Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 15. Ayet

    يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ ehle-lkitâbi kad câekum rasûlunâ yubeyyinu lekum keśîran mimmâ kuntum tuḣfûne mine-lkitâbi veya’fû ‘an keśîr(in)(c) kad câekum mina(A)llâhi nûrun vekitâbun mubîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey Ehl-i Kitap! Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi; birçoğunu da açığa vurmuyor. Şüphe yok ki size Allah'tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi.

      Ey Ehl-i Kitap! Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi. Cenab-ı Hak burada, falan oğlu falan geldi demeyip, Resulümüz size geldi, buyurmuştur, çünkü peygamberler isimleriyle ve nesepleriyle değil, mucizelerle ve açık delillerle bilinirler. Bu ayet, isimlerini bilmese de bütün peygamberlere iman eden kişinin mümin olduğunu da ispatlamaktadır; mümin sayılmak için bizden onların isimlerini bilmemiz istenmemiş, sadece hepsine iman etmemiz talep edilmiştir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak Kur'an'da onların hepsini tek tek belirtmemiş, tamamının isimlerinden de bahsetmemiş, sadece bir kısmını belirtmiştir. Ne dersin, bu durumda onların isimlerini bilmeyen yine mümin sayılmaz mı? Bu mümkün değildir.

      Bu ayette, efendimiz Muhammed aleyhisselamın peygamberliğinin de delili mevcuttur, çünkü Allah Teala, Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklıyor buyurmaktadır. Onlar, yani Ehl-i Kitab'ın liderlerini kastediyorum, bunları saklayıp gizlediklerinde, hiç kimseye olup biteni sakladıklarını ve gizlediklerini söylemiş değillerdi, ta ki Allah Teala durumu Hz. Peygamber'e haber verinceye kadar. Resulullah da onların gizledikleri şeyleri herhangi birine gidip ondan öğrenmiş veya bir kitapta görmüş değildi ki gizlediklerine vakıf olsun. Onların insanlardan gizleyip sakladıklarını Cenab-ı Hak açıklayınca, bu, Hz. Peygamber'in bu bilgiyi ancak Allah'tan aldığını göstermiştir.

      Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklıyor, birçoğunu da açığa vurmuyor. Bu ilahi kelamın tefsirinde ve kıraatinde farklı görüşleri ileri sürülmüştür. Bazıları burada yer alan iki fiili "nubeyyinu" (نُبَيِّنُ), yani açıklıyoruz ve "na'fü" (نَعْفُو), yani açığa vurmuyoruz diye okumuşlardır. Yani onların gizlediklerinin çoğunu Allah açıklıyor, iman ettikleri, ama sonra döndükleri için saklayıp gizledikleri şeylerin çoğunu da açığa vurmuyor. Başkaları da şöyle demişlerdir: Size pek çoğunu açıklıyor, yani gizlediklerinin hepsini de açığa vurmuyor. Bize göre ise Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklıyor, birçoğunu da açığa vurmuyor, ya harfi ile; yani bunların pek çoğunu onlara açıklayan da açığa vurmayan da Allah'ın Resulü'dür, o ancak açıklamasına izin verilen kadarını açıklar, çünkü peygamberler bütün ayetleri değil, ancak kendilerine izin verilen delilleri ve kanıtları açıklayabilirler. Görmez misin ki Firavun'un sihirbazları iplerini ve sopalarını attıklarında onlar canlı bir yılan haline gelmişlerdi, Hz. Musa ise Cenab-ı Hak kendisine sopasını atması için izin vermeden atamamıştı. Yüce Allah bunu şu ayet-i kerimede açıklamaktadır: "Onlar büyük bir büyü gösterdiler. Biz de Mûsaya 'Asanı at!' diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor!" Hz. Musa, Cenab-ı Hak izin verdikten sonra mucizeyi gösterebilmişti. Birçok şeyi size açıklıyor ifadesi de "ancak açıklamasına izin verildiği kadarını açıklıyor" demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şey. Gizlenen şeyler muhtemelen şer'i hükümlerdir. Muhammed aleyhisselamın sıfatına ve üstün vasıflarına dair onların kitabında bulunan şeyleri gizlemiş olmaları da muhtemeldir.

