Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 13. Ayet

    فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Febimâ nakdihim mîśâkahum le’annâhum vece’alnâ kulûbehum kâsiye(ten)(c) yuharrifûne-lkelime ‘an mevâdi’ihi(ﻻ) venesû hazzan mimmâ żukkirû bih(i)(c) velâ tezâlu tettali’u ‘alâ ḣâ-inetin minhum illâ kalîlen minhum(s) fa’fu ‘anhum vasfah(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuhsinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ahidlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını da unuttular. İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün. Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever.

      Ahidlerini bozdukları için, yani bozmaları sebebiyle. Denilmiştir ki buradaki "ma" (مَا) zaiddir, ibare "fe binakdihim" (فَبِنَقْضِهِمْ) şeklindedir. Onları lanetledik, yani onları tardettik, lanetlenmiş, her türlü hayırdan kovulmuş demektir. Onları lanetledik mealindeki ifade, onlara lanetle beddua ettik anlamına da gelebilir. Kalplerini katılaştırdık. Verdikleri ahitleri bozup Allah'ın emrini terk ettiklerinde, kalplerinden merhamet ve şefkat duygusunu söküp almak suretiyle onların kalplerini katılaştırdık; çünkü Allah Teala merhamet ve şefkat duygusunu, emirlerine uyan ve peygamberine itaat edenlerin kalplerine koyduğunu haber vermek bağlamında şöyle buyurmaktadır: "Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik". Onların kalplerinden merhamet duygusu sökülüp alınınca, kalpleri kaskatı ve kupkuru hale geldi.

      Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar. Muhtemeldir ki ayetlerin yorumunu değiştiriyor, sonra da "Allah'tan gelen işte budur" diyorlardı. Ayetlerin metnini ve kıraatini tahrif etmiş olmaları, silip yerine başkasını yazmış bulunmaları da muhtemeldir. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını da unuttular. Şöyle denilmiştir: Allah'ın kitabını aralarında kaybettiler, O'nun kendilerinden aldığı ahdi bozdular ve Allah'ın emrini terk ettiler. Kendilerine bildirilenler mealindeki ifade, onlara verilen öğütler anlamına da gelebilir. Denildi ki onlar, kitaplarında Muhammed aleyhisselama tabi olma konusunda kendilerine emredilen nasiplerini terk ettiler.

      Onlardan daima bir hainlik görürsün. Bu ifade, onların inatçılıkta direndiklerini, hiyanet içinde olduklarını ve artık iman etmelerinden ümidin kesildiğini haber vermektedir. Sonra da Cenab-ı Hak İçlerinden pek azı hariç olmak üzere diye bir istisna getirmiştir; bunlar aralarından İslamiyeti kabul edenlerdir.

      Sen yine de onları affet, hoş gör. Yani onların sana verdikleri eziyete karşılık verme. Bazıları da şöyle demiştir: Bu ayet Berae suresindeki kıtal ayetiyle neshedilmiştir. Nesheden ayet şudur: "Allah'a inanmayanlarla savaşın!" Savaşla emrolunana kadar onları affet ve hoş gör, anlamına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayet-i kerimede efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini kanıtlayan delil vardır. Çünkü Allah Teala burada, kıyamet gününe kadar sürecek olan kini ve düşmanlığı onların kalplerine soktuğunu, ayrıca Peygamberine "onlardan sürekli hainlik göreceği kesin" diye haber vermektedir. Netice O'nun dediği gibi olmuştur. Aslında onlar da Hz. Muhammed'in, kalplerindeki hiyaneti, kasaveti ve diğer şeyleri bakarak görmediğini bilmekteydi; bu husus da onun bu bilgiyi Allah Teala sayesinde elde ettiğini kanıtlamaktadır.

      Allah onlara ileride haber verecektir, yani ahirette haber verecektir; yapıp ettiklerini, yani dünyada yapıp ettiklerini. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        nakdihim (نَقْضِهِمْ)

