وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: maide suresi 14. ayet, maide suresi, maide 14, kıyamet, kin, hristiyanlar, düşmanlık, sözü unutma, allah, zikir, gün, azap, nefret
-
Biz hıristiyanız, diyenlerden de sağlam ahidlerini almıştık, ama onlar da kendilerine bildirilenlerden (İncil) önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk. Allah onlara yapıp ettiklerini ileride haber verecektir.
Biz hıristiyanız, diyenlerden ... Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hıristiyanlara, Allah'ın yardımcıları olun, dediler. Onlar da; bilakis biz Nesarayız (Hıristiyanız), dediler. İşte bu, Biz hıristiyanız, diyenlerden de sağlam ahidlerini almıştık, ama onlar da kendilerine bildirilenlerden (İncil) önemli bir kısmını unuttular mealindeki ilahi kelamın dayandığı olaydır. Akıl sahibi hiç kimse yoktur ki Allah Teala ondan ahit ve söz almış olmasın! Cenab-ı Hak "Allah'ın üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdini hatırlayın" mealindeki ayette ifade buyurduğu üzere müminlerden, "Andolsun ki Allah İsrailoğulları'ndan söz almıştı" mealindeki ayette beyan ettiği üzere Yahudilerden de söz almıştı. Allah Teala ayrıca şu beyanıyla Hıristiyanlardan da söz aldığını haber vermektedir: Biz hıristiyanız, diyenlerden de sağlam ahidlerini almıştık. Misak kelimesinin anlamı daha önce çeşitli yerlerde geçmişti.
Ama onlar kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını unuttular. Bu cümlenin iki anlama gelme ihtimali vardır. Biri, onlar, emrolundukları tevhid inancından, bütün peygamberlere iman etmekten, her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın kitabına sarılmaktan, Allah'a verdikleri söze vefa göstermekten nasiplerini almadılar, bütün bunları terk edip kaybettiler. Diğeri de, onlar kendilerine verilen öğütleri tutmadılar.
Bu sebeple aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk. Denilmiştir ki burada yer alan "ağrayna" (أَغْرَيْنَا) kelimesi, aralarına kin ve düşmanlık koyduk demektir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların arasına kini ve düşmanlığı koymak ve kalplerini katılaştırmak Cenab-ı Hakk'ın hükmündendir, Müslümanlar arasında şefkat ve merhameti koymak da Allah'ın hükmündendir.
Mûtezile'den bazıları, Aralarına kini ve düşmanlığı soktuk ifadesine, "onları yalnız bıraktık ve terk ettik" anlamı vermiştir. Fakat bunların hepsi onların, kötü ve çirkin sözün kendilerine gerekli kıldığı şeylerden kaçmaları ve hile yapmalarının sonucudur. Kendilerine şöyle denilir: Siz isterseniz "yalnız bırakmak" anlamını, isterseniz "terk etmek" manasını alın dilediğinizi yayın, farketmez (Önemli olan şudur ki) Allah Teala'nın bu işte bir fiili ve tesiri var mıdır, yoksa böyle bir fiili olmaksızın kendisine nispet mi etmiştir? Bu durum da ayetteki ilahi beyanın sözkonusu fiilin Allah'a nispetiyle ilgisi yok mudur. Yahut bu kötüleme anlamına gelen bir sözdür, dolayısıyla böylesinin Allah'a nispet edilmesi değildir, bunda Allah'ın etkisi ve fiili de yoktur mu diyorsunuz? Şu halde bu ilahi beyan, Allah'ın onda bir etkisi olduğunu gösterir, o da kin ve düşmanlığı onlarda yaratmış olmasıdır. Müminlerin kalplerine şefkati ve merhameti koymayı kendi zatına nispet etmesi de böyledir. Şayet Allanın bunda bir dahli olmasaydı onu kendi zatına nispet etmezdi; bu ifade, hamd ve övgü ifadesidir; bu da Allah'ın onda dahli bulunduğunu gösterir, o da şefkati ve merhameti onların kalplerinde yaratmış olmasıdır. Katı kalpliliği ve düşmanlığı da o kafirlerin kalplerinde yaratmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bu ayet-i kerimede efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini kanıtlayan delil vardır. Çünkü Allah Teala burada, kıyamet gününe kadar sürecek olan kini ve düşmanlığı onların kalplerine soktuğunu, ayrıca Peygamberine "onlardan sürekli hainlik göreceği kesin" diye haber vermektedir. Netice O'nun dediği gibi olmuştur. Aslında onlar da Hz. Muhammed'in, kalplerindeki hiyaneti, kasaveti ve diğer şeyleri bakarak görmediğini bilmekteydi; bu husus da onun bu bilgiyi Allah Teala sayesinde elde ettiğini kanıtlamaktadır.