      Şüphe yok ki size Allah'tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi. Hasan-ı Basri, nur ile kitabın, ayrıca kitap ve hikmetin aynı şey olduğunu söylemiştir. Başkaları ise şöyle demiştir: Nur Hz. Muhammed'dir, kitap da Kur'andır. Yüce Allah, her şeyi gerçek mahiyetiyle açıklayıp aydınlattığı için Hz. Muhammed'e nur vasfını vermiştir. "Allah göklerin ve yerin nurudur" mealindeki ayet de bunu desteklemektedir. Yani her şey asıl mahiyetiyle O'nun sayesinde ortaya çıkar. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tuhfûne (تُخْفُونَ)

        Sözcüğün kökü "h-f-y" (خ ف ي) harfleridir. Temel anlamı; gizlemek, saklamak, görünmez kılmak ve örtmektir. Mâide Sûresi 15. ayette, Ehl-i Kitab'ın (Yahudi ve Hıristiyanların) kendi kutsal metinlerinde yer alan bazı gerçekleri, hükümleri veya peygamberlik müjdelerini bilinçli bir şekilde insanlardan gizlemeleri eylemini ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün ezdâd (zıt anlamlılar) grubuna girdiğini belirtir. Kök hem "bir şeyi saklamak" hem de "saklı olan bir şeyi açığa çıkarmak" anlamlarını taşıyabilir. Ancak bu ayetteki "if'âl" babından gelen (ihfâ) kullanımı, bir hakikati kasten ve planlı bir şekilde görünmez kılmak, örtbas etmek demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hafâ" kavramını tahlil ederken, insanın gözünden kaçan doğal bir gizlilik ile insanın kendi iradesiyle sakladığı şeyler arasındaki farka dikkat çeker. Râgıb'a göre ayetteki bu fiil, sıradan bir unutkanlığı veya bilgisizliği değil; okuma yazma bilen ruhban sınıfının ve hahamların, ilahi metinleri tahrif etmeseler bile, işlerine gelmeyen kısımları halktan saklamalarındaki teolojik sahtekarlığı vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel karşılığını inceler. Ona göre bu "gizleme" eylemi, özellikle Medine Yahudilerinin kendi kitaplarında bulunan bazı hukuki cezaları (recm gibi) veya Hz. Muhammed'in vasıflarına dair işaretleri, siyasi otorite ve toplumsal statü kaybı korkusuyla hasıraltı etmeleridir. Bu kelime, kutsal metnin bir iktidar ve menfaat aracı olarak sansürlenmesini sembolize eder.

        ya'fû (يَعْفُو)

        Sözcüğün kökü "a-f-v" (ع ف و) harfleridir. Temel anlamı; silmek, izini yok etmek, affetmek, vazgeçmek ve görmezden gelmektir. Ayette "ve ya'fû an kesîrin" (ve birçoğunu da affeder/üzerinden geçer) şeklinde, peygamberin Ehl-i Kitab'ın gizlediği her şeyi ifşa edip onları rezil etmediğini, birçoğunu da bağışlayıp yüzlerine vurmadığını ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelindeki asıl fiziksel anlamın "rüzgarın eserek kumdaki ayak izlerini silmesi ve yok etmesi" olduğunu belirtir. Bu bedevi tasvir, zamanla ahlaki bir terime dönüşmüş ve bir kişinin işlediği suçun izlerinin intikam alınmaksızın zihinden ve kalpten silinmesi (af) anlamını kazanmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, af kavramını, kişinin hakkını alabilecek gücü varken ondan vazgeçmesi olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla "ya'fû" fiili, Allah'ın ve elçisinin intikamcı bir tavırla hareket etmediğini, Ehl-i Kitab'ın yaptığı onca sahtekarlığa (ihfâ) rağmen, sadece hidayet için elzem olanları açıkladığını, geri kalan kusurlarının üzerini ise pedagojik bir merhametle örttüğünü gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sisteminde "af" kavramının, cahiliye ahlakındaki intikam (se'r) kültürünün yerine ikame edilen en temel değerlerden biri olduğunu tahlil eder. Izutsu'ya göre peygamberin muhataplarının yalanlarını ve gizlediklerini ifşa ederken sergilediği bu seçici "görmezden gelme" eylemi (ya'fû), İslam'ın Ehl-i Kitap ile kurmaya çalıştığı diyaloğun ve ahlaki üstünlüğün en önemli göstergesidir.

        nûr (نُورٌ)

        Sözcüğün kökü "n-v-r" (ن و ر) harfleridir. Temel anlamı; ışık, aydınlık, parlaklık ve karanlığı (zulumât) ortadan kaldıran şeydir. Ayette "Size Allah'tan bir nur geldi" ifadesiyle, hakikati aydınlatan ve insanı şaşkınlıktan kurtaran manevi bir rehber olarak Hz. Muhammed'i veya doğrudan Kur'an'ı (İslam'ı) simgeler.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin parlaması, açığa çıkması ve gözle görülür hale gelmesi" olarak tanımlar. Işık, eşyayı birbirinden ayırdığı ve belirgin kıldığı için bu ismi almıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, nur kelimesini fiziksel ve metafiziksel olarak ikiye ayırır. Güneşin ve ayın ışığı fiziksel nur iken; aklın, ilahi vahyin ve peygamberliğin ışığı kalpleri ve zihinleri aydınlatan metafiziksel nurdur. Râgıb'a göre ayetteki nur, Ehl-i Kitab'ın tahrif ve sansürleriyle oluşan teolojik karanlığı yırtıp atan mutlak ilahi bilgidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel alanında "nur" ve "zulumât" (karanlıklar) zıtlığını varoluşsal bir çerçevede inceler. Izutsu, cahiliye zihniyetinin kör, kaotik ve yönsüz doğasını karanlık olarak nitelerken; nur kavramının ontolojik bir kurtuluşu, ahlaki bir netliği ve Allah'ın inayetini (hidayet) temsil ettiğini belirtir. Nur, sadece bir bilgi değil, insanı karanlıktan çıkaran bir eylemdir.

        mubîn (مُبِينٌ)

        Sözcüğün kökü "b-y-n" (ب ي ن) harfleridir. Temel anlamı; iki şeyin birbirinden ayrılması, uzaklaşması, belirginleşmesi ve açığa çıkmasıdır. "İf'âl" babından ism-i fail olan bu kelime, hem kendisi apaçık olan hem de başka şeyleri açıklığa kavuşturan (beyan eden) anlamındadır. Ayette Kur'an'ı niteleyen "kitâbun mubîn" (apaçık/açıklayıcı kitap) tamlamasında kullanılır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "iki nesne veya durum arasındaki mesafenin açılarak sınırların netleşmesi" olduğunu söyler. Hak ile batılın birbirine karışmış halden kurtarılıp ayrıştırılması eylemi, "beyan" kavramının etimolojik temelidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mubîn" kelimesinin çift yönlü işlevine dikkat çeker. Kur'an, hem kaynağının ilahi olduğu konusunda kendisinde hiçbir şüphe barındırmayan (apaçık) bir metindir, hem de insanların ihtilafa düştüğü inanç, hukuk ve ahlak meselelerini, Ehl-i Kitab'ın gizlediği gerçekleri ayan beyan ortaya koyan (açıklayıcı) bir aktördür.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi metnini nasıl tanımladığını ve konumlandırdığını incelerken, "mubîn" kavramını merkezi bir yere oturtur. Ona göre Kur'an, kendisinden önceki kutsal metinlerin (Tevrat ve İncil) zamanla ruhban sınıfının tekelinde gizemli, anlaşılmaz ve kapalı bir hale getirilmesine karşı, kendisini "apaçık", halkın erişimine açık ve şeffaf bir kelam olarak sunar. Bu kelime, ezoterik (batıni/gizli) geleneğe karşı ilahi bilginin demokratikleşmesini savunan bir polemik aracıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X