Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 17. Ayet

    لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lekad kefera-lleżîne kâlû inna(A)llâhe huve-lmesîhu-bnu meryem(e)(c) kul femen yemliku mina(A)llâhi şey-en in erâde en yuhlike-lmesîha-bne meryeme veummehu vemen fî-l-ardi cemî’â(n)(k) veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(c) yaḣluku mâ yeşâ(u)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler hiç şüphesiz hakikati inkar etmiş olurlar. De ki: 'Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde bulunanların tamamını helak etmek isterse, kim Allah'ın gücüne karşı durabilir!' Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı Allah'a aittir. O dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir.

      Hz. İsa Rab Olamaz

      Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler hiç şüphesiz hakikati inkar etmiş olurlar. Bu, şüpheye ve cehalete dayalı inkar değil, büyüklenmeye ve inada dayalı bir inkardır. Çünkü onlar Hz. İsa'nın Meryem'in oğlu olduğunu kabul etmişlerdi, ama sonra o ilahtır diyorlardı. Kendisi Meryem'in oğlu, annesi de kendisinden daha büyük olunca, küçük olanın kendisinden büyük olana ilah ve rab olması ihtimali son derece uzaktır. Yoksa böyle bir söz olmadan da inkara sapmak mümkündür; ama bunun yorumu, söylediğimiz gibi kendileri onun Meryem'in oğlu olduğunu benimsemelerine rağmen küçük olanı büyüğün ilahi ve rabbi konumunda görmüşlerdir.

      Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler hiç şüphesiz hakikati inkar etmiş olurlar mealindeki ilahi kelam, peygamberlerden birini bulunduğu konumdan daha yukarıya çıkaran kişinin, inkar konusunda, onun kadrini ve mertebesini aşağıya indiren kimse gibi olduğunun delilini oluşturur.

      De ki: Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde bulunanların tamamını helak etmek isterse, kim Allah'ın gücüne karşı durabilir! Yani Cenab-ı Hak, Mesih'i ve annesini helak etmek istese, buna engel olmaya Allah'tan başka kimsenin gücü yetmez. Bir de iddia ettiğiniz gibi Hz. İsa ilah olsaydı, kendisinin, annesinin ve yeryüzünde onlara tapanların helak edilmesini önlemeye de gücü yeterdi. Şöyle de denilmiştir: Allah Teala Mesih'i bir azapla, annesini ve yeryüzünde bulunanların tamamını azapla veya ölümle helak etmek istese O'na kim engel olabilir?

      Cenab-ı Hak ayet-i kerimenin devamında onların, "Allah Meryem oğlu Mesih'in kendisidir" şeklindeki iddialarından kendini tenzih etmekte, zatını yüceltmekte ve şöyle buyurmaktadır: Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı Allah'a aittir. Yani herkes O'nun kulu ve kölesidir. O dilediğini yaratır, insan cinsinden olsun veya olmasın. Allah her şeye kadirdir. Yani O, beşer olsun veya olmasın her şeyi yaratmaya kadirdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kefera (كَفَرَ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" (ك ف ر) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamaktır. Mâide Sûresi 17. ayette, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyerek Allah'ın mutlak birliğine ve aşkınlığına (tenzih) aykırı bir inancı savunan Hristiyanların, hakikatin üzerini kasten örtmelerini ve teolojik bir inkara sapmalarını ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde kökün temelindeki eylemin fiziksel bir "örtme ve gizleme" olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizleyen çiftçiye veya karanlığıyla her şeyi örten geceye bu kökten isimler verilir. Ona göre küfür, insanın fıtratında var olan tevhit gerçeğini batıl dogmalarla örtbas etmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "küfür" kavramının epistemolojik ve teolojik boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre bu ayetteki inkar (kefera), sıradan bir bilgisizlik değil; Allah'ın yaratıcı vasfı ile yaratılmış olanın (İsa'nın) vasıflarını birbirine karıştırarak, ilahi aşkınlığı beşeri bir bedene indirgemek (hulul/enkarnasyon) suretiyle hakikati kasten perdelemektir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde küfür kavramını iman kavramının zıttı olarak, salt bir "inanmama" durumundan ziyade "ontolojik nankörlük ve isyan" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre Hristiyanların "İsa Allah'tır" iddiaları, Kur'an perspektifinden bakıldığında ilahi yaratılış sınırlarını ihlal eden, Yaratıcı'nın eşsizliğini (Tevhit) reddeden yıkıcı bir başkaldırıdır ve bu yüzden "kefera" fiiliyle en sert şekilde mahkum edilmiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin Hristiyan dogmatik teolojisine (özellikle İznik Konsili kararlarına) yönelik Kur'an'ın en net polemiklerinden biri olduğunu vurgular. "Kefera" lafzı, teslis (üçleme) ve enkarnasyon (tanrının bedenlenmesi) inançlarının İslam'ın tevhit akidesiyle asla uzlaşamayacağını, bu iddiaların doğrudan dinden çıkış/inkar kabul edildiğini kesin bir dille ilan eder.

