimi gelenekte yaygındır. Ancak Reynolds'a göre Kur'an, bu ayette İncil ve Tevrat kökenli bu terminolojiyi alıp, "Madem O'nun sevgililerisiniz, neden günahlarınız yüzünden size azap ediyor?" şeklinde vurucu bir Sokratik soruyla (ironiyle) bu inancın mantıksal tutarsızlığını deşifre eder.

        yuazzibu (يُعَذِّبُ)

        Sözcüğün kökü "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; engellemek, alıkoymak, men etmek ve tatlı/hoş olmaktır (tatlı suya mâ-i azb denir). Arapçada "ezdâd" (zıt anlamlılar) grubuna girer. "Tef'il" babından gelen bu fiil, ayette "azap etmek, cezalandırmak ve acı çektirmek" anlamında kullanılır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir kimseyi bir şeyden alıkoymak ve menetmek" olduğunu belirtir. Cezaya ve işkenceye "azap" denilmesinin nedeni, bu durumun kişiyi hayattan, rahatlıktan, uykudan ve yemekten alıkoyması, onu esenlikten mahrum etmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını "insana şiddetli acı veren her türlü bedensel ve ruhsal durum" olarak tanımlar. O, kelimenin "tatlılık" (azb) köküyle olan ilişkisini mecazi bir ironiye bağlar: Kişinin işlediği tatlı günahların sonucunda hayatının acıya dönüşmesi veya rahatından alıkonmasıdır. Ayette, Ehl-i Kitab'ın tarih boyunca yaşadığı sürgünler, savaşlar ve yıkımlar bu azabın somut kanıtları olarak yüzlerine vurulur.

        Theodor Nöldeke, Kur'an'ın eskatolojik ve hukuki dilini incelerken, ilahi ceza (azap) kavramının İslam teolojisindeki mutlak adalet vurgusuna dikkat çeker. Ona göre ayetteki "yuazzibukum bi zunûbikum" (günahlarınız sebebiyle size azap ediyor) ifadesi, Hıristiyanlığın "şartsız sevgi ve kefaret" inancını reddeder. Kur'an, hiç kimsenin soyu veya aidiyeti sebebiyle ilahi adaletten (azaptan) muaf tutulamayacağı, eylem (günah) ve sonuç (azap) ilişkisine dayalı evrensel bir hukuk sistemi inşa eder.

        zunûb (ذُنُوبِ)

        Sözcüğün kökü "z-n-b" (ذ ن ب) harfleridir. Kelime, "zenb" sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; bir şeyin kuyruğu, arka kısmı, peşinden gelen şey ve suç/günahtır. Ayette, azaba gerekçe olan ve kişiyi manevi olarak kirleten her türlü kötü eylemi ve ilahi sınır ihlalini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün en somut karşılığının "hayvanın kuyruğu" (zeneb) olduğunu ifade eder. Suça veya günaha bu ismin verilmesi, eylemin failinin peşini tıpkı bir kuyruk gibi bırakmaması, er ya da geç kötü sonuçlarının (cezasının) onun arkasından gelip onu yakalamasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kelimesinin etimolojik metaforunu genişletir. Her günah, sonu azaba ve utanca varan bir "kuyruk/kalıntı" bırakır. Ayette bu kelimenin seçilmesi, Ehl-i Kitab'ın "biz Allah'ın çocuklarıyız" diyerek sorumluluktan kaçma çabalarına karşı, işledikleri suçların kuyruk gibi peşlerinde olduğu gerçeğini hatırlatır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında günah terminolojisini tahlil eder. Ona göre "zenb", sadece basit bir hata (hatîe) değil, ilahi düzene karşı işlenmiş ve faturası ağır olan bir varoluşsal ihlaldir. Bu kelimenin ehibbâ (sevgililer) iddiasının hemen karşısına konulması, statünün (aidiyetin) liyakati (ahlakı) asla örtbas edemeyeceğini gösterir.

        beşer (بَشَرٌ)

        Sözcüğün kökü "b-ş-r" (ب ش ر) harfleridir. Temel anlamı; derinin dış yüzeyi, cilt, ten, müjdelemek ve insan soyudur. Ayette "bel entum beşerun" (hayır, siz de birer beşersiniz) şeklinde, Yahudi ve Hıristiyanların ilahi aidiyet iddialarını yıkarak onları sıradan, ölümlü ve biyolojik insanlık düzlemine çeken bir kavram olarak kullanılır.

        İbn Fâris, kök anlamını "insan ve hayvan bedeninin dıştan görünen en üst derisi" olarak tanımlar. İnsana "beşer" denilmesinin hikmeti, hayvanların bedenleri yün, kıl veya tüyle kaplıyken, insanın teninin (beşeresinin) çıplak ve görünür olmasıdır. Bu durum insanın biyolojik kırılganlığını ve çıplaklığını simgeler.

        Râgıb el-İsfahânî, "insan" ve "beşer" kelimeleri arasındaki anlamsal farka dikkat çeker. "İnsan" kelimesi daha çok ahlaki, akli ve sosyal boyutu (ünsiyet) öne çıkarırken; "beşer" kelimesi insanın yeme, içme, hastalanma ve ölme gibi salt biyolojik, maddi ve zayıf yönünü vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin teolojik polemik boyutunu inceler. Ehl-i Kitap, "ebnâ" (çocuklar) diyerek kendilerini metafizik ve aşkın bir seviyeye yükseltmek istemiştir. Kur'an ise "beşer" kelimesini kullanarak onları aniden toprağa, ete ve kemiğe indirir. Bu, dinde imtiyazlı sınıf (ruhbanlık veya seçkin ırk) kurgusunu temelden yıkan, herkesin aynı biyolojik zayıflığı taşıdığı ve Allah karşısında eşit mahlukat (mimmen halak) olduğu fikrini yerleştiren çarpıcı bir kavramsal vuruştur.

        masîr (الْمَصِيرُ)

        Sözcüğün kökü "s-y-r" (ص ي ر) harfleridir. Temel anlamı; bir halden başka bir hale geçmek, dönüşmek, varıp durmak ve nihai hedefe ulaşmaktır. Ayetin sonunda "ve ileyhil masîr" (dönüş/varış ancak O'nadır) şeklinde geçerek, eskatolojik (ahirete dair) mutlak hesap verme makamını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir durumun değişerek kalıcı ve nihai bir sonuca evrilmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "masîr" kavramını sıradan bir mekân değişikliği (gitmek) olarak değil, ontolojik bir zorunluluk olarak tahlil eder. O, suyun buharlaşıp tekrar yağmur olması gibi, beşer (insan) olarak yaratılan her varlığın da ölümle birlikte kaçınılmaz olarak asıl kaynağına ve yargı merciine (Allah'a) rücu edeceği, dönüşeceği son duraktır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "dönüş" (meâd/masîr) kavramlarını incelerken, bu ifadenin ilahi egemenliğin (mülk) mutlak bir mührü olduğunu savunur. Izutsu'ya göre ayetin sonundaki bu kapanış formülü, dünyada "Allah'ın çocukları ve sevgilileri" olduklarını iddia ederek sahte bir güven duygusuyla hareket edenlere karşı, hiç kimsenin kendi teolojik imtiyazına sığınarak bu nihai ve zorunlu yüzleşmeden (masîr) kaçamayacağını bildiren mutlak bir ilahi otorite ilanıdır. Gidilecek başka bir yer ve hesap verilecek başka bir merci yoktur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X