        Sözcüğün kökü "n-k-d" (ن ق ض) harfleridir. Temel anlamı; örülmüş bir ipi çözmek, inşa edilmiş sağlam bir yapıyı yıkmak ve mecazen verilmiş olan kesin bir sözü, antlaşmayı veya ahdi bozmaktır. Mâide Sûresi 13. ayette, İsrailoğulları'nın Allah ile yaptıkları kesin sözleşmeyi (mîsâk) ihlal etmelerini, bu manevi bağı koparmalarını ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "kurulmuş ve sağlamlaştırılmış bir binanın veya örülmüş bir ipin çözülüp dağıtılması" eylemine dayandığını belirtir. İbrahimî gelenekte ahit, adeta ilahi bir mimari veya kopmaz bir halat gibi tasavvur edilir; dolayısıyla bu kök, sıradan bir sözden dönmekten ziyade, büyük bir emekle inşa edilmiş bağın tahrip edilmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nakd" kavramının fiziksel dünyadan (ip çözmek, bina yıkmak) soyut ve hukuki dünyaya (sözleşme bozmak) nasıl aktarıldığını tahlil eder. Ona göre bu kelime, bağlayıcılığı çok yüksek olan (mîsâk) bir yükümlülüğün kasten ve bilinçli bir şekilde parçalanmasını anlatır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde ahde vefa ve ahdi bozma (nakd) diyalektiğini inceler. Cahiliye dönemi Arap toplumunda kabileler arası bir ittifakın bozulması en büyük onursuzluk (ğadr) sayılırdı. Izutsu'ya göre Kur'an, bu ayette İsrailoğulları'nın eylemini "nakd" kelimesiyle niteleyerek, onların sadece bir kuralı çiğnemediklerini, Allah ile olan ontolojik ve ahlaki bağlarını kendi elleriyle parçaladıklarını, bunun da ilahi ahlakta en ağır cürüm olduğunu vurgular.

        le’annâhum (لَعَنَّاهُمْ)

        Sözcüğün kökü "l-a-n" (ل ع ن) harfleridir. Temel anlamı; kovmak, uzaklaştırmak, dışlamak ve beddua etmektir. Ayette "onları lanetledik" şeklinde, sözleşmelerini bozan topluluğun ilahi rahmetten ve koruma kalkanından tamamen uzaklaştırılmasını ifade eden ilahi bir ceza fiili olarak kullanılır.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir kimseyi öfkeyle kovmak, onu kendinden ve iyilikten uzaklaştırmak" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, lanet kavramının kim tarafından yapıldığına göre anlamsal bir farklılık taşıdığını açıklar. İnsanların birbirine lanet etmesi kuru bir beddua iken, Allah'ın lanet etmesi aktif bir eylemdir: Kişinin dünyada ilahi inayet ve hidayetten mahrum bırakılarak kendi kötülüğüyle baş başa bırakılması, ahirette ise azaba itilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, lanet kavramının Kur'an'daki eskatolojik ve psikolojik boyutuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre ilahi lanet, sözleşmeyi (mîsâk) bozanlara karşı Allah'ın verdiği ontolojik bir karşılıktır. Allah, ahdi bozanları kendi koruyucu çemberinden (nimet/rahmet) kovar. Bu kovuluş (lanet), ayetin devamında bahsedilecek olan "kalplerin katılaşması" ve "hakikati tahrif etme" gibi ruhsal çöküşlerin doğrudan zeminini hazırlar.

        kâsiyeten (قَاسِيَةً)

        Sözcüğün kökü "k-s-v" veya "k-s-y" (ق س و / ي) harfleridir. Temel anlamı; sertleşmek, katılaşmak, taşlaşmak, kuruyup esnekliğini yitirmek ve merhametsiz olmaktır. Ayette "kalplerini kaskatı kıldık" (ce'alnâ kulûbehum kâsiyeten) bağlamında, lanete uğrayanların ruhsal duyarlılıklarını kaybederek ilahi mesaja karşı nasırlaşmalarını tasvir eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "yumuşaklığın (lîn) zıttı olan kuruluk, sertlik ve acımasızlık" yattığını belirtir. Yağmur yağmadığı için kuruyup taşlaşan toprağa ve merhametini yitiren insan doğasına bu kökten isimler verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, taşın sertliğinden yola çıkarak kalbin katılaşmasını metafizik bir körlük olarak tahlil eder. Ona göre "kâsiye" sıfatını alan bir kalp, tıpkı sert bir kayanın suyu (rahmeti) içine çekmemesi gibi, kendisine okunan ayetleri, yapılan öğütleri ve hakikatin ışığını reddeder, hiçbir manevi etkileşime girmez.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramın psikolojik ve teolojik arkaplanını analiz ederken, kalbin katılaşmasının (kasevet) tesadüfi bir durum değil, "nakd" (sözü bozma) eyleminin doğal bir cezası (ce'alnâ) olduğunu vurgular. İnsan, inatla hakikati reddettikçe ruhsal esnekliğini yitirir ve nihayetinde kendi ideolojik dogmalarının içine hapsolmuş katı ve acımasız bir zihniyete dönüşür.

        yuharrifûne (يُحَرِّفُونَ)

        Sözcüğün kökü "h-r-f" (ح ر ف) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyin kenarı, ucu, sınırı, kıyısı olmak ve bir şeyi merkezinden uzaklaştırıp kenara itmek, saptırmaktır. "Tef'il" babından gelen bu fiil, Mâide 13. ayette İsrailoğulları'nın ilahi kelamın (Tevrat'ın) sözlerini kendi bağlamlarından, asıl niyetlerinden ve gerçek anlamlarından saptırmalarını ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir nesnenin veya mekânın en uç kenarı (taraf)" olduğunu ifade eder. Eylemsel olarak "tahrif", bir kelimeyi veya hükmü, sağlam durduğu merkezinden alıp, şüpheli ve eğreti bir kenara/köşeye kaydırmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, tahrif eyleminin doğasını açıklar. Ona göre bu, bir sözü, her iki anlama da gelebilecek ihtimalli bir sınır (harf) üzerine yerleştirerek, asıl maksadı gizlemek ve kendi çıkarlarına uygun olan (fakat aslında çarpıtılmış) yorumu dayatmaktır. Bu, metnin ya bizzat lafzıyla oynanması ya da yorumuyla kasten saptırılmasıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "tahrif" kavramının Kur'an'daki gelişimine değinir. Kelime köken olarak Arapça olsa da, Yahudi ve Hristiyanların kendi kutsal metinlerini değiştirme pratiklerine yöneltilen İslami polemiğin (reddiyenin) temel teolojik terimi haline gelmiştir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Ehl-i Kitap eleştirisinde "tahrif" fiilinin kullanımını analiz ederken, bu kelimenin her zaman fiziksel bir "metin silme/değiştirme" (textual corruption) anlamına gelmek zorunda olmadığını savunur. Ona göre ayetteki "yuharrifûnel kelime an mevâdııhî" (kelimeleri yerlerinden/bağlamlarından saptırırlar) ifadesi, daha çok "yorumda sahtekarlık", metni bağlamından kopararak alıntılama ve ilahi amacı kasıtlı olarak çarpıtma eylemine işaret eder.

        hazzan (حَظًّا)

        Sözcüğün kökü "h-z-z" (ح ظ ظ) harfleridir. Temel anlamı; nasip, pay, hisse, şans, talih ve iyilikten düşen kısımdır. Ayette "nesû hazzan mimmâ zükkirû bih" (kendilerine hatırlatılan şeylerden alacakları payı/nasibi unuttular/terk ettiler) şeklinde, ilahi mesajdan elde edecekleri manevi ve ahlaki kazanımları yitirmelerini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün doğrudan "kısmet ve elde edilen pay" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın kaderinden, malından veya ilminden elde ettiği değerli hisse bu kelimeyle karşılanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hazz" kavramını sadece maddi bir nimet değil, "fazilet ve hayırdan kişiye ayrılan ruhsal pay" olarak tanımlar. O, ayetteki unuttukları payın, peygamberlerin getirdiği hidayet, ahlak ve ahiret kurtuluşu olduğunu belirtir. Hakikati tahrif etmekle meşgul olanlar, aslında kendi ebedi menfaatlerini (paylarını) feda etmişlerdir.

        hâinetin (خَائِنَةٍ)

        Sözcüğün kökü "h-v-n" (خ و ن) harfleridir. Temel anlamı; ihanet etmek, güveni sarsmak, emanete hıyanet etmek ve gizlice sözünden dönmektir. Güven ve sadakat (emanet) kelimesinin tam zıttıdır. Ayette "Onların pek azı hariç, onlardan sürekli bir ihanet görürsün" bağlamında, kronikleşmiş bir ahlaki çöküşü ifade etmek üzere ism-i fail formunda geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "hak edilen bir şeyin veya üstlenilen bir emanetin kasten eksiltilmesi, gizlice boşa çıkarılması" anlamının yattığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, hıyaneti gizli bir antlaşma ihlali olarak tahlil eder. Ona göre bu kelime, açıkça savaş ilan etmekten çok, antlaşmalı görünürken arkadan kuyu kazmayı, emanete sadakatsizliği ve ahlaki bir ikiyüzlülüğü içerir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu kelimenin kullanım biçimine (tattaliu alâ hâinetin / sürekli bir hıyanete şahit olursun) dikkat çeker. Ona göre hıyanet, burada bir kez yapılmış tarihi bir olay değil; sözleşmeyi bozan, kalbi katılaşan ve metni tahrif eden zihniyetin ürettiği, nesilden nesile aktarılan, dinamik ve sızan bir karakter bozukluğudur. Hıyanet, bu grubun adeta varoluşsal bir refleksi ve siyasi tutumu haline gelmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X