        mesîh (الْمَسِيحُ)

        Sözcüğün kökü Arapça "m-s-h" (م س ح) harflerine veya Sami dillerindeki kökdaşlarına dayandırılır. Temel Arapça anlamı; silmek, eliyle sıvazlamak ve meshetmektir. Ayette, Hz. İsa'nın özel unvanı (lakabı) olarak kullanılır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir nesnenin üzerinden pürüzleri ve kirleri gidermek, onu düzgünleştirmek" olduğunu söyler. Hastanın üzerine el sürüldüğünde iyileşmesi (şifa bulması) veya günahlardan arınmışlık (sıdk) bu kelimenin semantik açılımlarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, Hz. İsa'ya neden "Mesih" denildiği konusunda iki temel görüşü zikreder. Birincisi, onun dokunduğu hastaları (körü, alacalıyı) iyileştirmesi (meshetmesi); ikincisi ise onun her türlü günah kirinden silinmiş, arındırılmış (mübarek) bir fıtrata sahip olmasıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında bu kelimenin saf Arapça bir türetme olmadığını, Aramice ve Süryanice form olan Meşîhâ (yağlanmış/kutsanmış olan) kelimesinin Arapçalaşmış hali (muarreb) olduğunu savunur. İbrani geleneğinde krallar ve rahipler kutsal yağ ile "meshedilerek" göreve başlarlar. Jeffery'ye göre Kur'an, Hristiyan ve Yahudi teolojisindeki bu bilindik ve prestijli unvanı almış, ancak ona yüklenen "Tanrı'nın oğlu" veya "kurtarıcı tanrı" anlamlarını boşaltarak onu sadece şerefli bir insan peygamberin ismi olarak kullanmıştır.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Hristiyanlık okumasını tahlil ederken, "Mesih" kelimesinin Kur'an'da genellikle "Meryem oğlu" (İbnu Meryem) tamlamasıyla birlikte kullanılmasına dikkat çeker. Reynolds'a göre bu kullanım bilinçli bir retoriktir; İsa'nın ilahi bir babadan değil, beşeri bir anneden (Meryem'den) doğduğunu her fırsatta vurgulayarak, Hristiyanların "Tanrı'nın oğlu" iddiasını dilbilimsel ve teolojik olarak deşifre eder.

        yemliku (يَمْلِكُ)

        Sözcüğün kökü "m-l-k" (م ل ك) harfleridir. Temel anlamı; sahip olmak, gücü yetmek, tasarruf etmek, yönetmek ve mutlak otorite kurmaktır. Ayette "Allah'tan bir şeye kim mani olabilir/kimin gücü yeter" (femen yemliku minallâhi şey'en) şeklinde geçerek, Allah'ın mutlak iradesi karşısında tüm yaratılmışların (Hz. İsa dahil) acizliğini ve çaresizliğini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şey üzerinde tam bir otorite ve kısıtlanamaz bir güç sahibi olmak" olduğunu belirtir. Bu güç, sadece mülkiyeti değil, nesne veya kişi üzerindeki yok etme veya yaşatma yetkisini de kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, "mülk" ve "mâlik" kavramlarını Allah'ın sıfatları bağlamında inceler. Ona göre gerçek mülk, bir şeyin hem varoluşunu hem de yok oluşunu kontrol edebilmektir. İnsanların sahip olması mecazi ve geçicidir. Ayetteki "yemliku" fiili, Hristiyanların tanrılaştırdığı İsa'nın, kendi varlığını bile koruyabilecek özsel bir güce (mülke) sahip olmadığını vurucu bir mantıkla ortaya koyar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin polemik gücüne (reddiye) dikkat çeker. Eğer İsa gerçek bir tanrı olsaydı, kainatın idaresinde veya kendi kaderinde mutlak tasarruf sahibi (mâlik) olması gerekirdi. Oysa kelime, Allah irade ettiği an kainattaki kimsenin (İsa ve Meryem de dahil) bu iradeye karşı koyacak, onu durduracak hiçbir "mülkiyet ve otorite" sahibi olmadığını ispatlar.

        yuhlike (يُهْلِكَ)