Allah onlara ileride haber verecektir, yani ahirette haber verecektir; yapıp ettiklerini, yani dünyada yapıp ettiklerini. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür.
Yorumu Yorumla
-
nasârâ (نَصَارَى)
Sözcüğün kökü "n-s-r" (ن ص ر) harfleridir. Temel anlamı; yardım etmek, destek olmak, arka çıkmak ve zafere ulaştırmaktır. Mâide Sûresi 14. ayette "Biz Hristiyanız" (innâ nasârâ) diyen topluluğu tanımlamak için kullanılır. İsimlendirme, Hz. İsa'nın "Allah'a giden yolda yardımcılarım kimdir?" sorusuna havarilerin verdiği "Biziz" cevabına veya Hz. İsa'nın memleketi olan Nasıra (Nasıriye) kasabasına dayandırılır.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün temelinin "birine arka çıkmak, ona iyilik ve iyilikle muamele ederek güç vermek" olduğunu belirtir. Bu kelime bağlamında topluluğun kendi kendilerine bu ismi vermesi (kâlû), onların "Allah'ın ve elçisinin yardımcıları" oldukları yönündeki iddialarına etimolojik bir vurgudur.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kelimenin kökeniyle ilgili her iki ihtimali (yardım etme fiili ve Nasıra kasabası) de zikreder. Râgıb'a göre ayetteki vurgu, bu topluluğun "Biz Allah'ın dininin yardımcılarıyız" diyerek büyük bir manevi iddiada bulunmaları, ancak hemen ardından gelen cümlede belirtildiği gibi sözleşmelerini (mîsâk) bozarak bu ismin gerektirdiği vefayı gösterememeleridir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "nasârâ" kelimesinin filolojik kökenini incelerken, Arapçadaki "n-s-r" (yardım) kökünden türetme çabalarının sonradan yapılmış halk etimolojisi (folk etymology) olabileceğini savunur. O, kelimenin doğrudan Süryanice/Aramice'deki "Nasraye" (Nasuriler/Nasıralılar) kelimesinden erken dönem Arapçasına geçtiğini belirtir. Bu kelime, o dönemde Helenistik "Hristiyan" (Christianos) isminden ziyade, Doğu ve Sami dillerini konuşan İsa takipçilerini tanımlayan spesifik ve otantik bir terimdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sosyolojik ve tarihsel bağlamını tahlil eder. Kur'an'ın bu topluluğa kendi seçtikleri isimle (kâlû innâ nasârâ / biz nasârâyız diyenler) hitap etmesinin önemli olduğunu vurgular. Bu ifade, onların kendi aidiyet iddialarını merkeze alır ve "yardımcılar" olduklarını iddia eden bu grubun, aslında peygamberin tebliğinden kendilerine düşen payı nasıl unuttuklarını ironik bir teolojik eleştiriyle ortaya koyar.
ağraynâ (أَغْرَيْنَا)
Sözcüğün kökü "ğ-r-v" veya "ğ-r-y" (غ ر و / ي) harfleridir. Temel anlamı; yapıştırmak, bir şeyi bir şeye sımsıkı tutturmak, kışkırtmak ve musallat etmektir. Ayette "fe ağraynâ beynehumul adâvete" (onların arasına düşmanlığı yapıştırdık/saldık) şeklinde, sözleşmeyi bozan Hristiyan gruplar arasına kıyamete kadar sürecek olan kin ve düşmanlığın ilahi bir ceza olarak yerleştirilmesini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelindeki en somut anlamın "ğirâ" yani "tutkal/yapıştırıcı" olduğunu belirtir. Bir nesneyi diğerine tutkalla yapıştırmak eylemi bu kökten gelir. Eylemsel olarak "ağrâ" fiili, bir duyguyu veya kişiyi başka bir şeye ayrılmaz bir biçimde, adeta zamk gibi yapıştırmak ve onu o duruma mahkum etmektir.