        Sözcüğün kökü "h-l-k" (ه ل ك) harfleridir. Temel anlamı; yok olmak, ölmek, çürümek, parçalanmak ve varlığının sona ermesidir. "İf'âl" babından gelen bu fiil, Mâide 17. ayette "Eğer Allah, Mesih'i, annesini ve yeryüzündekilerin hepsini yok etmek (helâk etmek) istese" şeklinde, İsa'nın fani (ölümlü) tabiatını kanıtlayan hipotetik (varsayımsal) bir teolojik argüman olarak kullanılır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin bozularak, dağılarak veya şiddetli bir azapla varoluşunu yitirmesi" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, helak kelimesinin doğasını tahlil eder. Fiziksel ölüm bir helaktir, ancak Allah'ın iradesiyle gerçekleşen helak, mutlak bir ontolojik siliniş ve yok ediştir. Ayetteki argüman basittir: Kendisinde ölümlülük ve yok olabilme potansiyeli taşıyan bir varlık "İlah" olamaz. İsa ve Meryem'in helake (ölüme) tabi olması, onların mutlak güç sahibi değil, yaratılmış ve zayıf kullar olduğunun en büyük delilidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir geleneğindeki izahlara atıf yaparak, bu fiilin seçilmesinin "Reductio ad absurdum" (olmayana ergi/saçmaya indirgeme) mantığı taşıdığını belirtir. İlah, doğası gereği ebedi (Bâki) olmalıdır. Eğer Allah İsa'yı yok etmeyi (yuhlike) dilerse, onu kim koruyacaktır? Kendisini yok olmaktan kurtaramayan bir varlığın evreni yaratan tanrı olduğunu iddia etmek en büyük çelişkidir.

        yahluku (يَخْلُقُ)

        Sözcüğün kökü "h-l-k" (خ ل ق) harfleridir. Temel anlamı; yoktan var etmek, bir şeye ölçü ve biçim vermek, takdir etmek ve örneksiz olarak icat etmektir. Ayette "O, dilediğini yaratır" (yahluku mâ yeşâ') bağlamında, mutlak yaratıcılık vasfının sadece ve sadece Allah'a ait olduğunu ilan eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi düzgün bir şekilde ve belirli bir ölçüye göre takdir etmek/ölçülendirmek" olduğunu belirtir. Ayakkabıcının deriyi kesmeden önce ölçüp biçmesi bu kökten gelir. Ancak Allah'a atfedildiğinde bu, yokluktan, bir modele ihtiyaç duymaksızın, benzersiz bir ölçüyle varlık sahnesine çıkarmak demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" (yaratma) eyleminin sadece var etmek olmadığını, o varlığın hikmetle, düzgünce ve kusursuz bir tasarımla şekillendirilmesi olduğunu açıklar. Hz. İsa'nın babasız doğumu, Hristiyanlarca onun ilahlığına delil sayılırken; Kur'an bu fiille duruma açıklık getirir: İsa'nın farklı yaratılışı onun ilahlığından değil, Allah'ın dilediği formda ve kuralsızca (yahluku mâ yeşâ') "yaratabilme" gücündendir. İsa bir "halik" (yaratıcı) değil, ilahi tasarımın eşsiz bir "mahluku"dur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Tanrı tasavvurunda "Hâlik" ve "Mahluk" arasındaki sonsuz ve aşılamaz ontolojik uçurumu inceler. İslam teolojisinde Yaratan ve Yaratılan kategorileri birbirine asla karışmaz. İsa'nın, Meryem'in ve yerdeki herkesin aynı potada (mahluk) zikredilmesi, İsa'yı sıradan insanlık düzlemine çekerek, ontolojik eşitliği tesis eder.

        kadîr (قَدِيرٌ)

        Sözcüğün kökü "k-d-r" (ق د ر) harfleridir. Temel anlamı; gücü yetmek, ölçmek, miktarını belirlemek, kudret sahibi olmak ve kontrol altında tutmaktır. Ayetin sonunda "Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir" (vallâhu alâ kulli şey'in kadîr) şeklinde bir esma/sıfat olarak gelir ve ilahi omnipotansı (mutlak gücü) vurgular.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin nihai sınırına ulaşmak, ona tam bir güçle hakim olmak ve onun ölçüsünü elinde tutmak" fikrinin bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "Kadîr" ismini, irade ettiği her şeyi başka hiçbir yardım veya araca ihtiyaç duymaksızın, kusursuzca var edebilen veya yok edebilen mutlak güç kaynağı olarak tanımlar. Bu güç o kadar sınırsızdır ki, İsa'yı babasız yaratmak O'nun "kudreti" (kadîr) için sıradan bir eylemdir; bundan dolayı İsa'ya uluhiyet atfetmek Allah'ın kudretini anlamamaktır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın sure içi kompozisyonunu ve edebi formunu incelerken, Medine dönemi ayetlerinin sonlarında sıkça yer alan bu tür ilahi isim formüllerini (clausula/fezleke) tahlil eder. Ona göre "vallâhu alâ kulli şey'in kadîr" gibi kapanışlar, salt bir edebi süs değildir. Bu ayetteki kullanımı, Ehl-i Kitab'ın sınırlı tanrı algısına (tanrının insanlaşması veya yorulması gibi) karşı vurulmuş son bir "mutlak aşkınlık" ve "kudret" mühürüdür. Sınırı çizilemeyen ve bedene sığmayan tek gerçek güç yalnızca Allah'tır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X