Râgıb el-İsfahânî, tutkal metaforunun psikolojik ve sosyolojik boyuta nasıl evrildiğini açıklar. Ona göre ayette düşmanlığın "ağraynâ" fiiliyle ifade edilmesi, bu düşmanlığın geçici bir öfke nöbeti veya sıradan bir siyasi anlaşmazlık olmadığını gösterir. Bu, kalplere zamk gibi yapışan, yıkanmakla veya zamanla geçmeyen, fıtratın bir parçası haline dönüştürülmüş varoluşsal ve kronik bir nefret durumudur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki ilahi adalet ve ceza diyalektiğini incelerken bu fiilin ontolojik ağırlığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre Allah'ın düşmanlığı "yapıştırması", keyfi bir kışkırtma değildir. Bu fiil, Hristiyanların Allah ile olan dikey sözleşmeyi (mîsâk) bozup dinde tahrifata gitmelerinin kaçınılmaz bir sonucudur. İnsanların mutlak hakikatten (Tevhit) kopmaları, onların kendi aralarındaki yatay birliğin de parçalanmasına ve birbirlerine yapışık bir düşmanlık sarmalına (ağraynâ) düşmelerine neden olur.
adâvete (الْعَدَاوَةَ)
Sözcüğün kökü "a-d-v" (ع د و) harfleridir. Temel anlamı; sınırı aşmak, haddi geçmek, koşmak ve haksızlık ederek saldırmaktır. Ayette, dini tahrif eden gruplar arasında kıyamete kadar sürecek olan eylemsel ve dışa vurulmuş düşmanlığı, mezhepsel çatışmaları ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "birbiriyle uyumlu olan şeylerin birbirinden uzaklaşması, birinin diğerine karşı sınırı aşarak tecavüz etmesi" olduğunu söyler. Düşmana "adüvv", düşmanlığa "adâvet" denmesinin sebebi, kişinin insaf ve adalet sınırını aşarak karşısındakine zarar verme eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" kavramını kalpteki gizli bir histen çok, fiziki ve sosyal hayata yansıyan bir hak ihlali olarak tahlil eder. Adâvet, öfkenin eyleme dönüşmüş hali, sınır ihlali ve aktif bir husumettir. Ayetteki bu kelime, Hristiyan grupların kendi aralarındaki bitmek bilmeyen afarozları, engizisyonları ve teolojik savaşları niteleyen sosyolojik bir teşhistir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette zikredilen "adâvet" kelimesini din sosyolojisi bağlamında okur. Ona göre, sözleşmeden (mîsâk) dönerek kendi hisselerini (hazzan) unutan topluluklar, dini birleştirici bir ruh olmaktan çıkarıp güç ve çıkar kavgasına dönüştürdüklerinde, "adâvet" (düşmanlık) kaçınılmaz olarak sosyal yapının merkezine yerleşir. Bu kelime, dinde parçalanmanın eylemsel ve kanlı yüzünü temsil eder.
bağdâe (الْبَغْضَاءَ)
Sözcüğün kökü "b-ğ-d" (ب غ ض) harfleridir. Temel anlamı; şiddetli kin, nefret, tiksinti ve kalpte hissedilen derin husumettir. Sevgi ve muhabbet kelimelerinin tam zıttıdır. Ayette "adâvet" (düşmanlık) ile birlikte kullanılarak, Hristiyan fırkalar arasındaki ayrılığın sadece eylemsel değil, aynı zamanda derin bir psikolojik nefrete dayandığını ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeye karşı duyulan şiddetli antipati ve ruhsal iticilik" anlamının bulunduğunu belirtir. Bu kelime, sıradan bir sevgisizliği değil, nefret edilen objeyi görmeye dahi tahammül edememe halini anlatır.
Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" ile "bağdâ" arasındaki ince anlamsal farkı tahlil eder. "Adâvet" dışa vuran, bedensel veya eylemsel bir saldırganlık iken; "bağdâ" bütünüyle kalbin içinde yanan, insanı içten içe tüketen sessiz ve derin bir nefrettir. Ayette ikisinin bir arada kullanılması, bu toplulukların hem dışarıdan kanlı savaşlar (adâvet) yürüttüklerini hem de kalplerinde (bağdâ) birbirlerine karşı iyileşmez bir kin beslediklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde "bağdâ" kavramının İslam'ın ideal toplum modeli olan "kardeşlik/muhabbet" kavramının anti-tezi olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre Mâide 14. ayette, ilahi vahyin aslından (mimmâ zükkirû bih) kopuş, insan doğasındaki sevgi bağlarını kurutur ve onun yerine fıtratı zehirleyen ontolojik bir nefret (bağdâ) ikame edilir. Bu kelime, teolojik sapmanın ruhsal çürümeye dönüşmüş halidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla